Hayalet gibi süzülerek farenin dışarıyı izlediği çatlağın önünden geçip kayboldular. Anahtar sesleri ve gıcırtılar… İçerideydiler artık. Kendi aralarında konuşmalarının sesleri geliyordu. Önceleri fare için insanların konuşmaları, rüzgarın uğultusundan, otomobil seslerinden ve yağmur pıtırtılarından farksızdı o güne kadar. Ama Rıfat Bey ile rüyalarda gezerlerken sesler anlamlara karşılık gelmeye başlamış, farkında bile olmadan konuşmayı öğrenmişti.
Borulardan, deliklerden geçerek ancak tüm ömrünü o evde geçiren birinin yolunu bulabileceği labirentleri kestirme yolları gibi kullanarak içeridekileri görünmeden izleyebileceği bir köşe buldu. Yabancılar ilk gördüğünde birbirinin aynısı gibi görünen iki elbise askısı gibi dursalar da dikkatli bakınca aralarındaki bariz farkları görebildi. Birinin yüzü oldukça kaba ve kemikliydi. Gözleri neredeyse birleşip tek bir göz olacakmışçasına birbirine yakındı ve bıyıkları sanki dudaklarının üzerinden değil de geniş burun deliklerinden fırlamış gibiydi. Sesi ise görüntüsüne nazaran son derece kibar ve ciddiydi. Diğer adam ise bronz tenli ve keskin bakışlıydı. Takım elbise kendisine oldukça bol geliyor, dikkatini karşısındakine verdiğinde sırtı tıpkı bir baston gibi eğiliyordu.
Aralarındaki konuşmalardan anladığı kadarıyla Rıfat Bey’e ait bir nesneyi arıyorlardı. Fare şapkasını kendisinden alacaklarını düşünerek gerildi bir an. Ama saklandığı deliği düşününce bulamayacaklarını kendine telkin ederek rahatlamaya çalıştı.
Aralarında evi bölüştürerek köşe bucak aramaya başladılar. Fare onları gözetleme noktalarından sessizce izliyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama bir süre sonra bıyıklının telefonu çaldı. Telefonu açıp kulağına koyarken kravatını düzeltmekten kendini alamadı. Kibarca karşıdakini selamladıktan sonra onaylayan kelimelerle bir takım emirler aldı. Telefonu kapattığında aramayı bırakmış, arkadaşını -ya da çırağı, her neyse- çağırmıştı. Gelen bronz tenlinin kulağına bireyler fısıldadıktan sonra birden evin içine doğru seslenmeye başladı.
“Rıfat Bey!” Dedi. Duraksadı ve devam etti. “Rıfat Bey ya da ondan geriye ne kaldıysa ona sesleniyorum. Ya da…” tekrar duraksadı. “Ya da Rıfat Bey’in mirasçısına sesleniyor da olabilirim. Şu anda beni bu evde duyabilen ve cevap verebilecek olan kim ya da ne varsa ona sesleniyorum. Zarar vermek gibi bir niyetimiz yok. Sadece konuşmak istiyoruz.”
Fare kendisini muhatap olarak görmüyordu ama muhatap alınmak arzusu da gütmüyor değildi.
“Bunun işe yarayacağından emin misin?” Diye sordu bronz. “Geriye bir şey kalmamış da olabilir.”
“Peçevi bunun işe yarama ihtimalinin azımsanmayacak kadar çok olduğu konusunda kesindi. Ben de emin değilim ama kaybedecek neyimiz var ki?” Diye cevap verdi bıyık ve Rıfat Bey’e seslenme ritüelini tekrarladı. Cevap alamayınca telefonuna baktı ve tekrar seslendi.
“Rıfat Bey, eğer beni duyuyorsanız lütfen kulaklarınızı açık tutmaya devam edin. Biz birini arıyoruz ve ustamız Peçevi’e geçen ay gönderdiğiniz mektuba göre aradığımız kişiyi tanıyormuşsunuz. Hayatınızın sonuna yetişemesek de cenazenize yetiştik. Lütfen en azından bize bir ipucu verin. Peçevi burada olduğunuz konusunda oldukça ısrarcı.”
