Gün batımına saatler kala bizim Bahçıvan susamış olacak ki Pederden gizli ambarı kontrol edeceğim ayağına cebinde kalan son iki demir parayı şıngırdata şıngırdata yine köyün ucundaki bara damladı. Mahalleli son hasada daha vakit var diyerek bara gitmiyor bizim Bahçıvan da bunu lehine çevirip her bulduğu fırsatta kendini bara atıyordu. Üstündeki eski palto yamadan geçilmez, elleri nasır tutmuş, ayakkabılarının tabanı delik, saçlarının yarısından fazlası dökülmüş bu adam uzaktan bakıldığında göze dilenci gibi görünse bile insanlar onu Şapelde sık sık Pederin yanında gördüğü için artık fazla umursamıyorlardı. Zaten Peder sırf bu yüzden ona acımış, yanına alıp günlük birkaç demir paraya çalıştırmaya başlamıştı. Bizim ahmak Bahçıvan ise aldığı demir paranın yarısını içkiye yatırıp yarısını da ekmek fırınında kömürleşmeye yüz tutan yanmış ekmeklere veriyordu. Pastanedeki adam ilk başlarda bu ekmekleri ona vermek istemese bile birkaç kez domuzların önünden yanmış ekmekleri çaldığını görmüş sonrasında dayanamamış bu yüzden yarı fiyatından daha az bir tutara ekmekleri Bahçıvana satar olmuştu. Artık hem domuzların karnı doyuyor hem de bizim Bahçıvan eve yiyecek bir şeyler götürüyordu. Pek tabii bu durum Bahçıvanın Karısının hoşuna gitmemişti. Öyle ki fırsat bulduğu her vakit ayyaş kocasına homurdanıp birde üstüne güzel bir dayak atardı. Bahçıvanın Karısı henüz genç kızken oldukça gösterişli ve saygıdeğer görülen bir ailenin üçüncü evladıydı. Öyle ki bugün bile yemeğini içip çayını yudumlarken asalet kurallarına uygun davranıyordu. Ancak domuz kocası yüzünden bu asillik hülyaları tek tek sönüyor, içinden bir anda iblis fırlamışçasına yakınında bulduğu her şeyi kırıp dökecek kadar asileşebiliyordu. Kocasının bu çulsuzluğu ve serseriliğine dayanamadığını söylese dahi onu bırakmak içinden gelmiyor, belki de dul kalma korkusu ile her seferinde kocasının arkasını kollamakla günlerini geçiriyordu. Bu çilekeş kadın evdeki üç çocuğun bakımıyla ilgilenir, her gün derede dört saate yakın hem kendi hem zengin komşularının çamaşırlarını yıkıyordu. Eve yorgun geldiğinde kömürden farksız ekmekleri görünce de ambardan aldığı sopayla sarhoş kocasının kafasına ve kıçına patlatıyordu.
"Ayyaş herif! Hergele seni! Gene gittin paranın hepsi ile alkol içtin demi?! Domuz herif domuz!!"
Gece vakti sokağı inleten bu çığlıklara komşular bile alışmıştı artık. Ayyaş Bahçıvanın sokakta göründüğü vakit herkes kapısını penceresini kapatıp içeri girer olmuştu.
"Utanmaz, arlanmaz herif! Senin yüzünden komşulara rezil oluyoruz her gece!"
