Rüzgârlı bir sonbahar akşamı, titreyen dudaklarıma yenik düşerek kabanıma sıkıca sarıldım. İç çektiğim her nefeste, tarifi olmaz duygularla boğuşuyordum. Binlerce kelamı vişne çürüğü dudaklarımda bastırıyor, ruhuma serpilen acıya katlanmaya çalışıyordum. Önümde uzanan sokağa baktıkça kayboluyordum. Her düşen kiremit rengi yaprakla birlikte düşüncelerim etrafa savruluyordu. Baktıkça yollar mı uzuyordu, yoksa adımlarım mı küçülüyordu kendimi bulmaya çalıştıkça. Ah...diyebildi yüreğim sadece. Göğüs kafesime tüneyen şu sızı gitmeyecek miydi, ellerim ne vakittir titriyordu? Binlerce soruyla boğuşan bedenimi daha çok sarmaladım. Tüm gücümle sokağın bitiminde beni bekleyen aydınlığa doğru yürümeye başladım.
"Elay!"
Vücuduma yayınlan ateşi, buza çeviren sese doğru döndüm. Işığın içinden bana doğru uzanan karanlık bir sesti bu. Ruhumu paramparça edecek o güce sahip, kalbimi önünde diz çöktürecek o itaatkâr gözler. Kendime gelmeye çalıştım. Tırnaklarımı, terli avuçlarıma bastırarak yalancı bir gülümsemeyle başımı salladım.
"Asaf...ah merhaba."
"Merhaba, nereye böyle? Sen iyi misin, pek mutsuz gözüküyorsun. Biri canını mı sıktı yoksa?"
Ne garip canımı sıkan sensin oysa. Aramızda olan mesafeyi kapatmak adına bana doğru yürüdü. Halinde bir gariplik vardı. Yüzünde belli belirsiz bir maske düşmemek için çaba gösteriyordu sanki. Her şeyi bildiğini biliyordum ancak neden böyle hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu anlamak mümkün değildi.
"Ne olduğunu bildiğini varsayıyorum."
"Neyden bahsettiğini anlamıyorum Elay."
"Seni sevdiğimi bildiğin halde benimle alay mı ediyorsun? Sanki bana o lafları söyleyen sen değilmişsin gibi davranma bana."
Ürpermeme sebep olacak derin bir sessizlikle yüzümü inceledi. İç çekerek yanımızdan geçen insanlara göz attı. Umursadığını görebiliyordum gözlerinden. Bana ait bir şeyler vardı orada, kimsenin bilmediği hatta benim bile varlığından haberim olmayan şeyler gizliydi gözlerinde. Kafasını sallayarak gözlerimin içine bakarak konuştu. "Yanlış adama bakıyorsun, yanlış
gözlerde hayat bulma ümidini yeşertiyorsun, yanlış sularda kaybolmaya heyecan duyuyorsun. Yanlış...yanlış. Seni eve bırakayım, üşüme."
Yanlış neydi, hangi karanlık iklimde kök salan bir çiçekti. Doğru yolda ilerlemek bu kadar önemli miydi ki...aşkın ruhunda yok muydu yanlış seçimler? Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim. "Ben yürümek istiyorum. Sana doğru seçimlerinle güzel bir hayat diliyorum." Arkamda yıkık dökük birini bıraktığımı biliyordum. Benden uzaklaşan adımlarını dinledim. Peşimden koşmayacağını bilecek kadar da emindim. Hoşça kal Asaf.
Gökyüzünde süzülen bulutlara manalı bir şekilde baktım. İçimde bir şeyler kopuyordu; uçsuz bucaksız denizlere dağılan paramparça çakıl taşlarına benziyordum. Her bir parça tenimde hiç unutmayacağım izlere sebep oluyordu. Aşkın izleri, bembeyaz kağıtlarda mürekkep gibi dağılıyordu. Zihnimi susturmak ne mümkündü. Attığım her adım da yeryüzü ayaklarımın altından çekiliyordu, kalbimin sesini duyabiliyordum. Nereye gideceğimi biliyordum elbette ki ancak ilk defa yürüdüğüm yollar beni içine çekiyordu. Bir yerlerde kaybolduğuma emindim.
Güneş kızıllığının son lütfunu sunuyordu yeryüzüne. Gün batımının hayran bırakıcı ışıkları, kahverengi kapıya vuruyordu. Ahşap kapıyı ellerimle hafifçe ittirerek içeriye adım attım. Yüzümü ısıtan sıcaklığa gülümseyerek, gözlerim o tanıdık simayı aramaya başladı. Ama insanlar, sesler gittikçe tuhaflaşıyordu. Ruhumda yankılanan bu karanlık hüznü, unutmayı yeğledim. Çünkü aldığım her nefes, attığım her adım bayılmama sebep olacak cinstendi. Hızlı adımlarla bana yaklaşan garsona baktım.
