İçeriğe geç

Şapkadaki Fare

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Şapkadaki Fare

Bölüm 2

Gümüş Dalgalar

"Yani." dedi fare. "Yani bu deniz Rıfat Bey'in korkularını mı temsil ediyor?"

Yakamoza dalan Rıfat fareye dönüp tebessüm etti.

"Hayır." dedi. "Bu okyanus onun tüm hikayelerinin başlangıcını simgeliyor. O yeni, boş sayfalara yazılacak hikayelerin ilk cümlesi bu okyanus. Bir etrafına bak fare. Nasıl bir okyanus görüyorsun. Korkuyor musun?"

Fare Rıfat'ın ne demeye çalıştığını anlamaya çalışarak daha dikkatli bir şekilde etrafı kolaçan etti ve hislerini yokladı. Okyanus bir yandan oldukça sakin görünürken, diğer yandan da devasa dalgalar ağır çekimde zarifçe süzülüyor, sonra ipekten bir kumaş gibi seriliyordu. Ay ışığı her bir köpürtüden ve damladan yansıyor, yanıp sönen yıldızlar gibi görünüp kayboluyordu. Ne devasa dalgalar fareyi korkuttu, ne de sakin deniz onu sıktı. Huzurlu ve mutlu hissediyordu. Sandalın nereye gideceğini bilmiyor olmasına rağmen hareket ettiklerini hissediyor, varacakları, varabilecekleri yerler konusunda heyecan duyuyordu. Rıfat, farenin simsiyah ve parlak, boncuk gözlerinde beklediği, bildiği ışığı görebiliyordu. Fare burnunu kıpırdattı. Rıfat beye döndü.

"Hayır korkmuyorum." dedi. "Nasıl söylenir bilmiyorum ama çok güzel." Fare içinde oluşan bu duyguları tam olarak ifade edemediği için üzüldü. Ama nasıl anlatabilirdi ki? O küçücük kafasındaki hangi kelime bu güzelliği karşılayabilirdi ki?

***

"Sen nasıl görüyor, hissediyorsan o da okyanusu öyle görüyordu. Görüyordum. Beni tanıyabilecek herkesin bana ulaşabileceği tüm iletişim yollarının kesildiğinden emin olarak şehirden ayrıldım. Bir liman kentinde oda kiraladım. Ticari gemilerde iş aramaya başladım. Hamallık da olsa yapardım. Ama şansım yaver gitti ve üç aylık bir eğitim kursunun ardından uluslararası ticaret gemilerinde çalışabileceğim bir ilana rastladım. Hemen kaydoldum.

Kursun ilk haftalarında Necip ile tanıştım. Necip oldukça iri yapılı ve heyecanlı bir adamdı. Pek kimseyle anlaşamaz, durduk yere kavga çıkarırdı. Ama sakin ve temkinli yapımdan dolayı iyi bir ikili olmuştuk ve birbirimizi dengeliyorduk. Sert görünüşü insanları gerdiğinden dolayı diyalog kurmakta zorlanıyor ve bu da onu ayrıca sinirlendiriyordu. Benimle konuşmak ise oldukça kolay sayılırdı. Bol bol dinler ve gerektiği kadar konuşurdum. Tahsilli olmak ve gişe memurluğu yapmış olmanın meyvelerini böyle bir yerde yemek aklımın ucundan dahi geçmezdi.

Zaman geçtikçe samimiyetimiz artmış ve neredeyse kan kardeşi olmuştuk. Bu raddeden sonra ona başımdan geçenleri anlatmasam olmazdı. İlgiyle dinledi. Sonra yer çekimi kânununu keşfetmişçesine yerinden fırladı ve "Bir fikrim var!" dedi. Deniz korkuma dair bir çözüm bulduğunu düşündüm başta. Ama o "Sahilde dayımın bir mekânı var. Çay satar kendisi." dedi. "Çok hoş ortamdır. Var mısın akşam oraya gidelim?"

"Neden olmasın?" dedim hayal kırıklığıyla. "Olur tabi..."

Aldığı cevaptan memnun bir şekilde yanımdan uzaklaştı. En yakın arkadaşımdan daha fazla ilgi beklerdim. Akşam olduğunda dayısının mekânına gittik. Bir iki çay ve hoş sohbetten sonra...

Sonra gözlerimi açtığımda bir varilin yanına serilmiş bir battaniyenin üzerinde uyandım. Yer, çivileri sökülmüşçesine sallanıyordu. Gök de ona ayak uyduruyordu. Bu doğru olamazdı. Bir teknedeydim. Emekleyerek sancak tarafına yaklaştım. Bu bir rüya olmalıydı. Bir bahçe hortumu gibi kusmaya başladım. Kendi pisliğim her yerime bulaşmıştı. Ânında tekrar bayıldım. Uyandığımda aynı battaniyenin üzerinde yarı çıplak yatıyordum. İki kişinin konuştuğunu duydum. Necip efendi ile dayı bey konuşuyor, neşe dolu espriler yapıyordu. Midem berbat haldeydi. Ben ölüyordum ve onlar gülüyorlardı. Hain şerefsizler. Bana bunu nasıl yapabilmişlerdi. Onlara sövmek istedim. Ama ağzımı açar açmaz kusacağımı biliyordum. Necip uyandığımı fark edip yanıma geldi ve eğildi.