Fare bir an için aradıkları şeyin kendisi olabileceğini tahmin etse de ortaya çıkacak cesareti kendisinde bulamadı. Düşüncesi bile kalbinin yerinden çıkacakmışçasına çarpmasına sebep oluyordu. Bıyıklı, nutkuna benzer ifadelerin yerlerini değiştirerek devam etti. Bronz tenlinin canının sıkıldığı barizdi ve sık sık iç çekerek gitmek istediğini vücut diliyle belli ediyordu.
Sonunda pes edip gitmeye karar verdiler. Bulundukları odadan kapıya doğru yaklaşırlarken o birkaç adımda farenin aklından binlerce düşünce geçti. Rıfat Bey’in rüyalarının kendisini ne kadar değiştirdiğini ve o evde kalsa bile hayatının asla eskisi gibi olmayacağını anladı. İşte gidiyordu bir fırsat ve belki de hiç gelmeyecekti. Rıfat’ın telefonu çalmıştı. Açmamıştı. Anlık bir cesaret ile hayatı değişmişti. Sıra kendisindeydi. Acaba önemsizliği bir adımda bir öneme evrilebilir miydi? Madem o kadar küçük ve önemsizdi, risk ettiği güvenli hayatının bu küçük adımda yok olmasının ne önemi vardı? Ama hayır. Ölmek değildi korkusu. Sonsuz bir bilinmezlikti. Sonsuz bir bilmemek.
Kapı açıldı. Fare saklandığı dolaptan masaya sıçradı. Masadan kendini yere atarken bir su bardağı yere düşüp paramparça oldu.
“Dur.” Dedi bıyıklı kapıyı arkasından çarpmadan evvel. “Sen de duydun mu?
“Evet.” Dedi şaşkın gözlerle bıyıklıya bakarak.
Fare yere düşmüş, afallamıştı. Elleriyle kulaklarını, gözlerini ve burnunu ovalayıp kendine geldiğinde takım elbiseliler üzerine eğilmiş ona bakıyorlardı. Bıyıklı;
“Bence bu o.” dedi.
“O kadar emin olma. Sonuçta sıradan bir fare de olabilir.”
“Ama baksana kaçmıyor. Sence bizi anlıyor mudur?”
“Bilmem. Bir şey sor istersen.” Bıyıklı kısa bir hırıltı çıkarıp düşünürken bronz fareye dönüp konuştu. “Merhaba Rıfat Bey. Ben Levent. Sizinle tanışmak büyük bir onur.” dedi ve elini uzattı.
Fare donup kalmış sadece izlemekle yetiniyordu.
“Saçmala Levent. O şekilde soramazsın. Şimdi beni izle.” Dedi bıyıklı ve fareye döndü;
“Beni anlayıp anlamadığınızı bilmiyorum ama yine de kendimi tanıtayım. Benim adım Fahrettin. Size birkaç soru soracağım. Eğer cevabınız ‘evet’ ise başınızı şu şekilde aşağı yukarı sallayın. Eğer ‘hayır’ ise şu şekilde sağa ve sola doğru sallayın. Beni anlıyor musunuz?”
Adamlar pür dikkat fareye baktılar. Fare cesaretini toplayıp başını aşağı-yukarı salladı.
“Ohh. Çok memnun oldum.” dedi ve Levent’e dönüp “demiştim” bakışını attı.
İkinci soru farenin Rıfat olup olmadığıydı. Fare olumsuz cevap verdi. Artık biraz olsun rahatlamış ve daha sağlıklı düşünmeye başlamıştı. Ardı ardı gelen sorulara fare evetler ve hayırlar ile sadece başını kullanarak cevap verdi. Zamanla oldukları yerde parkelere oturarak soru-cevap oyununu sürdürdüler. Fahrettin Bey, olduğu yerde gerinerek konuştu;
“Şimdi özetlemek için anladıklarımı sayıyorum. Sen Rıfat Bey değilsin. Onun şapkasına yuva yaptın ve onun ile bir çeşit bağ kurdun. Onunla aynı rüyaları paylaşıyorsunuz ve Rıfat Bey sana hayatından kesitler anlatıyor. Doğru anlamış mıyım?”
Fare evet dercesine başını salladı.
“Anlaşıldı.” Dedi. “Şimdi müsade edersen durumu Peçevi’e anlatayım. Böylece ne yapacağımıza karar vermiş oluruz.”