"Hoş geldiniz. Buyurun istediğiniz yere geçebilirsiniz."
"Teşekkür ederim ama ben Yuşa Beyi görmek istiyordum."
"Anlıyorum ancak Yuşa Bey dolunay günlerinde kimseyle görüşmez."
"Onunla görüşmeliyim. Alacakaranlık Meleği sizi görmek istiyor derseniz belki fikri değişebilir." Bitkin bir halde yakınımdaki sandalyeyi çekip oturdum. Başını onaylarcasına sallayarak yanımdan uzaklaşan garsona karşılık gözlerimi devirdim. Etrafı inceledikçe ruhumu, duygularımı kirleten bu puslu günden uzaklaşmaya başladım. Küçük raflarda duran şiir kitapları, o kadar güzeldi ki. Ortamın sıcaklığı saniyeler geçtikçe daha da güzelleşiyor, bardak ve insan sesleri ninni misali kulağıma doluyordu. Gözlerimi kapadım, neredeyse uyumak üzereydim.
"Merhaba, ben Yuşa."
Tenime tatlı bir meltem esintisini gelmiş gibiydi. Karanlık sulardan beni çekip koparan ses, güneşli bahar günlerine gelmeme sebebiyet vermişti. Ne hoş bir tını böyle. Neye, hafif hafif üfleyen ustanın kuvvetli nefesinin ılıklığı oluştu yüreğimde. Şairin en kutlu dizesinde, beni karşılayan bahar çiçekleri gibiydi bu eşsiz ses. Gözlerimi kırpıştırarak açtım. Yuşa, işte karşımdasın.
Üstüme çeki düzen vererek, ayağa kalktım. Stresten terleyen ellerimi, çekinerek karşımda emin bakışlarla beni izleyen adama uzattım. Belli belirsiz sıcak bir gülümseme pırıltısı geçti dudaklarından. İçim mi ısınıyordu yoksa içerisi mi sıcak olmaya başlamıştı emin değildim. Tek bildiğim Yuşa'nın güven veren enerjisine kapılmamdı. Titreyen ellerimi sıkarak, karşımdaki koltuğa oturdu. Sustuk. Onunla birlikteyken bir şey anlatmama gerek yoktu, içimde bir yerlerde gizli kalan o karanlık hazineyi karıştırmaya başlamıştı bile gözleri.
"İsminiz nedir?"
"Elay."
"Hangi arzuyla buraya geldiğini biliyorum ancak gittiğin ve uğruna yola çıkmak istediğin o yol, karanlık. Çıkmaz sokaklarla dolu bir aşkın kollarına kendini bırakmak sence ne kadar doğru?"
Duyduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Yuşa'ya söyleyebilecek tek kelimem bile yokken ruhumdan parçalar sunuyordu önüme. Kendimi bir anda, bütün duygularını en çıplak halinde sunan biri gibi hissediyordum. Bu şaşkınlığımı gölgeleyen sözler, huzursuzlanmama sebebiyet vermişti. Kendime gelmek ve teskin olmak adına boğazımı temizledim. "Ben aşk ateşinde kavrulmaya, yanmaya hazırım. Bir gün o yangın dinecek ve ruhuma su serpilecek, inandığım yegâne doğru bu."
"Senin hayranlığının yanında, benim sana olan hayranlığım; gökyüzünde bir bulut gibidir Elay."
Samimi, içten bir gülümseme gösteriyordu Yuşa. Yanaklarımın kızardığına emindim. Dudaklarımı kıvırarak o güzel gülümsemeye karşılık verdim. "Söyledikleriniz beni çok mutlu etti ancak düşünceleriniz beni üzdü. Bir rüya için sizi rahatsız etmek istedim. İzin verirseniz anlatmak isterim." Kirpiklerimin arasından bakarak, tereddütle karşımda duran açık kahve gözleri izledim.
"Dolunay zamanları rüya yorumlamadığımı herkes bilir. Yalnız sen öyle şiirler yazdın ki, ruhumu öyle teselli ettin ki...geri çevirmek ihanet olur."
