Sabahleyin başımda ağrıyla uyandım. Beynimde adeta şiddetli bir deprem oluyordu. Elli yaşından sonra şu genç işi maceraları bir kenara bırakmam gerektiğini en az beş bininci defa aklımdan geçirdim. Toparlanıp banyoya yürüdüm. İlk defa gerçekten sabah uyandığım gibi duşa gidiyordum. Henüz bu kadar değilken okuduğum bazı dergilerde tüm zenginlerin sabah ilk işinin kalkıp duş almak olduğunu hatırlıyordum. Buna binaen aklımda yer etmiş olacak ki o sabah ilk kez gerçekten bankamdaki rakamları iliğine kadar hissetmiştim. Ben şanstan zengin bi’ insandım. Öyle çok çalışmışlığım yoktu. Herkes gibi okumuştum, herkes gibi çalışmıştım, herkes gibi yaşamıştım. Fakat herkesten farkım şansımın bana gülmesiydi. Şansa bağlı her konuda hayatım boyunca kazanmıştım ve artık bu beni pek bağlamıyordu. Nasıl olsa yolu yarılamıştım, şansımın bana pek bi faydası yoktu. Yalan yok, güzel bir yaşam sürdüm, sürüyordum. Fakat yine de bir bu kadar daha yaşayacak olma ihtimalim beni intihara meyilli yapıyordu. Gençliğini dolu dolu yaşamış, şimdi de içten içe artık çöktüğünü bilen ama bunu dışarı belli etmeyen, liseli bir ergendim. Ellilerinde liseli olan çok kişi görmemişsinizdir. Ben de Ben, Kemal ve Orhan’dan başka kimseyi görmedim. Böyle insanlara hayatta nadir rastlanır. En azından benim hayatıma sadece üç tane vurdu. Pek tabii kendi seçimlerimiz sonucu böyleydik ama bu yine pek tabii hiçbirimizin umurunda değildi. Bunlar gibi her dalgınlıkta milyon defa tekrar eden bir sürü düşüncenin kesilmesine, yanlışlıkla çarptığım musluk sebep oldu. Su bir anda can yakacak derecede sıcağa dönmüştü. Bu vesileyle artık ilahi bir uyarı aldığımı ve duştan çıkmam gerektiğini hissettim. Böyle şeyleri hayatımın pek çok yerinde kullanıyordum. Tesadüflere saçma nedenler yüklediğim bu olaylar sonucu hareketimi belirlediğim çok olmuştu. Duştan çıkınca tıraş oldum. İş yerine gitmeme gerek yoktu. Zira son beş senedir hiç iş yerine gitmeme gerek olmuyordu fakat başı boş bırakmak istemiyordum. Dedim ya, şanslı bir adamdım ben. Bugünlerimi iyi yaşamamı kesinlikle şansıma borçluydum. İşe gitmiyordum çünkü benimle aynı kademede elemanlarım vardı. İşe gitmiyordum çünkü şirket tamamıyla benimdi. Şansım sayesinde hiç gayret göstermeden bu yaşıma gelmiştim ve bir kere dahi teşekkür sunmamıştım. Çünkü nereye yahut kime teşekkür edeceğimi bilmiyordum. İlkokul ve ortaokulumu mahalle mekteplerinde okumuştum. Lise için girmem gereken sınavda çevremdekiler -yüksek ihtimalle ders notlarıma bakarak- potansiyel sahibi olduğumu, çalışırsam en iyi yerleri kazanabileceğimi söyleyip durmuşlardı. Saçmalıyorlardı, zira ders notları için de gram çalışmamıştım. İnsanlara sinirimi dışından belli eden biri değildim. Öyle ki insanlara herhangi duygusunu da pek belli etmeyi seven birisi olmadım. O zaman sürekli bana çalışmam için baskı yaptıklarında da hiçbir şey demiyordum. Bütün gün odamda ders çalıştığımı düşünüyorlardı, fakat ben ya kitap okuyor ya da bir şeyler karalıyor oluyordum. Buna rağmen yıl sonundaki sınava sıfır ciddiyet ve hiç ders kitabı açmayarak girip, soruların okul sınavlarından daha basit olduğunu gördüğüm an bugünlere erişeceğimi kavramıştım. Yaşamımda o zamana kadar hiçbir hedefim olmamıştı, zira şimdi de yoktu. Sınav sonucunda Galatasaray Mektebi’ni kazanmıştım. Girip beş sene güzelce okudum. Üniversitede ise yine hiç çalışmadan İstanbul Teknik Üniversitesi pilotaj bölümünü kazandım. On sene pilotluk yaptım, oradan oraya uçup durdum, ve de en sonunda anladım ki en yüksek seviye dahi olsanız, çalışan olduğunuz zaman asla hatrı sayılır bir kademeye erişemiyorsunuz. Çalıştığım havayolu şirketinden ayrıldığım gün, kendi şirketimi kurmak için hareketlendiğim gün oldu. Havacılık alanındaki tecrübelerimle pilotların uçuşlardaki eksiklerine dayanarak çıkardığım bir sürü ürün sonunda bir uçak alacak kadar param olduğunu fark ettim. Kendi pazarlama şirketime ek bir hava