İçeriğe geç

Sanrı

Bölüm 2 · 16 dk okuma

Sanrı

Bölüm 2

2. Bölüm

KÜL Gözlerimi araladığımda gözüme takılan ilk manzara onun yeşil gözleri oldu. Başımı tutarak doğrulmaya çalıştım. “Uyanmışsın.” dedi. “Ne oldu bana?” dedim hatırlamaya çalışarak. “Bayıldın.” Sonra o an gözlerimin önüne geldi tekrardan. Hatırladım ve ağlamaya başladım. Deniz Efe bana sarıldı ve beni bağrına bastı. “Sakin ol…” “O benim kardeşim gibiydi…” “Biliyorum… Biliyorum. Ama bu kadar üzme kendini. Kendini hasta edersin.” “Ama o…” “Biliyorum, artık bu dünyada değil ama kalbimizde kalacak. Tamam mı?” Dedi. Hiçbir şey demedim. Başımı göğsünden ayırdığımda söze girdim. “Araştırmaya başlamışlar mı?” “Sen baygınken ifademi aldılar. Birazdan seninkini de alırlar.” “Anladım.” Dedim. O sırada kapı tıklandı ve içeriye polisler girdi. “Damla Hanım’ın ifadesini alacağız, sizi dışarı alalım.” “Tamam.” dedi ve ayaklandı. Kapıdan çıkarken sessizce parmaklarıyla tamam işareti yapıp “Güçlü ol.” dedi. Gözlerimi tamam anlamında kırptım. “Evet Damla Hanım. Size birkaç sorum olacak.” “Buyurun.” “Öncelikle bu olay tam olarak ne zaman yaşandı?” Hatırlamaya çalışarak gözlerimi kapadım. “Akşam dokuza on vardı sanırım.” “Güzel. Peki, olay yerinde tam olarak neredeydin?” “Ben…” dedim. “Olay yerinde Deniz Efe’yle bahçedeydim. Sonra Deniz Efe içecekleri almaya gitti. Geldiğinde her şey normaldi. Sonra bir kadın çığlığı sesi duyduk ve kendimizi oraya attık. Orada da…” Boğazım düğümlendi, gözlerim doldu. Devam edemedim. “Anlıyorum Damla Hanım. Sizin içiniz rahat olsun. Biz araştıracağız. Peki, arasının kötü olduğunu düşündüğünüz biri var mı?” O ana geri dönmeye çalıştım. Biraz gerisini hatırlamaya çalıştım. “Hepsini yeni tanımıştım. Ama içlerinden bir tanesinin Tuana’ya bakışları çok kötüydü.” “Hangisi peki?” “Beren.” dedim kararlı sesimle. “Tamamdır, biz onun ifadesini de alacağız. Merak etmeyin. Bu sorun çözülecek ve katil bulunacak.” “Teşekkür ederim memur Bey. Sağ olun.” “Rica ederim. Siz de sağ olun.” Dedi ve ekibiyle birlikte odadan çıktı. Ekip odadan çıkınca Deniz Efe tekrar odaya girdi. “Nasıldı?” “Sıkıcı…” (1 gün sonra) Kapının çalınmasıyla tekerlekli sandalyemi kapıya sürdüm. Kapıyı açtığımda karşımda Deniz Efe duruyordu. “Selam.” dedi. “Selam?” dedim soran gözlerle. “Kahve içmeye zamanın var mı?” “Var.” dedim biraz düşünerek. “Çok güzel. Hazırlan, seni kapının önünde bekliyorum.” “Tamam. Hazırlanıyorum.” Hazırlandığımda üstümde mavi kazağım, altımda lacivert pantolonum ve elimde de küçük lacivert long champ’im vardı. Artık tümsek olmayan o yerden tekerlekli sandalyemle geçtim. Kapıyı açıp dışarıya çıktığımda aynaya bakarak saçlarını düzeltiyordu. Kırmızı, spor bir arabası vardı. Geldiğimi gördüğünde bana yardım etti ve beni arabaya bindirdikten sonra tekerlekli sandalyemi bagaja atıp yola koyuldu. “Şarkı ister misin?” dedi “Olur. Sen nasıl istersen.” O sırada tanıdık bir ses kulaklarımı doldurdu. Bu Yalın’ın “Hâlbukî” şarkısıydı. Tam sesini açmak için