Fare, Peçevi’in kim olduğunu sormak istedi fakat bunun mümkün olmadığını biliyordu. Fahrettin Bey, Peçevi dedikleri şahıs ile telefonda görüşürken Levent fareye daha önce sevgilisi olup olmadığına dair veya kapanlarla nasıl mücadele ettiğine dair sorular soruyor, gevezelik ediyordu.
Fahrettin geri döndü ve Peçevi’in, fare ve şapkayı alıp kendisine getirmesini söylediğini iletti. Ayrıca farenin rızasının da alınması gerektiğinin ve bunun bir adam ya da ne bileyim fare kaçırma vakası olmadığını söylemesini de iletti.
Fareyi takip ederek şapkayı ve kibrit kutusunu aldılar. Fareyi de şapkaya koyarak arabaya taşırlarken fare, şapkanın kenarından ömrünün geçtiği ve uzunca bir süre dünyanın neredeyse tamamı zannettiği eve baktı. “Acaba döner miyim?” diye sordu kendi kendine. “Acaba özler miyim?” Akşam olmuş ve yolculuk ettikleri aracın penceresinden sarı sokak lambası ışıkları görünüp kaybolurken, arka koltuklara sabitlenmiş şapkanın içinde uyuklarken kendisine bu soruyu tekrar tekrar sordu.
***
“Özlersin.” Dedi bir ses. Tanıdık bir ses… Rıfat. “Ama özlediğin şey asla özlediğin gibi kalmaz. Kalsaydı bile sen sen olmazdın. Özlediğin şeyler tanıdık mahallelerden geçerken gördüğün hayaletlere dönüşür, sana sitemle bakarlar. Hatta bazen musallat olurlar. Bu her insanın ve senin, sevgili fare dostum, yanında taşıması gereken bir duygudur. Başta çok ağır gelebilir ama merak etme. Zamanla alışır, unutur veya belki seversin.”
Özlemeye dair bu tanım kara bir tortu olup ciğerlerine ağırlık yapmaya başladı farenin. Gerçeklik rüyasından, rüyalar gerçekliğine uyandığını fark etmemişti bile. Kimse ne ara uyuduğunu farketmezdi zaten. Ama uyanmak nedense hep küçük çaplı bir şok olmuştur. Arabadaydılar ama sanki durmuşlar da devasa ateşböcekleri arabanın yanından hızlıca geçiyormuşçasına ışıklar halen vızır vızır geçiyordu. Dışarıya odaklandığında bazı karanlık siluetlerin camda belirdiğini az çok seçebiliyordu. Rıfat Beyin hayaletleri… Konuyu değiştirdi.
“Ben de yola çıktım. Tıpkı senin gibi.”
“Biliyorum.” Dedi Rıfat. “Sen ne biliyorsan ben de biliyorum. Aslında sen de benim bildiğim her şeyi biliyorsun. Ama biraz hatırlatma gerekiyor sanırım.”
“Peçevi kim?” Diye sordu fare.
“Eski bir arkadaşım olur. Kendisi tarihçidir.”
“Nasıl tanıştınız?”
“Bu soruna bir çırpıda cevap vermeyi her ne kadar istesem de öncesinde yaşanan olayları anlatmadığım takdirde Peçevi’yi anlayabileceğini zannetmiyorum.”
***
Gemicilik yapmaya başlamamın üzerinden iki yıl geçmiş, tuzlu deniz rüzgarları yanaklarımda kalıcı olabileceğini düşündüğüm izler bırakmıştı. Gemiciliğin beni farklı kıtalara ve maceralara sürükleyeceğini sanmışken, sadece ikinci bir döngüde bulmuştum kendimi. Ama endişelerim çok da fazla uzamayacak, uykusuz gecelerde güvertede okyanusu izlerken, hayatın daha önce mümkün olamayacağına inandığım bir yönü ile yüzleşecektim.
O gece gökyüzünde tek bir bulut yoktu. Yarım ay ve yıldızlar gökte sabitlermişçesine fark ettirmeden süzülürken okyanusun yüzeyinde çingene kızları gibi dans ediyorlardı. Gözlerim yansımaların içerisinde uyumlu örüntüler arıyordu. Önce hafiften bir rüzgar esti. Titredim. Sonra rüzgar hızlanmaya başladı. Uzaklarda bir karaltı ağır ağır yaklaşıyor, dalgalar boyunu yükseltiyordu. Gemide patırtı sesleri geliyor, mürettebat yaklaşan fırtınaya hazırlanıyordu.