Kadın ne kadar bağırıp çağırsa dahi bizim Bahçıvanın umurunda olmazdı. Kıçına ve kafasına yediği oklava darbesiyle yatağına girip bir de güzel uykusuna dalardı. O vakit karısı yanık ekmekleri alıp çocuklara bölüştürür kendisi de az bir parça yanık kısmından yer sonrasında kalkıp küçük oğlunu emzirip yatırırdı. Sabah olduğu vakitte erkenden kalkıp çayı demler dünden kalan taşa dönüşen ekmekleri kocasından gizli aldığı süte batırıp yumuşatır çocukları öyle beslerdi. En büyük çocukları henüz 15 yaşında, sarışın kahve gözlü bir delikanlıydı. Annesinin hizmet ettiği zengin evlerde su tesisatı, kırık kapı kolu, bozuk muslukları onarırdı. Geriye kalan sürede okula gider bütün gün ders çalışır, harçlıklarını okul ihtiyaçları için biriktiren 'Annesinin biricik oğlu' vasfıyla anılırdı. Ortanca çocukları ise ağabeyinin tam tersi 8 yaşında tüm gün yan gelip yatan bir eşek sıpasıydı. Çoğu zaman sokakta topla oynar eve üstü başı perişan şekilde gelirdi. Annesinden aldığı harçlığın yanı sıra ağabeyinden de birkaç demirlik kopartır karşı mahalledeki kızlara bu parayla çikolata ısmarlardı.
Bizim Bahçıvan, Pederin mahalleye indiği bir gün çiçekleri sularken yerde bozukluk dolu bir kese bulmuş etrafı kolaçan edip kimsenin olmadığını gördüğü vakit keseyi cebine indirmişti. Birkaç saat sonunda Peder Şapele geri dönmüş, yemeğini yedikten sonra duasını edip yatmıştı. Bizim Bahçıvan, Pederin horultusunu duyduğu an Şapelden ayrılıp bara koştu. Üç büyük bardak biranın sonunda iyice beyni uyuşmuş haliyle barmene kesenin tamamını uzatıp tuttuğu kadarıyla kendisine içki vermesini buyurdu. Barmen ise tek laf etmeden koca bir sepetin içine içki şişelerini doldurup bizim yarım akıllı Bahçıvanın eline tutuşturdu. Bardan çıktıktan sonra elindeki sepeti evin yolundan yürütürken birden aklına karısının oklavası gelmiş olacak ki yoldan sapıp doğruca Şapele geldi. Pederin horultusu taa dışarıdan duyulurken bizim Bahçıvan ambarı açıp sepeti oraya koyuverdi. Çok geçmeden gözleri tatlı tatlı kapandı, ambardaki odunlar ona kuş tüyü misali rahat hissettirdi. Daha fazla dayanamayan Bahçıvan ambarın kapısını kapatmaya dahi akıl edemeden uykuya dalmıştı.
Gecenin bir vakti işittiği ses ile yerinden zorla da olsa doğrulmayı başardı. Gözlerini yukarı kaldırdığı vakit gulyabani gibi başında bekleyen beyaz pijamalı Pederi gördü. İlk başta onun Tanrı olduğunu varsayarak gözlerini ovuşturdu. Ardından Tanrı'nın bu kadar şişman ve biçimsiz bir vücuda sahip olamayacağını düşünüp gözlerini yeniden kapattı. Peder karşılaştığı bu manzaraya karşın öyle çok öfkelenmişti ki yüzü maymun götü gibi kırmızı kesilmişti.
"Bu ne cüret! Edepsiz, ahlaksız adam seni! İçki içtiğin yetmiyor üstüne Şapele de bir sepet içki sokup ambarda tezek gibi yatıyorsun!"
Pederin haykırışları bizim Bahçıvanı biraz kendine getirir gibi olmuştu. Zorla da olsa ayağa kalkıp dengesini korumaya çalıştı.
"Şu haline bir bak! Tanrım sen bize yardım et!"
Pederin kolları havaya kalkmış isyan edercesine haykırıyordu.
"Defol buradan ayyaş herif! Bir daha seni burada görmeyeceğim anladın mı?!"
Bahçıvan kaşlarını çatarak bir şeyler mırıldandı fakat kendisi bile ne demek istediğini anlamamıştı. Yerdeki sepeti alıp ambardan çıktı ve yola düştü. Peder ise uçuşan elbisesinin eteklerinden tutup söylene söylene Şapele geri girmişti. Bahçıvanın kafası hala yerinde değildi ve az önce ne olup bittiğini anlamadan hiç bilmediği bir yoldan ilerleyip gecenin bir yarısı ortadan kayboldu.