radyoya uzanmıştım ki elleri ellerime değdi. Elimi hızlıca elinden çektim. “Pardon… Ben şey…” “Sorun değil.” dedi ve gülümsedi. Şarkının nakarat kısmı geldiğinde Deniz Efe bağırdı. “Hâlbuki iste ömrümü! İste gönlümü. İste yoluna sereyim!” Sonra bana döndü. “Yalın sever misin?” “Hem de çok severim. Hep şarkılarını dinlerim. Büyük hayranıyımdır.” “Ben de öyle.” dedi. Arabasının camlarını açtı. Sağ kolumu camdan dışarıya uzattım ve rüzgârı hissettim. Biraz Yalın dinledikten sonra araba durduğunda geleceğimiz yere vardığımızı anladım. Arabadan indi ve tekerlekli sandalyemi çıkarttı. Beni bindirdikten sonra pembe, tatlı kafenin içine girdik. “Çok güzelmiş burası.” dedim kafeye hayran hayran bakarken. “Evet.” dedi. Bir masa bulduk ve oraya oturduk. Şu an karşı karşıyaydık. “Dediğim şeyi denedin mi?” “Neyi?” dedim anlam veremeyerek. “Acını göğüslemeyi ve ta kendisi olmayı.” “Daha deneyemedim… Ama bir gün… Tabii ki kötü şeyler benden uzak kalsın ama bir gün başım bir belaya girerse, bir acıyı en derinde hissedersem deneyeceğim.” “Dene, iyi geliyor.” dedi ve gülümsedi. Ben de ona karşılık gülümsedim. “Peki, hiç geçmişinden kaçmayı denedin mi?” dedim orman yeşili gözlerine bakarak. Biraz durdu ve gözlerimin en derinine baktı. “Denedim…” dedi. “Çok denedim.” “Sonra…” “Sonra?..” “Sonra birini tanıdım. O benim miladım oldu. İşte o gece ben acımı göğüsleyip onun ta kendisi olmayı öğrendim.” dedi gözlerime bakmayı sürdürürken. “Kim bilir? Belki sen de bir gün miladınla tanışırsın.” “Ben…” “Ben ondan başka bir insanla birlikte olmak istemiyorum Deniz Efe. O yokken başkasıyla olsam bu ona ihanet olur gibi geliyor. Aldatmış gibi hissederim kendimi.” “Bana sadece Efe desen olur mu?” “Neden?” “Babam benim ismimi koyarken eski sevgilisinin ismini vermiş bana. Sonradan öğrendik.” “Anladım, Efe.” Gülümsedi. “Teşekkürler. Senin konuna gelecek olursak. Sen kimseyi aldatmıyorsun Damla. Bu senin özgür iraden. Unut demiyorum ama kendini başkalarına da kapatma. Elbet seni onun kadar hatta ondan fazla sevecek biri çıkacak karşına.” “Çıkar ama ben sevmem. Mümkün değil yani.” dedim. “Var mısın iddiasına?” “Ne iddiası?” “Ben günün birinde âşık olacağını söylüyorum.” Serçe parmağını bana doğru uzattı. İddiayı kabul ettiğimi göstererek serçe parmağımı onunkine doladım. “Ben de ölene kadar bir daha âşık olmayacağımı söylüyorum.” dedim keyifle. “Kaybeden kazananı…” Dedi ve biraz düşündü. Zihninde bir ampul yandı tam o an. “Sinemaya götürsün.” “Kabul.” dedim başımla onaylayarak. “Söz mü?” “Söz.” “İddam idda olsun mu?” “O ladeste söylenmiyor muydu ya?” “Çaktırma.” “Hadi tamam olsun.” dedim ve iddiasına girdik. Deniz Efe iyi bir çocuktu. Onunla iyi arkadaşlık kuracak gibiydim. “Başka neler yapıyorsun?” dedi bana. “Hiç, öyle boş zamanlarımda evimizdeki piyanoyu çalıyorum. Sen?” “Ben de zaten bildiğin üzere şarkı söylüyorum.” “Biliyorum. Bir gün düet yaparız o zaman seninle. Sonra belki bir bakmışsın konserlerdeyiz filan.” “Yeni şarkı çıkartmayı