2019
İçim kıpır kıpırdı. Sanki güz karşılamıyordu beni, sanki sararmış yapraklar ayaklarımın altında ezilmiyordu. Nevbaharın elçisi gibi düşüyordum cemre olup hayallere. Hayallerim ise bir bir dökülüyordu sevinç çiçeklerine. Öyle tatlı, öyle masum bir gündü ki...Keyfimi bozacak tek bir şey dahi yoktu. Parmaklarımın arasında tuttuğum kağıt, ruhuma mutluluk tomurcukları açtırmıştı. Kozasına yatmış bir tırtıl, sonunda gün doğumuyla birlikte kelebeğe dönüşmek için kanat çırpıyordu gökyüzüne. 21 Ekimi tasvir edecek ne bir kelam, ne bir methiye mümkündü.
Hava hafif bulutlu, güneş karanlığa doğru çekiliyordu. Bu vakitler ruhuma bir telaş düşerdi, ellerim kağıt kalem arasında kaybolurdu. Mısralar rehberim olur, bu garip halime şiir dizelerinde teselli bulurdum. Ancak bugün ruhumu teselli edecek başka bir şey vardı. Senelerdir hayalini kurduğum o konserin, gişesinde bekliyordum. Diyordum ya içim kıpır kıpır...elimde tuttuğum bilet, terli ellerimin arasında nem tutmuştu. Muzipçe gülümsedim. Sezen Aksu konserinde sıra beklemek bir yana dursun, şarkılarını bizzat dinlemek nefes kesici olacaktı. Ne vakit boşluğa uzun uzun dalsam, kulaklarımda Sezen Aksu ezgisi olurdu. Minnet duygusuyla turnikelerden geçtim. Attığım her bir adım, bugünün diğer günlerden farklı olacağını vurgular nitelikteydi. Şüphesiz ben de buna inanıyordum.
Yüzümde binlerce gülümseme peyda olurken, karanlığa doğru elimi uzattım. Çantamın içinde herhangi bir şeyi bulmak mümkün müydü, asla. Çantam hayatım kadar karışık ve bir o kadar da olması gerektiği gibiydi. Kartımı aramaktan vazgeçip, yakındaki taksi durağına doğru yürümeye başladım. Yabancı bir sesten adımı duymamla beraber olduğum yerde durdum. İrkilmiştim doğrusu. Arkamı dönüp, karşımda duran beyefendiye baktım. Gülümsedi.
"Elay Hanım...Elay değil mi? Kartınızı düşürdünüz az önce."
"Ah, evet. Düşürmüş olmalıyım. Teşekkür ederim."
"Elay...nadir bir isim. Güzel bir isim. Türkçe olmalı değil mi?"
"Evet..."
"Ne Farsça, ne Arapça. Ben Asaf Dinçer."
Uzattığı dostane ele baktım. Gülümseyerek elini sıktım. "Asaf, güzel isim." Utanarak kartımı elinden aldım. Gecenin karanlığında, ıssız bir sokakta beklemek tedirgin olmama sebebiyet veriyordu. Asaf, kahverengi gözleriyle yaptığım her hareketi incelikle izliyordu.
"Teşekkür ederim Asaf Bey, gitmeliyim."
"Gelmek ister misin emin değilim ama bir teklifte bulunacağım. Sezen Aksu şarkılarını çaldığımız, edebi eserleri konuştuğumuz hatta bazen şiirler yazdığımız bir yer var. Çayımız ve kahvemiz her daim sıcaktır. Bir gün seni orada görmek isterim. Bey Mahallesi, Akıl Gözü Derneği."
"Akıl Gözü dediniz doğru mu duydum?" dedim şaşkınlıkla. Hoşuma gitmişti. Asaf gülümseyerek, tok bir sesle şiiri okumaya başladı.
"Seni bulmaktan önce aramak isterim.
Seni sevmekten önce anlamak isterim.
Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de..."
"Sana hep, hep yeniden başlamak isterim." Şiirin son dizesini ben tamamlamıştım. İçten bir gülümseme çalındı dudaklarına. En sevdiğim şairin, en güzel şiirini işitiyordum. Böyle güzel bir güne, böyle güzel bir şiir yaraşırdı zaten. Ama bir yabancının dudaklarından duymayı beklemiyordum haliyle.
"Özdemir Asaf demek. Çok severim. Uğramaya çalışacağım Asaf Bey. Kart için teşekkür ederim, iyi geceler dilerim."