Neden bilmiyorum ama istemedim. Fırtınaya hazırlanmalarana yardım etmek veya kamarama gidip battaniyemin altına saklanmak istemedim. Yerimden kalkmak dahi istemedim. İçimde bir dürtü beni kalmak için çoktan ikna etmişti. Belki değişim beklentisinin etkisiydi ya da belki de eski hikayelerdeki gibi fırtınanın gözlerinin içerisine bakmak istiyordum. Şapkamın düştüğü gün bile tam olarak emin değildim o gün beni güvertede tutan şeyin ne olduğundan.
Tüm kapılar, pencereler kapatılmış, tüm halatlar sıkılmış ve kontrol edilmişti. Tüm mürettebat kendini bu demir kutunun içerisine hapsetmiş, birazdan gelecek olan ıslak cehennemin geçmesini bekliyordu. Kendimi kemerimden bir direğe bağlamış, iki elimle sımsıkı gemiye tutunmuştum. Kıyafetlerimin tüm fermuarlarını çekmiş, tüm düğmeleri iliklemiştim.
Yağmur öncü damlalar olmadan, ansızın başladı. Gemi geniş açılarla dalgaların üzerinde yükselip alçalıyordu. Olan biteni zar zor seçebiliyordum. Karanlığa her gözlerim alıştığında bir şimşek, bir yıldırım bir an için geceyi gündüze çeviriyor görüşümü kısıtlıyordu. Şimşekler gittikçe artıyordu. Tüm o gürültüler ve ışıklar içerisinde dehşete kapılmıştım. Aynı zamanda tarifsiz bir zevk içerisindeydim. Ölürsem intihar etmiş olacaktım ama ölümle el sıkışacak kadar yan yana gelip de davetine icabet etmeye direnmek gibi bir his, bir zevk beni çılgına çeviriyordu. Ben gülüyordum. Belki de delirmiştim.
Yüzümdeki sırıtış patlarcasına kahkahalara dönüştü. Şimşek, yağmur ve dalga seslerinin içerisinde kayboldu her bir ses dalgası. Güverteye çıkan dalgalar tepeden tırnağa ıslatmıştı beni. O an fırtınanın içine, derinliklere baktım. Uzakta bir yerde yıldırımlar yoğunlaşıyordu. Belki inanmayacaksın ama farecik, orada iki kişi antik yunan tanrıları gibi kavga ediyordu.
***
“Sana inanıyorum.” Dedi farecik.
***
Başta hayal gördüm sandım. Ya da belki de deliriyordum ama yaklaştıkça kavga daha net görünüyordu. Yumruklar atarlarken kıvılcımlar çıkarıyorlar, ışıklar çeyrek saniyeliğine de olsa vücut hatlarını belli ediyordu. Hayal olsunlar ya da olmasınlar yine de denemem gereken bir şey vardı.
“Heeeeey!” Diye bağırdım. “Ne diye kavga ediyorusunuz?”
Beni duyan olmadı. Kavgalarına devam ettiler.
Sonra içlerinden biri üstünlüğü ele geçirip sağlam bir yumruk attı. Yumruğu suratına yiyen yıldırım gibi güverteye, yanıbaşıma çakıldı. Üzerinden buharlar yükseliyordu. Düşen adam güvertede boylu boyunca uzanırken geminin hareketleri ile sağa sola sürükleniyordu. Başka bir şimşek çaktı ve bitirici vuruşu yapan kişi ışıklar içerisinde güvertede belirdi. Birkaç metre yukarıda süzülüyordu. Yerdeki bilinçsiz adamı bir kolundan yakalayıp tekrar yükselecekken göz göze geldik. Hızla yanıbaşıma süzüldü bir elinde adamla.
“Sen de kimsin?” Diye sordu yüksek sesle.
“Rıfat!” Diye bağırarak karşılık verdim.
“Yerinde olsam gördüklerimden kimseye bahsetmezdim Rıfat.” Dedi. “Deli damgası yemek istemezsin. Korkma. Sana zarar vermem.”
Cevap veremedim.
“Şimdi gidiyorum Rıfat.” Diye devam etti. “İlk limanda seni bulacağım.” Dedi ve fırtınanın derinliklerine doğru süzülüp kayboldu.