planlıyorum.” “Ne güzel.” “Hatta ilk sana dinleteceğim.” “Olur.” dedim. “Neden olmasın?” Sonunda bir garson bizi fark ettiğinde yanımıza geldi. “Merhabalar efendim. Ne alırdınız?” Menüye bakıp en ucuzunu seçtim. “Ben limonlu cheesecake alayım.” “Ben de latte ve karadutlu cheesecake. Bir şey içmiyor musun?” “Yok.” dedim. “Bak buranın lattesi çok güzel oluyor dene.” “Yok, ben almayayım.” “Abi sen bize iki latte bir de söylediğimiz tatlılardan.” dedi. Garson not aldıktan sonra gitti. “Yapma böyle ama mahçup oluyorum.” “Sakın.” dedi kaşlarını kaldırırken. “Sakın bana mahçup olma, biz arkadaşız.” Gülümsedim. “Arkadaşız.” ………………………………. Sabah marketten aldığım kekle, elimde bir buketle ve cebimde bir çakmakla mezarlığına yürüyordum. Oraya vardığımda taşına dokundum. Toprağına dokundum. O buradaydı. Burada yatıyordu. “Çok zor…” dedim gözyaşlarım toprağı ıslatırken. Mumu aldım ve kekin üstüne koydum. Çakmak yardımıyla yaktıktan sonra onu rüzgara tuttum. Sönmesine izin verdim. Sonra dudaklarımdan bir cümle sıyrılıp geçti. “İyi ki doğdun sevgilim…” *** Gözlerimi açtığımda uyuyakaldığımı fark ettim. Saat öğlen ikiydi. Kapı çalmıştı. Bugün Deniz Efe’ye sözüm vardı. Birlikte onun evine gidecek ve şarkısını dinleyecektik. Kapıyı açtığımda tahminim doğru çıkmıştı ki Deniz Efe’yi karşımda gördüm. “Kusura bakma ya, uyuyakalmışım. Hemen hazırlanıp geliyorum.” “Sorun değil. Acele etme.” “Tamam.” dedim gülerek ama kapıyı kapattığım gibi tutuştum. Sandalyemi odaya sürüp orada üstümü giyindim. Üstümde kırmızı kazağım altımda da lacivert pantalonum vardı. Siyah çantamı da alıp evden çıktım. Arabada yine saçlarını düzeltiyordu. İstemsizce kıkırdadım. Camlar açık olduğundan kıkırdamamı duymuş olmalıydı ki arabadan indi. “Kusura bakma…” dedi gülümseyerek. “Sorun değil.” Beni kucağına alıp arabaya bindirdi ve tekerlekli sandalyemi de bagaja koyduktan sonra yol aldı. “Heyecanlı mısın?” dedi. “Senden daha çok heyecanlıyım.” “Benden heyecanlı olamazsın.” O sırada bir yandan tırnaklarımın yanındaki etleri soyuyor, dudaklarımı dişliyordum. Bunu yaptığımı görünce lafını geri aldı. “Tamam. Lafımı geri alıyorum. Sen benden daha heyecanlısın.” Kıkırdadım. Gülerken yüzüm düştü bir anda. Yüzümün düştüğünü fark etmiş olmalı ki sordu. “Ne oldu?” “Kendimi kötü hissettim biraz.” “Neden?” “Onun ölümünün ardından sadece 34 gün geçti ve ben burada gülebiliyorum.” “Bu senin en doğal hakkın Damla. Kimseye ihanet etmiyorsun. Sal biraz.” Bir süre konuşmadım. Birkaç dakika sonra villa bir evin önüne geldiğimizde arabayı durdurdu. “İşte geldik.” dedi ve arabadan indi. Tekerlekli sandalyemi bagajdan çıkartıp beni ona bindirdi. Villa çitlerle örtülüydü. Beyaz bahçe kapısını araladı. Bahçeye girip kapıyı ardından kapattı. İçinde gri de bulunan beyaz bir evdi. Lüks duruyordu. Anahtarını cebinden çıkarttı ve kapıyı araladı. İçeri girdiğimizde solda bir Amerikan mutfağı vardı. Sağda da bir kapı duruyordu. “Buradan.” dedi sağı göstererek. Tekerlekli sandalyemi sürdü. Kendim sürmek istiyordum normalde ama onun sürüşüne ses etmedim. