“Sırlarından yaptığı şarkıyı, buruk bir tebessümle okudu.”
Birine içini açmak, hislerini dökmek, onun karşısında yeni doğmuş bebek gibi hissettiriyordu. Ne yapacağını bilemeyen, anne karnına geri dönmek isteyen, korkmuş ve yalnız. Ama aynı şeyi onun da yapması, biraz olsun rahatlatıyordu içimi. Sanki küçük bir çocuktum ve ev ödemimi yapmamıştım, benimle birlikle arkadaşımın da yapmadığını öğrendiğimdeki rahatlamayla aynı hissediyordum. Yine tedirgindim, korkuyordum ama benimle aynı durumda olan birinin varlığı bana güç veriyordu. Derin bir nefes aldım, söyleyeceklerimi tek nefeste mi yoksa yavaş yavaş mı söylesem bilemiyordum. Hem bir an önce söyleyip onları özgürlüğe kavuşturmak istiyor hem de içimde tutup olası tehlikelerden korumak istiyordum. “Eee kim başlıyor?” dedi Raya, gözleri çok masum bakıyordu. Sanki onu burada ilk defa tanımamıştım, sanki daha öncelerde tanışmıştık. Onun sesiyle biraz olsun cesaretlendiğimi hissettim. “Annem...” Bunu söylemek yaşamaktan daha zordu. “Annem, gözlerimin önünde, benimle aynı kara kutunun içindeyken, intihar etti. Ve benim, benim haberim bile olmadı.” Söylemiştim işte, sonunda başarmıştım. Korkarak Raya’nın gözlerinin içine baktım, aynı zamanda telaşlıydım da. Bana inanacak mıydı? Bana inanıp beni anlayacak mıydı? İçten gülüşü gözlerinden okunduğunda rahatladığımı hissettim. İnanmıştı ve en önemlisi beni anlamıştı.
“O zaman, sıra bende.” dedi ve kıkırdadı. “Heyecan yaptım biraz.” diyerek elini bacağıma koydu. Ardından hızla çekti, karşıya, yağmur damlalarının teker teker üzerine düşüp yere kavuşmasına yardım eden ağaç yapraklarına bakarak, konuşmaya başladı. “Küçük bir kız çocuğu; gözlerimin önünde, denizin, ona göre dev ama normal bir insana göre normal, dalgalarına kapılıp boğulurken ve onu görüp yardım edebilecek tek kişi benken, hiçbir şey yapamadan öylece izledim. Adım atamadım, sanki birisi beni öyle sıkı tutuyordu ki hareket edemiyordum. Kaskatı kesilmiştim, o an bedenim oradaydı ama sanki ruhum o kız çocuğunun ruhuyla gökyüzüne karışmıştı. Anlayabiliyor musun beni?” Gözleri dolmuştu, gözlerinin içine baktığımda başını yere eğdi ve yere bakmaya başladı. Ellerimle çenesine dokunup başını kaldırmasını sağladım, artık göz gözeydik. “İnan bana, kendini suçlamak ve üzmek için çok geç. Artık yapabileceğin hiçbir şey kalmadı, değil mi?” Bu soruyu hem Raya’ya hem kendime soruyordum. Şu an, yapabileceğim bir şey kalmış mıydı?
