İçeriğe geç

Şansımdan Kazanıyorum

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Şansımdan Kazanıyorum

Bölüm 2

Bölüm İki

Notta, “Dün gece bana mahzende çok güzel baktın! Lütfen beni sapık sanma. Ya da ‘deli midir nedir yahu’ gibi düşüncelere girme. İlk görüşte aşka inanır mısın Kenan? Bazen bazı duygular ben kadar vasıfsız insanlara bile polislik ettirir, bir çift göze bakabilir vaziyette bulunabilmek için karış karış ilçe gezdirir. Yaptığım iyi değil, mantıklı da değil tabii biliyorum ama elimde değil. Eğer beş on gün sonra bundan vaz geçeceksem bile yine de mutluyum. Sen beni tanımıyorsun, ben de seni sadece on iki saattir tanıyorum, ama seni seviyorum Kenan.

-Funda “ yazıyordu. Bir anlığına da olsa bunun gerçek olduğuna inandığım için kendime karşı bayağı salak gözüyle baktım. Funda her kimse -ya da eğer öyle biri varsa- gerçekten aptal birine benziyordu. Fakat tatlıydı da, aptal olup tatlı olmayan pek az şey var sonuçta. Notun kimden geldiğini arasam bulurdum, fakat bunu hiç istemiyordum. Dünün baş ağırısı hâlen sürüyor, neredeyse ayakta duramıyordum. Mecalim yoktu desem tam olarak yeridir. Bu gibi durumlarda beynimin olmadığını iliklerime kadar hissederdim. Bütün aptallığımı tüm vücuduma yayılmış şekilde ve rezil biçimde hissederdim. Fakat bu defa böyle olmadı. Yorgunluğum çok yüksek seviyelerde olmasına rağmen asla beyinsiz gibi hissetmiyordum. İlkti, garipti. Kargodan sonra biraz daha uyumuşum. Uyanalı bir saat gibi bir süre olmasına rağmen yorgun hissettiğimden tekrar uyumuştum. Uyandığımda saat öğlen üç buçuktu. Evde durmak istemedim, içerisi beni boğuyordu. Oldum olası evde durmayı hiç sevmemişimdir. Bahar yeşili paltom hem mevsimimize, hem gözlerime uyuyordu. Kapıdan çıkıp binaya sonradan monte edilmiş elli senelik asansöre doğru yürüdüm. Bana evden daha boğucu gelmesi sonucu asansöre de binemedim. Koskoca apartmanı merdivenlerden, daha dün üç saatte yirmi dal sigara içmiş elli yaşında biri olarak, zorlana zorlana iniyordum. O an sabahki “yolu yarıladım” düşüncesinin besbelli yalan olduğunu ve yolu yarılayalı en az yirmi sene olduğunu düşündüm. Bu düşüncemde haksız olduğumu umarak merdiven inmek gibi basit ve asla yorucu olmaması gereken bu aktiviteye öksüre tıksıra devam ettim. Dışarısı üzerimdeki kalın ve uzun paltoya rağmen pek soğuktu. Ehliyeti aldım alalı değiştirmeye lüzum görmediğim pek eski Mercedes’ime atlayıp yola koyuldum. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Öylesine yollardaydım. Radyoda bugün MFÖ günüydü. Ragels Fm isimli radyo istasyonu bayağıdır radyoda hali hazırda çalmakta olan istasyon olarak duruyordu. Hiçbir zaman değiştirmeye lüzum görmediğimden sadece buradan şarkı dinliyordum. Zira kişisel bir şarkı zevkim olduğu da pek söylenemezdi. Bir an köprü yoluna girdiğimi fark ettim. Nasıl geldiğimi bilmiyordum. Şarkılar beni kapmış ve buraya getirmişti. Etrafta fazlaca araba vardı fakat trafik akmaktaydı. ”Madem geldim, Kadıköy’e gideyim bari.” Dedim, yola