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde içeride kocaman bir stüdyo vardı. Duvarlar ses yalıtımıyla kaplanmıştı, ses kayıt cihazları hemen sağ köşede duruyordu. Ses kayıt cihazının sağında bilgisayarlar, onun sağında piyano, ses kayıt cihazının solunda da gitar vardı. “Vay be…” dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Burnundan güldü. “Beğendin mi?” “Kusura bakma. Bir an gizleyemedim…” “Sorun değil.” dedi ve beni bilgisayarların olduğu tarafa yönlendirdi. “Hazır mısın?” “Hazırım.” Bilgisayardan birkaç işlem yaptıktan sonra şarkıyı açtı. Şarkının hafif hüzünlü bir melodisi vardı. “Sensiz yaşıyorum gönlümde depremleri, Gel de dizginle şu deli rüzgârları, Gözlerin deli divane etti beni, Senin için olmaz diyor bazıları.” İki kere bunu söyledi ve sonra nakarat kısmı girdi. “Sevebilir misin beni böyle? Her anımda her hâlimle, Tutabilir misin ellerimi, Sımsıkı bak böylece?” Şarkıya kendimi kaptırmıştım. Gözlerim kapalı dinliyordum. Sonra şarkı devam etti. “Sarıl bana sıkıca, Bir daha bırakmayacasına, Sev beni her zaman, Ömrün boyunca…” Bu iki kere tekrarlandı. Sonra nakarat geldi. Nakaratta kendimi tutamayıp ben de söyledim. “Sevebilir misin beni böyle, Her anımda her hâlimle? Tutabilir misin ellerimi, Sımsıkı bak böylece?” Bir anda şarkıyı durdurdu. Durdurduğu zaman söylemeye devam ediyordum ki kesildiğini anlayınca ben de durdum. Suratım kızardı. “Sen…” dedi bana hayranlıkla bakarken. “Senin sesin çok güzel…” “Teşekkür ederim.” dedim utanarak. “Bu şarkıyı birlikte çıkartabiliriz.” “Yok, ben hiç oralara girmeyeyim.” “Hayır hayır. Girmelisin. Işığın parlamalı Damla.” “Öyle mi gerçekten?” “Öyle tabii ki. Hadi gel kayıt alalım.” Dedi ve beni kolumdan çekip kaldırdı. Yalpaladığımda beni tekerlekli sandalyeme geri oturttu. “Ay çok özür dilerim… Ben tamamen unutmuşum.” Kıkırdadım. “Sorun değil. Ama bu kadar heyecanlanma.” “Tamam hadi. Sen geç şöyle.” dedi beni stüdyoya yönlendirirken. Mikrofonu boya göre ayarlanabiliyordu. Bu yüzden avantajlıydık. Kulaklığı kulağıma taktım. Arkadan müziği açtı ve söylemeye başladım. Hayranlıkla beni izliyordu. Şarkı bittiğinde beni alkışladı. “Sen benden ünlü olursun bu gidişle.” dedi. “Hadi gel şuna biraz yankı ekleyelim. Ve senin sesini benimkine ekleyelim.” Birkaç işlem yaptı. Şarkının baş kısmı bendeydi. Nakarata birlikte giriyorduk. Nakarattan önceki son kısım da Deniz Efe’nindi. Sonra tekrar nakaratı birlikte girdik. Her şey hazırdı. Şarkıyı sadece çıkarması kalmıştı. “Ben bunu menajerimle paylaşayım. O da birkaç düzenleme önerir belki sonra çıkartırız şarkıyı.” dedi. Onay verdim. Benden onayı aldıktan sonra şarkıyı menajerine yolladı. “Bugünü benim evde geçirelim mi?” dedi teklif ederek. “Bilmem?..” “Lütfen…” Onu kırmaya dayanamayıp onayladım. Aklım hâlâ ondaydı. Eren’den başkasıyla konuşmak istemiyordum ama garip olan şuydu ki Deniz Efe’yle konuşmak için nedense can atıyordum. Poğaça