Sessizlik, ardından getirecek felaketlere karşı bizi uyarırcasına suskun ve korkutucuydu. Karanlık iyice şiddetlenmişti, ayak ucumuzu dahi göremeyecek kadar koyu ve soğuktu. Büyük ihtimalle herhangi bir şey şu an önümüzde olsa bile onu göremeyecektik. Bu benim ürpermeme neden olsa da soğukkanlılığımı korumalıydım. Biraz uzağımızda ancak gittikçe yaklaşmakta olan sarı bir ışık gördüğümde yerimden sıçradım. Raya henüz fark etmemişti, bunu tepkisizliğinden anlamıştım. Sıçradığımdan hemen sonra Raya önce dönüp bana, sonra da baktığım yöne baktığında ayağa kalktı. “Arın, bu ne?” diye fısıldadı ve kolumu iki eliyle sarıp yanıma daha çok yaklaştı. Cevap vermeden öylece bekledim, ışık daha çok yaklaştı ve yüzümüze doğru yansıdı. Işığın yansımasının hemen arkasında tanıdık iki yüz gördüğümüzde rahatlamıştık. “Siz miydiniz?” dedi Raya ve derin bir iç çekti. “Gerçekten böyle sessiz gelmek zorunda mıydınız?” diye sitem etti. Ardından sarı ışığın kaynağı olan feneri tutan adam sol tarafında çizik olan kaşını kaşıyıp “Haklısın, özür dileriz. Biz sizi tehdit olarak algıladık, e malum pek güven verici bir yerde değiliz.” dedi. Yanında duran kızın soğuktan burnu ve yanakları kıpkırmızı olmuştu, saçları sıkı topuz olduğundan kulaklarını ve boynunu açıkta bırakmıştı. Durmadan burnunu çekiyordu. “Eğer burada kalırsak sabaha çıkamayacağız gibi duruyor.” dedi Raya. Haklıydı. “Biz ileride bir baraka gördük, yani tam baraka gibi değildi ama barakamsı bir şeydi. Oraya gidecektik fakat sizin olduğunuz yerden sesler gelince buraya doğru geldik.” dedi kız. Gözlerim istemsizce dudaklarına kaymıştı, soğuktan kuruyan dudaklarını ıslattıkça daha çok kuruyordu.
Feneri tutup yolumuzu aydınlatan adamın yanındaki kıza Alin diye seslenmesiyle adını öğrendiğim kız, kollarını sıvazlıyor ve mırıldanarak oldukça fazla üşüdüğünü belli ediyordu. Raya bana yakın yürüyor, diğerleriyle fazla konuşmuyordu. Feneri tutan adamın kolunda sarı bir toka gördüğümde kim olduğunu hatırlamıştım. Ayaz denen adamdı bu. Nereye gideceğinden emin olarak yürüyordu ve tüm dikkatini yola veriyordu. “Dikkatli olmamız lazım, barakaya çok yaklaştık. İçeride kimin veya kimlerin olduğunu bilmiyoruz.” dedi Ayaz ve biraz barakaya baktıktan sonra adımlarını oraya doğru attı. Biz de peşinden temkinli bir şekilde gittik. Barakanın önüne vardığımızda barakaya çıkan merdivenlerin hemen önünde çamur birikintilerinin üzerindeki ayak izlerini gördüğümüzde sessizce birbirimize baktık. Ayaz’ın bana bakıp gözleriyle kapıyı işaret ettiğinde içeriye gireceğimizi anladım. Başımla onaylayıp kapının önünde bekledikten sonra bir elimi kaldırdım, ardından ikincisini ve üçüncüde kapıyı açıp hızla içeriye girdik.
İçeriye büyük bir gürültüyle girdiğimiz için oradakiler anlık bi şok geçirseler de bizi gördüklerinde rahatladılar. Aynı rahatlamayı biz de onları gördüğümüzde yaşadık. Bizim ardımızdan kapının biraz yakınında bizi bekleyen kızları çağırdık, ilk giren Alin oldu. Sonunda biraz olsun soğuktan kurtulmayı başardı. Baraka, dışarıya nazaran daha sıcaktı.
İçeridekiler sessizliğini koruyor, kimse çıt çıkarmıyordu. Sessizliği bozmak için iki üç kez boğazımı temizler gibi yaptım fakat hala seslerini çıkartmıyorlardı. İş başa düşmüştü. “Hepimizi neden aynı yere getirdiler ve madem ki aynı yere geleceğiz, neden gruplara ayırdılar?” diye sordum. Saçları kazınmış kız “Ben tüm bu olanları sorgulamayı bıraktım.” dedi. “Onlara istediğini veremezsin Merida, özellikle daha yolun başındayken.” Kuzey, adını yeni öğrendiğim kıza bu sözlerle sitem etti. “Bence hepimizi bir araya topladılar çünkü toplu olarak bizden nefret ediyorlar.” dedi Saye. Önce gözlerine, ardından saçlarına takıldı gözlerim ve çözülmeyi bilmeyen ip yumağı gibi öylece kaldı. Barakanın içinde herhangi bir yere oturdum, oturduğum yer pek sağlam değildi. Sanki kısa bir süre içinde kırılıp beni içine çekecek gibiydi. Tereddütle kalkmadan yana kaymaya çalıştığım sırada büyük bir gürüldü koptu ve kendimi ıslak çamurların içinde buldum.
*