"Benim için bir zevk Elay Hanım. Bekliyor olacağım..."
28 Gün Sonra
Son zamanlarda Asaf'ı düşünmeden edemiyordum. Ondan hoşlandığımı söyleyemezdim ama ona karşı tarif edilmez bir merak içerisindeydim. Tutku, heyecan kanımda dolaşıyordu. Bazı günler onu düşünürken buluyordum kendimi. Hakkında varsayımlarda bulunuyor, beni beklediğini düşünüyordum. Tüm bu soruların cevabı bir adım ötede beni bekliyordu. Tarif ettiği adrese daha doğrusu söylediği adrese gelmiştim. Adres tarifini sorarak bulmak, bana kalmıştı.
Eski, yıpranmış duvarlar beni karşılıyordu. İki katlı, restore edilmiş harika bir evdi. Taş duvarlara dokunup, geçmişi hissetmeye çalıştım. Bir zamanlar burada birileri başka bir anıyı yaşamıştı. Şimdi de ben bu evde yeni bir anı oluşturacaktım. Asaf burada mıydı bilmiyorum ama şansımı denemek uğruna gelmiştim. Öte yandan içeriye adımımı atmamla beraber müzik sesleri gelmeye başlamıştı. Plakta Sezen Aksu çalmıyordu ancak en sevdiğim parçalardan birini duyduğumu biliyordum. Küçük küçük ağaçların ve renkli renkli çiçeklerin olduğu avluda yürümeye başladım. Meşeden yapılma masa ve sandalyeler otantik bir hava katıyordu adeta ortama. Avluyu çevreleyen ahşap kapılar merak uyandırıcıydı. Her kapının ardında büyük odalar olmalıydı çünkü pencerelerden içeriyi az da olsa görebiliyordum. Ev demek haksızlık olacaktı sanırım burası konaktı.
Düşlerimi süsleyen bir bahçe, gizemli odaları bulunan eşsiz bir konak. Her şey çok güzeldi. Nereye gitmem gerektiğini bilemediğimden ötürü müziği takip etmeye başladım. Ayaklarımı ritme uyduracak şekilde adımlar atıyordum. Huzurun, dinliğin kalbi burada atıyordu. Kapılardan birisini ittirip içeriye girdim. Plak, sarhoş edici güzellikte pikapta dönüyor ve birkaç insan şarkının akışında dans ediyordu. Mest olmuştum. Elbiselerin etekleri odanın içinde süzülüyor, ritme uygun adımlar taş zeminde tok sesler bırakıyordu. Gördüklerimi hayranlıkla izlerken, beni takip eden koyu kahve gözlerde takılı kaldım. Asaf...
Garip bir sızı yüreğimden, mideme iniyordu. Ilık bir şeylerin vücudumda dolaştığını, o gözler karşısında rahatsız bir şekilde olduğum yerde kıpırdandığımı fark ettim. Asaf'ı tanımıyordum ama bu ikinci karşılaşma bile bana çok şey anlatır gibiydi. Rahatsız olduğum bir şeyler vardı, kendimi o rahatsız olduğum şeyde kaybetme isteğim ise çok daha baskındı. Tehlikenin cezbedici bir yanı var derler, bu düşünceye katılıyordum.
Asaf gözlerini gözlerime kenetlemiş, aramızdaki mesafeye rağmen sanki beni sımsıkı tutuyordu. O gözlerden bir an olsun ayrılmaya kalkışsam buna izin vermeyecekti. Sert yüz ifadesi yumuşamaya başladı, dudaklarını oynatarak gülümsedi. Tuttuğum nefesi sakince verdim. Gerilmiştim, onda beni gerçekten rahatsız eden çok şey vardı. Kolları katlanmış bembeyaz, dar bir gömlek giymişti. Onu ilk gördüğüm günden farklı gözüküyordu. Saçlarının tutamları önüne düşmüş, elinde tuttuğu bardağıyla kendinden çok emin gözüküyordu. Fiziğinin düzgün olduğunu söylemeden geçemeyeceğim, spor yaptığına emindim.
Yavaş adımlarla, bana doğru gelmeye başladı. Yaklaştıkça bütün melodiler, notalar basitleşiyordu. Dans eden insanların gülüşleri, sesleri her şey arka planda kalan film sahnesi misali varlığını yitiriyordu. Harelerim yalnız onu zihnime kazıyordu. Odak noktam yalnızca Asaf'tı. Bir o kadar umursamaz, bir o kadar sevecen tavrıyla bana bakarak başını salladı. Gülümsedim.
