İçeriğe geç

SANRILARIN YANSIMASI

Bölüm 3 · 5 dk okuma

SANRILARIN YANSIMASI

Bölüm 3

ÖZGÜRLÜĞE SÜRÜYORUM

“Yalnızlığın sinsi kollarının bedenimi sarmasına izin verdim.”

Yalnızlığın ortasındaydım. Bağırışlarım fısıltıdan farksızdı, görünmeyen her türlü kötülük kendini gizledikleri yerden çıkarmış bana sırıtıyorlardı. Korkuyordum ama biraz da olsa bunu sevmiştim. Bu sefer farklıydı, bu sefer gerçekten tam anlamıyla yalnızdım. Kendi nefesimi duyabiliyordum, bununla birlikte içimdeki düşüncelerin konuşup beni ele geçirdiğini de duyuyordum. Ellerimi açtım ve sadece kendi benliğimden başka hiçbir şeyimin olmadığı bir yerde rüzgarı hissetmeye başladım. Huzur bu muydu? Sessizlik, rüzgar, kendin ve düşüncelerin. Hepsi sadece senin için vardı, tüm bu alan sadece senin için yaratılmıştı. O an, dünyanın aslında bundan ibaret olduğunu düşündüm. Sen ve düşüncelerin.

Hayal ettim, ellerimi açmışım ve rüzgarın tenime değmesine izin veriyorum. Bisikletimi hayallerime sürüyorum, önüme çıkan taşları fark edip yoluma güvenli bir şekilde devam ediyorum. Yolumun üzerindeki çiçekleri, kuşları, gökyüzünü, bulutları, ağaçları, doğanın bana sunduğu her şeyi selamlıyorum. Ardından hayallerime biri müdahale ediyor, yoluma çıkan taşlar büyüyüp kaya oluyor ve yola devam edemiyorum. İnip kayayı yolumdan çekmeye çalışıyorum, gücüm yetmiyor. Gözlerim birini arıyor, bu kayayı kaldırıp yola devam etmem için yardım edecek birini arıyor. Etrafımdaki yüzlerce insandan hiçbiri yardım etmiyor, kayaya yaslanıp birini beklemeye devam ediyorum. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum...

Hayalimden beni koparan küçük böceği konduğu kolumdan alıp yere bıraktım. Hayalimin kırıntılarını da süpürüp öylece karşıya bakmaya başladım. Birden kendi dengemi kuramayacağım kadar büyük bir rüzgar beni bulunca olduğum yere çömelip neyin içinde olduğumu anlamaya çalıştım. Biraz sonra, başımı yukarıya çevirince bana doğru yaklaşan helikopteri fark ettim. Helikopterden aşağı doğru sarkan, iple çevrelenmiş merdivenden aşağı biri iniyordu. Üzerinde siyah bir tulum vardı ve yüzünü, gözleri de dahil olmak üzere, komple kaplayan haki yeşili bir maskesi vardı. İnsanlığın varlığını hissettiğimden, bütün huzurumun kaçtığını hissetmiştim. Siyah tulumlu adam beni yaka paça alıp merdivenden yukarıya doğru sürükleyerek çıkartmaya başladı, oysa çıkmamak için direnmiyordum bile. Önde iki tane, arkada iki tane olmak üzere toplam dört tane oturma yeri vardı. Helikopteri kullanan kişi lacivert gömlek, siyah kot pantolon giymişti fakat onun hemen yanında siyah tulumlu ve haki maskeli biri daha vardı. Beni merdivenden iten kişi arkaya oturdu ve yanına oturmamı işaret etti. Dediğini yaptım ve helikopteri incelemeye başladım. Helikopterin önünde büyük camlar vardı, görüş alanı genişti. Camın hemen arkasında birkaç düğme, bir kol ve birçok ibre vardı ve ibrelerde sayılar yazıyordu. Öndeki iki koltuğun arasında birçok düğme vardı ve karmaşık bir sisteme benziyordu. Helikopter havalanıp daha fazla yükselmeye başladığında karnımın ağrıdığını ve gerildiğimi iliklerime kadar hissetmiştim. Sanırım yeni hayatım bu yolculukla başlayacaktı ve yolculuk bittiğinde eski hayatım da bitecekti.

Dağların zirvesinden geçip yolumuza devam ediyorduk. Yanımda kendi benliğimden başka hiçbir şeyim yoktu. Etrafımız sert ve kuru ağaçlarla, dağlarla ve dağın etrafında biriken karlarla doluydu. İnsan yaşamına dair herhangi bir iz yoktu. Eğer dikkat edebilirsek rüzgarın bizimle konuşmaya çalıştığını anlayabilirdik. Sanki bana yol gösterir gibi uğulduyordu kulaklarıma, yolu yaratan ve şekil veren oymuşçasına güven veriyordu. Yol aldıkça eksildiğimi hissediyordum, kendimden uzaklaşıp bambaşka birine varacaktım. Yolun sonu bilinmiyordu ama yolun sonunda benim ben olmayacağım çok netti. Orada her ne olacaksa olsun, bu olanlar, insana saygı duyulmayan türdendi.