yolu şirketi satın alınca artık holding sahibiydim. İşte bu geçtiğimiz yirmi yıldır emek sarf etmiyorum, zira o zamanlarda da emek veriyordum denmez ama şimdiki kadar boş bir adam da değildim. Holdingin en güçlü iki kısmının başına bizim Orhan ve Kemal’i oturttum. Ortaokuldan tanışıyorduk. Normalde normal insanların yakın çevrelerinde kendilerine yakın insanlar bulması pek olağan gelmez bana, fakat asla normal bir insan olduğum kanaatine de varmadım. Yine şansım sayesinde Kemal ve Orhan’ı bulmuştum. Kemal ve Orhan evlilerdi. Düğünleri beraber yapılmıştı. Birkaç ay önce evliliklerinin onuncu yıldönümünü kutlamışlardı. Kemal’in eşi Saliha ve Orhan’ın eşi Tuğba da birbirlerine ve eşlerine çok benziyorlardı. Saliha bizim şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu. Tuğba ise onun baba tarafından kuzeniydi. Kemal ve Orhan zaten Saliha’yı her gün görürlerdi. Kemal, Orhan’ı baştan Saliha’ya sevdalanmaması için uyarıyordu. Her gün konuşmak için planlar yapıyordu. Detayları çok bilmiyorum, zira bu konuları konuşmuyoruz. En sonunda Kemal, Saliha ile sevgili oldu. Ailesiyle tanıştı, Tuğba’yı da tanıyınca Orhan ile aynı düşündüğünü fark edip tanışmalarına vesile oldu. Arkadaşlarımın ikisi de komik ve en az benim kadar içinde yaşayan insanlardı. Özel hayatlarımız hakkında en ufak bilgimiz yoktu, bütün işimiz gezip tozup eğlenmekti. Dün de tam olarak bunu yapıyorduk. İstiklâl Caddesi’nde eski bir şarap mahzenini sırf üçümüz için kiralamıştım. Başta aklımızda sadece bir iki kadeh içip, laflayıp evlere dağılmak vardı. Bunu beceremeyip üç kişi yedi şişe şarabı ve üç paket sigarayı sadece üç saatte bitirmişiz. Kemal ve ben tam elliyiz, Orhan ise elli iki. Okula iki sene geç başlamıştı, çünkü köylerinde yapılması gereken bir sürü iş vardı. Ellilerinde üç adam için üç-dört saatte yedi şişe şarap fazlaydı. Beşinci kadehten sonrasını ne ben ne de diğerleri hatırlamıyoruz. En sonu bildiğim evde uyandığımdı. Şimdi ise bir yumurta kırmış ve otuz senedir aynı olan kahvaltımı yapmak üzere çay demliyordum. Birden kapı çaldı. Kemal ve Orhan gelmişti. Demliği ocağa geri bırakıp kapıya yöneldim, her an şaka yapmaya hazır yüzlü arkadaşlarıma ufak bir selamdan sonra,
“Nedir ulan sabahın altısında milletin evine geliyorsunuz, rüyanızda mı gördünüz yoksa?” Diye takıldım. Onlar da bana şakayla karşılık verdiler,
“Tabii oğlum, bilmiyor musun sensiz yatamıyoruz!”
Kemal’in giydiği tişörtte boydan boya ve rasgele şekillerde “Berlin” yazıyordu. Tesadüf olmadığını tahmin ettiğim şekilde Orhan’ın tişörtünde de “Paris” yazısı boydan boya gözüküyordu. Günümüz gençlerinin çokça giydiği tarzda tişörtlerdi bunlar. Şöyle bir takılayım dedim, fakat önce kibarlık da gerekliydi.
“Dikilmeyin kapıda, sapık sanarlar ha!” Dedikten sonra sanki görmemişçesine tişörtlerine bir göz atıp,
“Ne oluyor ulan, gelmişsiniz birleşmiş milletler gibi!” Dedim. “Eee” dediler, “hem milletiz hem de birleşmişiz!”
Sonrasında konuşma ilerlemedi. Kahvaltıyı beraber ettik ama ağzımızdan tek kelime dökülmüyordu. Sanki hepimiz derin bir hüzün içerisine batmış, hareket edemiyorduk. Sessizliği bozan kapı zili oldu. Tam yüz yetmiş beş senelik ve Beyoğlu’nun tam merkezinde bulunan binanın diğer katları bomboştu. En üstte ben oturuyordum, zira diğer daireler de benimdi ama boş tutuyordum. Gelen kargocuydu. Bir şey aldığım yoktu, geleceğinden haberim olan herhangi şey de yoktu. İnce bir paketti gelen. Kitap sitelerinden yalnızca tek kitap alınca gelen küçük paketten. Tam açacakken Kenan ve Orhan gitmek zorunda kaldı. Arayan Tuğba’ydı, hemen çıkmazlarsa akşam eve giremeyeceklerini söylüyordu. Neden belirtmeden yaptığı bu tehdit bizimkileri korkutmuş olacak ki, içinden ne çıkacağı belirsiz paket gibi her insanın merakını üzerine çekecek bu hadise dahi onları burada tutamamıştı. Ben oturma odasına geçtim, kutuyu yırttım. İçerisinden bir zarf, zarfın içinden de kısa bir not çıktı.