"Geleceğine dair ümidimi; karanlık bir odanın, güneş almayan yamacında kurutmuştum Elay." dedi.
"Daha önce gelmediğim için pişmanım. Burası cennetin bir köşesi gibi."
"Köşesi değil Elay, burası cennetin kendisi. Çok uğraştım, çok emek verdim ve sonuç inanılmaz."
"Gerçekten çok güzel, tebrik ederim."
"Bazı geceler şiirler yazarız sonra okuruz ve eleştiririz. Hiç duymuş muydun Elay..." cümlesini yarıda kesti.
"Neyi Asaf?"
"Gözlerinin gündüz ışığında, taze açmış tomurcuk gibi yeşillendiğini."
Asaf'ın iltifatı karşısında afalladım. Dudakları tatlı tatlı gülümsüyordu. Mahcup bir edayla başımı öne eğdim. Parmaklarımı incelemek, bu anın utangaçlığını silip götürecekti. Yanaklarımın elma kırmızısı olduğunu düşünmek dahi istemiyordum. Dişlerimi sıkarak gülümsememi engelledim.
"Hiç duymuş muydun...Serveti Fünun yazarları bir konakta hep beraber yaşamayı ve o dönemin baskısından kurtulmayı isterlerdi. Bahçesi olan güzel bir konak ve o konakta yaşayan bir sürü yazar. Edebiyat dersinde duymuştum bunu. Sonra benim hayalim oldu. Ve işte şimdi buradayız."
"Bu muhteşem Asaf. Hayran kaldım gerçekten. Benim de paylaşmak istediğim şeyler var. Sık sık buraya gelmem mümkün mü?"
"Dilediğin gibi her daim bu konağın kapısı açık. Yaz, çiz, dans et. Özgürlüğün teninde sinsice dolaşmasına izin ver. O tende can bulacak tek şey özgürlük olmalı, güven bana." Son cümlesini fısıltıyla söylemişti. Göz kırpıp dans eden insanların arasına girdi. Bu odada dans edenler sadece insanlar değildi, kalbimin içinde binlerce kelebek dansa kalkmıştı. Tüm içtenliğimle gülümseyerek Asaf'ı takip ettim, o sırada plakta Valse Davet çalmaya başlamıştı.
"Demek Asaf ile aşkınız böyle başladı." Yuşa yüzüme uzun uzun bakıyordu. Ne diyecektim ki, ben Asaf'a aşıktım ama o bir gün olsun yüzünü benim yüzüme çevirmemişti. Yaşanılan her şey soluk bir anıdan ibaretti.
"Asaf beni sevdi mi, sevmedi mi bilmiyorum. Çünkü her daim bilinmezlikler sunardı bana. Dilinden hiçbir zaman seni sevmiyorum cümlesi çıkmadı ama sevdiğini de söylemedi. Sadece ona uygun olmadığımı söyleyip durdu."
"Çünkü haklı Elay. Sen çok farklı bir hayata layıksın."
"Yuşa, ben neredeyim? Bir sabah uyandım ve gözlerimi açtığımda Asaf benimle uyuyordu önce rüya sandım sonra gerçek olduğunu anladım. Asaf bana aşık. Ama bu mümkün değil."
"Sana hayatının odalarla dolu olduğunu söylemiştim ve ben sana hayatının başka bir odasını görme fırsatını verdim. Burası başka bir oda Elay. Burada Asaf seni seviyor."
"Pekala anlam vermesi güç. Eski hayatıma dönecek miyim tekrardan? Asaf'ın beni sevmediğini söylediği o hayata dönecek miyim? Ya bu hayatta kalmak istersem, ne olacak? Akan bir nehirde oradan oraya savruluyormuşum gibi hissediyorum. Sanki bu hayat bana ait değilmiş gibi."
"Sen o nehirde savrulmuyorsun, sen o nehri değiştirdin Elay. Değişime ayak uydurmak senin bileceğin bir şey ve bu odaya mühür vurmakta yine senin elinde. Sen nehrin ortasına kocaman bir kaya koydun, artık akış değişti. Sorularının cevabını, yaşayarak bir tek sen öğreneceksin."