Helikopter alçalmaya başladığında sakinliğimi korumaya çalıştım, en fazla ne olabilirdi ki? Benimle beraber yolculuk eden siyah tulumlu adam helikopterden indi ve benim de inmemi işaret etti. Ayağımı yere değdirdiğim an helikopter havalandı ve kısa bir süre içinde gözden kayboldu. Nereye geldiğimize dair en ufak bir fikrim yoktu, yanımdaki adama muhtaç hissediyordum. Adam dağlardan bile büyük bir binaya doğru yürümeye başladı, binanın etrafında hiçbir şey yoktu. Kocaman gri bir bina ve bulutlar vardı. Bulutlar sanki binanın griliğine özenmişçesine grileşmişlerdi, kısa bir süre içinde yağmur yağacağa benziyordu. Binanın kapısı güvenlik kilitleriyle doluydu, birkaç rakamdan oluşan sayılar vardı. Kapı adamın gözlerini okudu ve açılmaya başladı, o sırada kapının hemen yanında duran sayıları görebildiğim kadar okumaya başladım. “486 *24” Bir rakamı görememiştim, bu sayıların kesinlikle bir anlamı olmalıydı. Uzun bir koridordaydık, yolun sonunda kırmızı ışıklarla çevrili bir kapı vardı. Kapının dış yüzeyi kırık aynalarla kaplıydı, aynaların yere yansıyan ışıklarından sayılar oluşmuştu. Bu sayılar 597 235’ti. Kapının hemen solunda bulunan siyah güvenlik kilidine yanımdaki adam bileklerini uzattığı an kapı açıldı. Burası nasıl bir yerdi bilmiyordum ama oldukça güvenlikli bir yerdi. Üstelik burayı dünya üzerinde bilen sadece üç dört kişi olmasına rağmen alınan bu kadar önlemler beni korkutmuştu. İçeriye girer girmez gözlerim sonuna kadar açıldı, sanki birden 2070’lere ışınlanmıştım.

Etrafıma baktım; upuzun hologramlar, duvarda sürekli değişip duran sayılar, değişik semboller, yürüyen robotlar, komut alan bir kapı. Burası kesinlikle gelecekten gelme bir yerdi. Aklımın almadığı bir sürü şey görmüştüm ve bu son olmayacağa benziyordu. Dev kapının önüne geldiğimizde yanımdaki adam “Kapıyı aç.” diye bir komut verdi, kapı sonuna kadar açıldı ve kapının ardında bambaşka bir gezegen saklanıyordu. Adam ilerliyordu, bense orada kapının önünde durmuş bekliyordum. İlerlemek istemiyordum, bacaklarım işlevini kaybetmişti. Her ne kadar adım atmak istemesem de saniyeler içinde kapanacak olan kapı bu isteğimi görmezden gelmemi sağladı. Kapının ardına doğru ilerledim, karşımda kocaman daireler şeklinde birçok beyazımsı ve gri renk karışımında gezegene benzeyen şeyler vardı. Renkleri ayın rengine benziyordu. Bastığım yerler siyahtı, nereye bastığımı göremiyordum. Adam yanıma doğru geldi ve yüksek sesle “Şu bize yaklaşmakta olan araca bin, o seni kalacağın yere götürecek.” dedi. Daire şeklinde gezegene benzeyen araç yanımda durdu, üstü açıldı ve içeriye doğru uzanan merdiveninden aşağı inmeye başladım. Merdivenin bitimine vardığımda beni karşılayan iskelet şeklinde bir robotla karşılaştım. “Beni takip edin.” dedi robot ve ilerlemeye başladı. Dairenin içinde hiçbir şey yoktu, robotun gittiği yöne doğru yürümeye başladım. Demirden yapılmaya benzeyen bir yerde durdu ve “Buraya otur.” dedi. Dediğini yaptım, oturduğum yerin hemen arkasında küçük bir pencere vardı. Oradan dışarıya görebildiğim kadarıyla bakıyordum. Hologramlı duvarlardan başka hiçbir şey göremiyordum. Yanımdaki robota “Eşyalarım yok ve açım.” dedim. Bana yardım etmesini istiyordum. “Benim aldığım komutlarda yemek yok.” dedi ve aniden yeşil bir ışık yaktı. Işık iki kere yanıp söndü ve robot kapandı.

*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.