koyuldum. Biraz, trafikten ötürü, meşakkatli bir yol olsa da en sonunda varmıştım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Aslına bakarsanız, tam olarak nerede olduğumu dahi bilmiyordum. Arabayı bir kenarlara park etmiş ve yürümeye başlamıştım. Garip olan artık müzik çalmamasına rağmen dalgın oluşumdu. Moda taraflarında olduğumu biliyordum, fakat tam yerimi kavrayamıyordum. Arabanın yerini kaybetmemek için telefonla fotoğrafını çekmiştim. Artık rahatça yürüyebilirdim. Bir amacım yoktu. Sebepsizce yürüyor, düşünüyor, ne düşündüğümü bilmiyordum. Sokaklar bir şeyler satmaya çalışan henüz küçük çocuklar ve genellikle Araplardan oluşan yabancı turist gruplarıyla doluydu. Genelde yokuşlarla dolu olan Kadıköy sokaklarını ayaklarım ağrıya ağrıya tırmanıyor, derin derin düşünüyor gibi gözüküyor fakat sadece şarkı mırıldanıyordum. Bir ara Kemal’ler geldi aklıma. Pat diye gitmişlerdi evden. Hiç “hayrola? Nereye? Ne oluyor yahu?”diye sormamıştım. Kemal’i aradım, Saliha ve Tuğba’nın bunları sorguya çektiğini öğrendim. Dün gece nerede oldukları hakkında Salim ve Selim ile laflayıp onlarda kalacakları yalanını söylemişlerdi, haberim yoktu. Salim ve Selim bizim holdingin tekstil bölümünde hizmetçilerdi. İkizlerdi, komik insanlardı. Mülayim, yalansız, evli barklı, işinde gücünde gibi anormal derecede iyi insanları tanımlamak için kullanılan çoğu deyime tam manasıyla uyan iki insanlardı. Haliyle böyle insanların geceleri arkadaşlarıyla kahve içip muhabbet etmesi pek olağan durmuyordu. Saliha, Salim’i aramış ve kocasının dün böyle söylediğini, doğruluğuna kefil olmasını istediğini söylemiş. Adam da tüm doğruculuğu ile “yok ablacım öyle bir şey!” Demesi üzerine bizimkiler derin bir cezaya çarptırılmıştı. Telefona Saliha’yı isteyip benim bir suçum olmadığına ve de eğer izin vermediklerini bilsem çocukları yanıma çağırmayacağıma inandırmak biraz uzun sürdü. Bu sürede yer, yön, zaman, mekân’ı kaybetmiştim. Moda sahilinden YKY tarafına kadar yürüdüğümü fark etmemi sağlayan şey vitrindeki bol gösterişli kitaplar olmuştu. İçeri girip bir bakayım dedim. İçerisini ilk defa böylesine kalabalık görüyordum. Açıldığı günden itibaren en fazla üç ay aralıkla buraya gelirdim, ve ilk defa bu kadar kalabalıktı. Yanlışlık olmasın, bile isteye buraya gelmemiştim hiç. Yolum düşerdi, işim çıkardı, canım kitap çekerdi öyle gelirdim. Kapıdaki çalışan samimi olmaya çalışan bir gülümsemeyle içeri buyur etti beni. Girdiğim gibi karşıma, yanında sarışın, üç- dört yaşlarında, pek tatlı bir kız çocuğu olan uzun boylu, kumral, henüz yirmilerinde bir kız çıktı. Yanından geçip gidiyordum ki yüzüme yüzüme sanki bir şey arıyor gibi -biraz da korkuyla- bakmaya başladı. “Buyurun hanımefendi” dedim, “birine mi benzettiniz?” Hiçbir şey söylemedi. Far görmüş tavşan gibi yüzüme yüzüme baktı, sorunca çocuğu da alıp hafif koşar adımlarla kapıya gitti. “Allah allah,” dedim “deli midir nedir?”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.