ve kek yaptık. Sonra da oyun konsoluyla birlikte oyun oynadık. Akşam olup hava karardığında kar yağıyordu. Tüm yollar beyaz bir tabakayla örtülüydü. Yollar arabanın geçemeyeceği şekilde kapanmıştı. “Bugün burada kalmak senin için sorun olmazsa…” dedi. “Zaten başka çaren yok. Baksana, yollar kapanmış.” “Kalacağım mecbur.” dedim omuz silkerek. “Hayır, yani kalmak istemiyorsan yürüyüp gidebilirsin benim için sıkıntı yok.” dedi şakayla karışık gülerek. Anneme haber verdim ve iznini aldım. “Kar topu oynayalım mı?” diye teklif etti. “Arabanın geçmediği yerden tekerlekli sandalyenin geçeceği kanısına nasıl vardın?” “Kazacağım.” “Neyle?” “Kazmak için kürek var merak etme. Her şeyi bu kadar çok düşünmesen mi?” “Okay.” dedim bu hafif sinirli tavrına gülerken. Bana bir şapka ve bir atkı verdi. Bir de eldiven. Şapkayı kafama taktım, eldivenleri ellerime giydim ve atkıyı boynuma sardım. O da hazır olunca tekerlekli sandalyemi kapıya doğru sürdü. Küreği de almayı unutmamıştı. Şu an elinde koca bir kürek, önünde tekerlekli sandalyede ben duruyordum. Çok komik bir görüntümüz olduğuna emindim. Kapıyı açınca suratıma vuran rüzgârla irkildim. “Hasta olmasak iyidir.” dedim. “İyidir.” Önüme geçti ve kürekle bir yol açtı. O yolda ilerletti ve en sonunda bir noktada durdu. Eline bir kar topu aldı ve bana fırlattı. “Ama bu haksızlık!” diye bağırdım. “Ben eğilip kartopu alamıyorum!” “Tamam tamam vazgeçtim.” dedi ve kartopu fırlatmayı bıraktı. Kollarımı iki yana açtım. Kar lapa lapa yağıyordu. Soğuktan ne kadar donsam da karı hissetmek iyi gelmişti. Birkaç dakika sonra üşüdüğümüzü hissedip içeri girdik. “Donuyorum…” dedim Deniz Efe kapıyı kapatırken. “Ben de…” Üstümüzü çıkardıktan sonra Deniz Efe çıkardıklarımızı ayaklı askılığa astı. “Yemek ne lütfedersiniz hanımefendi?” “Bilmem…” “Sen bana bırak o zaman. Ben sana güzel bir et sote yapayım. Güzel yaparım. Severler.” “Severler?..” “Evime gelen kızlar.” Kahkaha attım. “İyi denemeydi ama beceremedin.” “Hadi ya. Tüh!” dedi. “Oysa şaka yapmamıştım.” “Ay banane senin evine gelen kızlardan. Kim geliyorsa gelsin umrumda mı?” dedim gereksiz yere parlayarak. O an neden bu kadar büyük bir tepki verdiğimi anlayamadım. “Kuzenlerim geliyor işte. Yengemler filan. Sen ne sandın?” Kahretsin! Oltaya gelmiştim. “Hiç.” dedim uzatarak. “Sadece gerçekleşmeyecek bir şey için çok uğraşıyorsun. Ona sinirlendim.” “İnandım tamam.” dedi gülerek ama inanmadığı her hâlinden belliydi. “Kime ne anlatıyorsam.” diyerek göz devirdim. “Bu arada. Sen hiç zahmet etme ben salonda yatarım.” dedim bir anda. “Hayır, misafir odasında kalacaksın. İtiraz yok.” “Sen şimdi nasıl çıkartacaksın ki beni oraya asansör yok?” “Kucağımda.” Kızardığımı hissettim. “K-kucak…” “Evet k-kucak.” dedi kekelememle dalga geçerek. “Nasıl taşıyacaksın ki beni? Ağırım ben.” “Kaç kilosun?” “51.” “100 kilo kaldırabiliyorum ben bu bana hiçbir şey.” dedi elektronik ocağında yemeği pişirirken. Bildiğin caka satıyordu. “Tamam o zaman. Alırsın kucağına.” Yemek