"Kusuruma bakma Rıfat. Başka yolu yoktu. Sen de biliyorsun bunu. Bir gün bana bunun için teşekkür edeceksin biliyorum." dedi ve ekledi. "Mide bulantın için ilaç aldım. Midende kusacak bir şey kalmadıysa ilacı içsen iyi olur. Çünkü bu bir haftalık bir gezi. Uzun zamandır planlıyorduk dayımla böyle bir tatili. Kursu da merak etme. İzinli sayılırız."

Kaşlarımı çatabildiğim kadar çattım. Yüzümden küfrettiğimi okumasını istiyordum. İlacı ve bir matara suyu yanıma bırakıp dayısının yanına döndü. Muhabbetlerine devam ettiler. Bense ağzımı açmamaya kararlıydım. Ama birkaç saat sonra kaçınılmaz teslimiyetim gerçekleşti. Olduğum yerden zar zor doğrulup ilacı içtim. Midem biraz rahatladı.

İlk üç gün gemide emekleyerek hareket ediyordum. Necip ve dayı bey ellerinden geldiğince bana yardım ediyor, motive etmeye çalışıyorlardı. Bense başta küfürler yağdırıp onları azarlarken zamanla üslubumu yumuşatmayı başardım. Üçüncü gece yine varilin yanına oturmuş başıma gelenleri düşünüyordum. Gerçi başıma ne gelmişti ki. Tüm iş arkadaşlarım ölmüştü. Onların ölmesi benim suçum değildi ama bu durumdan faydalanmış gibi hissediyordum. İçimden "Bakın ben de ölüyorum." dedim. "Böyleyce beni affedebilirsiniz." Bana kızgın olduklarını varsaymıştım. Ölüler kızabilirler miydi? Ben ölünce hâlen Necip'e kızgın olacak mıydım?

Adı batasıcanın sesi geliyordu yine. Dayısıyla bir Müzeyyen Senar şarkısı dinliyorlar denizi izliyorlardı. Ne dediklerini tam anlayamıyordum ama bir kelimeyi seçebildim. O kelime "yakamoz" du. Yakamoz. O, kitaplarda uzun uzun tasvirleri geçen yakamoz. Bunu görmeliydim. Anlattıkları kadar güzel miydi? Görürsem benim hikâyemde de bir yakamoz tasviri olabilirdi belki de.

Emekleyerek Necip'in yanına çıktım. Bir sandalye istedim. Sohbeti kesip bana yardım ettiler. Sandalyenin kenarlarını iki elimle sımsıkı kavrayıp o ışık şölenini izlemeye başladım. Gözlerimi yaşartacak kadar güzeldi. Müzeyyen Senar da bana katılıyordu. Deniz ve şarkının ritmi birbiriyle buluştu. Tekne de dans eder gibi bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Tüm evren bana ellerini uzatmış dansa kalkmam için ısrar ediyorlardı. Ayaklarımdan başlayarak titremeye başladım. Çok heyecanlanmıştım. Kanım kaynıyor, şimdiden ritme ayak uydurmaya başlıyordu. Sandalyeyi tutan ellerim gevşedi. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Korkuluklara doğru yürüdüm. Bu çağrıyı görmezden gelemezdim. Tüm korkularım endişelerim, hatta ve hatta mide bulantılarım yok olup gitti. Artık özgürdüm. Necip ve dayı bey bir süre beni seyrettiler. Sonra rahatsız etmemek için birşeyler fısıldaşıp uyumaya gittiler. Korkuluklardan ayaklarımı sarkıtarak oturdum. Tüm gece denizi seyredip, hakkında yazılan tüm güzel tasvirlere hak verdim. O zaman duymadı ama o gece Necip'e teşekkür ettim.

***

Fare anladı, hissetti. Dalgaların arasından kayık usul usul süzülürken gözleri açıldı. Şapkanın içerisinde, kibrit kutusundaydı. Hâlen bir fareydi. Ama bir insanın hayallerini paylaşan bir fareydi. Kırıntı kovalamaya gitmek istemedi. Şapkada da kalmak istemedi. Gitmek veya kalmak istemedi. Hiç bir şey isteyemedi daha doğrusu. Çünkü isteyebileceği tek şeye sahip olamayacağını bilmenin yanısıra, sahip olduklarını da isteme yetisinden mahrumdu. Öylece kibrit kutusunda uzanıp şapkanın tavanını izliyordu. Sonra buna da tahammül edemeyip şapkadan ayrıldı. Başka farelere görünmemeye çalışarak paslı boruların ve çürük ahşap direklerin arasından geçti. İleride içeri sızan bir ışık huzmesi gördü. Toz zerreleri, güneş ışınlarının altında dans ediyordu.

Yaklaşıp, ışığın geldiği delikten dışarı baktı. Sokağı görebiliyordu. Çok kalabalık değildi. İki takım elbiseli, şapkalı adam evin kapısının önünde bekliyordu. İkisi de uzun boylulardı ve neredeyse aynı görünüyorlardı. Hararetli bir şekilde tartışıyor gibiydiler.

Bölüm sonu

61 yorum