yarım saat sonraya hazır oldu. Et sote, yanında da patates püresi yapmıştı. Salona geçtik ve kısa masaya karşılıklı oturduk. Yemeklerimizi yemeye başladık. Yerken gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Bu…” dedim. “O?..” “Bu mükemmel olmuş.” “Bence de.” dedi yemeye devam ederken. “Bak üstüne basa basa söylüyorum senden iyi yemek yaparım.” dedi. “Fazla iddialı olma.” dedim ve sırıttım. O an dudaklarında bir gülümseme peyda oldu. “Emin misin?” “Hem de çok.” Konuyu değiştirdi. Değiştirdiği konu içimi sıkmıştı. “Nasıl gidiyor bu iddia işleri peki?” dedi merakla sorarken. “İddia?” “Aşk meşk.” O sırada suyumu içiyordum. Suyun bir anda boğazıma kaçmasıyla öksürdüm. Yerinden kalktı ve sırtıma vurdu. “İyi misin?” “İyiyim.” İyi olduğumu anladığında sandalyesine tekrar oturdu. “Bu soru seni bu kadar germiş ve boğazına su kaçırtacak kadar etkilemiş olamaz. Yanılıyor muyum?” “Oğlum sen bela mısın başıma? İnsanın boğazına bir şeyler yanlışlıkla kaçmaz mı? Bu da yanlışlıkla kaçtı işte. Kaçtığı an da senin bunu soruşuna denk geldi.” “Tabii tabii…” dedi sırıtarak. “Neye inanmak istiyorsan ona inan Efe.” “Hayret.” dedi. “Uzun zaman sonra adımı söyledin.” “Uzun zaman?” “İroni?” Gerçekten bu kadar salak mıydım? “Kusura bakma. Bu aralar salaklığım biraz üstümde.” “Estağfurullah.” dedi başını öne eğerken. Bu tavrı gülümsememe sebep oldu. Yemeklerimiz bittikten sonra ona bulaşıklar konusunda yardım ettim. Sonrasında birkaç saat telefonda vakit geçirdik. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım ki saate baktığımda akşam ondu. “Filme ne dersin?” dedi bir teklifte bulunarak. “Olur.” “Ne izlemek istersin?” “Bilmem. Benim bildiğim bir film var aslında.” “Ne var?” “Bir kadın var sevgilisini kaybediyor. Sonra onla dineldiği şarkıyı her açtığında şarkı bitene kadar o ana dönme şansı vardı. Bu kadın o şarkıyı arıyordu her yerde. Onu seyredelim mi?” “Ben de duymuştum onu. Bakayım adına.” Birkaç saniye sonra “Buldum.” dedi. “The greatest hits.” “Evet, o.” Mısırları patlattı ve filmi açtı. Üstümüze bir battaniye serdi, salonu da kararttı. Filmin herhangi bir dakikasında yanaklarımın ıslanmasıyla ağladığımı anladım. “Ağlıyor musun sen?” Dedi Deniz Efe. “Yok, gülüyorum.” Kahkaha attı. Filmi izlemeye devam ettik. Film bittiğinde bir süre etkisinden çıkamadım. Tekerlekli sandalyemi merdivene doğru sürdü ve merdivenin önüne geldiğimizde durdu. “Kalkışa hazır mısınız Damla Hanım?” “Bilmem…” dedim. O an kendimi bir nebze de olsa kötü hissetmiştim. Ondan sonra ilk defa bir erkek beni kolları arasına alacaktı. “İyi misin?” dedi yüzümden anlayarak. “Evet, dedim. İyiyim. Film biraz etkiledi de sadece.” “Tamam o zaman.” dedi ve beni kollarına aldı. O an garip bir şekilde huzurlu hissettim. Güvende hissettim kendimi. Başımı bağrına soktum. Kokusunu içime çekmiş bulundum. Çok güzel kokuyordu. Odaya geldiğimizde beni yatağa yatırdı. “Bir şey olursa ben hemen yan odadayım. Seslenebilirsin. Pijamaların burada, giyersin.” “Tamam.” “İyi geceler.” “İyi geceler.” Tam kapıdan çıkıyordu ki ona seslendim. “Efe…” “Efendim?” dedi arkasını dönerken. “Sağ ol… Her şey için…” “Rica ederim. Her zaman yanındayım.” Pijamalarımı çok zorlansam da giydim. Uyumaya çalışıyordum ama gözüme uyku girmiyordu. Sağ yanımda duran komidinin üstündeki telefonumu aldım ve oyalanmaya başladım ama bunlar uykumu getirmedi. Gözlerimi kapattım. Gözlerimin önüne Deniz Efe geldi. Aklıma o geldi. Nedendi? Neden aklımda o vardı şu an olmadık bir zamanda? Hem de Eren’in ölümünden bir ay kadar sonra. Nefes alamadığımı hissettim. Boğazımı bir çift el sıkıyordu sanki. Olduğum yerde kaldım. Nefes alamıyordum. Kalp atışlarım hızlandı, ayaklarım ve ellerim karıncalandı. Ağlamaya başladım. “Hayır, duymaması lazım, duymaması lazım…” Elimle şakaklarımı tuttum. “Olmuyor. Olmuyor…” “Damla!” dedi Deniz Efe endişeli bir şekilde. “Ne oldu?” “N-nefes… Nefes alamıyorum.” “Sakin ol. Bak gözlerime.” Işığı açtı ve ellerimi tuttu. “Sakin ol. Geçti.” “Olmuyor…” “Nefes al ver.” “Yapamıyorum!” diye bağırdım. “Ne şikâyetin var?” “Kalbim…” dedim kalbimi tutarak. “Çok hızlı. Ellerim ve ayaklarım karıncalanıyor. Nefes alamıyorum Efe yardım et…” Beni kucağına aldı ve aşağıya indirdi. Aşağıdan arabanın anahtarını aldı ve beni tekerlekli sandalyeme bindirip üzerime şapka, atkı ve mont verdi. Kendisi de giyindikten sonra tekerlekli sandalyemi dışarıya çıkarttı. Kar biraz dinmişti. Kürekle yol açtıktan sonra arabaya ulaştığımızda önce beni arabaya bindirdi ardından da bagaja tekerlekli sandalyemi koydu. “Geldim.” dedi kapıyı kapatırken. “Dayan tamam mı?” Titremeye başladığımı hissettim. “Bana ne oluyor?” dedim anlam veremeyerek. “Bilmiyorum Damla, bilmiyorum…” Dedi direksiyonu kontrolsüzce sağa sola çevirirken. Çok garipti, yollar karla kaplı, gidilmez diye beni kendi evinde tutmuştu ama şu an gidebiliyorduk. Nefes almaya çalışırken salak gibi soru sordum. “Hani bu yollardan gidilemezdi kardan dolayı, sen beni evinde tuttun.” Biraz durdu. Dudaklarında bir gülümseme belirdi. “Belki de kalmanı istemişimdir Damla.” O an o cümle beynimin içinde yankılandı. “Belki de kalmanı istemişimdir. Belki de kalmanı istemişimdir…” Hastaneye vardığımızda beni tekerlekli sandalyeyle birlikte acile soktu. Birkaç işlem yaptırdıktan sonra iç hastalıklar doktorunu beklemeye başladık. Sonunda sıra bize geldiğinde Deniz Efe tekerlekli sandalyemi odanın içine sürdü. “Hoş geldiniz.” Dedi doktor. “Merhaba.” dedi Deniz Efe adamın elini sıkarken. “Şikayetiniz nedir?” “Arkadaşım…” dedi. “Kendisi nefes alamıyor. Elleri ve ayakları karıncalanıyor. Ve gördüğünüz üzere titriyor. “Bir bakalım.” dedi ve beni tekerelekli sandalyemin üstünde muayene etti. Muayene ettikten sonra söze girdi. “Hiç bir şeyi yok.” “Nasıl yani?” dedi Deniz Efe. “Muhtemelen bir panik ataktı. Nefes alamaması da bundan kaynaklanıyor. Aslında nefes alıyor ama alamıyor gibi hissediyor. Şimdi birlikte nefes alalım.” dedi ve nefes aldı. Derin bir nefes aldım. “Ve verelim.” diyip verdi. Ben de onunla verdim. Bunu biraz tekrarladıktan sonra rahatladığımı hissettim. Suratım kızarmıştı. Sırf bu basit şey için Deniz Efe’yi uykusundan etmiştim. “Sağ olun doktor Bey. İyi akşamlar.” Dedi ve tekerlekli sandalyeyi alıp odadan çıktı Deniz Efe. Hiç ses etmedim. Edemedim. Kendimi aşırı mahçup hissediyordum. Arabaya binip eve doğru yol aldıktan sonra aramızda oluşan sessizliği ben bozdum. “Efe…” “Efendim?” “Ya ben çok özür dilerim.” “Ne için?” “Seni saçma sapan bir şey için uykundan ettim. Kendimi çok mahçup hissediyorum.” “Yapma ama. Olur mu öyle şey? Hem ben zaten uyuyamamıştım. Uykumdan uyandırsan bile sorun değil bu önemli bir şey.” “Neden kalmamı istedin.” dedim bir süre sonra. “Ne?” “Neden kalmamı gitmeme tercih ettin?” “Ya ben biraz depresif takılıyorum bu aralar. Sen de bana iyi geliyorsun. O yüzden kalmanı istedim. Buna da karın yolları kapamasına tercih ettim. Aslında gidilebilecek bir yol vardı.” O an o kocaman cümlelerin arasından tek bir tanesine takılı kaldı aklım. “Sen de bana iyi geliyorsun…” Sahi, ona iyi mi geliyordum? Birilerine iyi gelmeyi hep istemiştim ve şu an biri bana, ona iyi geldiğimi söylemişti. “Sahi mi?” dedim. “Ben sana iyi mi geliyorum?” “Hem de çok.” dedi gülümseyerek. “Sevindim.” dedim ve ben de gülümsedim. Eve gelip sonunda içeriye girdiğimizde derin bir oh çektim. Sonunda eve gelebildiğimiz için mutluydum. Tekerlekli sandalyemi merdivenin oraya getirdi ve beni kucağına aldı. “Lütfen kemerlerinizi bağlamayı unutmayınız. Efe hava yolları iyi uçuşlar diler.” dedi. Neşeli bir kahkaha attım. Beni yukarı çıkardıktan sonra yatağa yatırdı. Sonra beklemediğim bir anda ayak ucuma yattı. “Efe…” dedim anlam veremeyerek. Bana döndü. “Efendim?” “Sen…” “Evet, burada yatacağım. Bir daha panik atağın tutarsa yanında olmak istiyorum.” “Ne gerek var? Ben rahat uyuyacağım sen merak etme.” “Benim gözüm arkada kalır. Aklım da sende. Burada yatıyorum bu gece.” “Sen bilirsin.” dedim ve ışığı kapatıp derin bir uykuya daldım. Gözlerimi açtığımda kokudan anlayabiliyordum ki Deniz Efe pankek yapmıştı. Birkaç dakika sonra karşımda onu gördüm. “Kahvaltı hazır.” dedi sıcacık gülümsemesini suratına yerleştirirken. Beni kucağına aldı ve aşağıya indirdi. Tekerlekli sandalyeme oturduktan sonra karşılıklı kahvaltı etmeye başladık. “Benim de canım pankek istiyordu biliyor musun?” Dedim. Bu doğruydu. Canım çok istemişti. “Kalp kalbe karşıymış.” dedi. Gülümsemekle yetindim. Kahvaltımızı yaptık. “Telefon numaranı alabilir miyim?” dedi Deniz Efe kahvaltıdan sonra. “Tamam vereyim.” dedim ve telefon numaramı verdim. Beni evin önüne bıraktığında camı aralayıp “Varınca ara.” dedi gülümseyerek. Gülümsemesine karşılık güldüm. “Ararım.” Eve vardım ve Deniz Efe’yi aradım. “Alo.” “Alo.” “Ben vardım.” “İyi, sevindim. Bir an kaçacağını düşündüm.” Burnumdan güldüm. “Benim kaçacağım tek şey geçmişim olur Efe Abay.” dedim ve telefonu kapadım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.