"Teşekkür ederim, o halde anlatıyorum. Rüyamda soğuk hatta buz gibi bir suyun içindeyim. Ellerimde sımsıkı tuttuğum bir şey var ama göremiyorum. Tek yaptığım suyun altında nefes almak için çırpınmak. Suyun yüzeyinde beni izleyen bir karaltı var. Kim olduğunu göremiyorum ancak benim için çok mühim biri olduğunu biliyorum. Bir o kadar gerçek, bir o kadar yalan gibiydi her şey. Tam yirmi sekiz gündür bu rüyayı görüyorum. İstisnasız her gece." Kuruyan dudaklarımı ıslatarak, biraz daha rahatladım. Günlerdir üzerimde olan bu yükü sanki bir anda bırakmıştım. Yuşa uzun uzun düşünmeye başladı, bir şeyleri onaylamıyor gibiydi. Tek kaşımı kaldırarak bir kelime dahi olsa duymak istediğimi belirttim. Ellerini masaya koyarak, gözlerimin içine baktı.
"Sana bir gerçeği göstermem lazım. Senin kaderin, yüzlerce odası olan bir malikane ve sen yalnızca bu malikanenin tek bir odasına şahit oldun. Şimdi ise o malikaneyi keşfe çıkacak bir anahtara ihtiyacın var. Çünkü görmen gereken çok başka odalar seni bekliyor. Aslı görmek için rüyaların sana rehberlik ediyor. Sanırım aradığın anahtar da bende."
Duyduklarımı sindirmek için biraz bekledim. Önüme bilinmezliklerle dolu bir harita konmuştu ve çözmem için emir veriliyordu. Kafam çok karışıktı. "Neyi görmem gerekiyor Yuşa?" Derin bir iç çekmenin ardından göğsünde duran cebe uzandı. Narin ellerinin arasında zincire geçirilmiş, bembeyaz cansız bir gül duruyordu. Küçük, zarif bir kolye gibiydi. Gülümsedim. "Bu nedir? Çok güzel gözüküyor."
"Bu senin gerçekliğine uzanan yolun anahtarı. Bu gece dolunay var. Sana verdiğim bu anahtarı boynunda taşıyacaksın..." Etrafa bakınarak sözlerini yarıda kesti. Neyi aradığını bulmuşçasına kitaplığa doğru yöneldi. Lacivert deri kapaklı defterle birlikte karşıma tekrardan oturdu. Eskimiş defterin sayfalarını hızla çevirip, yazılarla dolu bir sayfayı kopardı. "Çok vaktin yok. Bir saat sonra sana vereceğim bu kâğıt ve bu anahtar ile hayatının başka odalarına bakma fırsatı bulacaksın. Elimde tuttuğum bu kâğıt, kuvvetli bir tılsımla kaplı. Görmek isteneni sana gösterecek ve seni koruyacak güce sahip. Bu beyaz gül ise görmek istediklerini bir ışık gibi aydınlatacak. Ve rehberin olacak. Dediğim gibi çok vaktin yok. Bir saat sonra yaşadığın bu hayatın odası kapanacak ve yeni bir oda açılacak. Bütün sorularının cevabı orada."
Acıyla yutkundum. Bunlar ne demekti şimdi? Yuşa'ya bu kadar güvenmesem benimle alay ettiğini düşünürdüm. Komik bir şaka yapmak istiyordu galiba. Bunun başka açıklaması olamazdı. Enerjisine, kalbinin saflığına yürekten inandığım Yuşa bu olamazdı. Peki ona bu kadar güvenmemin teminatı neydi? Sorumun cevabı hiçliğin ortasında yok olmuştu.
"Doğru mu anlıyorum? Bunlar benim hayatımın başka bir evrendeki halini mi gösterecek?" Cümlemi gülerek sonlandırdım. Yuşa, biraz gerilmiş bir şekilde bana baktı. Kafasını sallayarak o da güldü. "Sadece bir rüyaya yatacaksın. Uyuyacaksın; yanacaksın, acı içinde kıvranacaksın. Uyanacaksın; anlayacaksın, ferahlayacaksın."
"Benim aşk uğruna yanan kalbimi bir rüya ferahlatacak öyle mi? Gittiğim yerde ne göreceğim? Korkmalı mıyım?"
"Korkmalısın Elay. Görünmeyeni görmek ve bunu taşımak meşakkatlidir. Ama şunu sakın unutma. Aşkın iki yüzü vardır, rüyalara benzer. Gecenin karanlığında, en büyük kabuslara şahit olabilirsin. Gündüzün aydınlığında, en güzel hülyalara misafir olabilirsin. Aşk iki yüzlüdür, sana hangi yüzünü göstereceğini yalnız gözyaşların bilir."
Son on iki dakika...
Gecenin kuytu karanlığında, odamı aydınlatan dolunay huzmelerini inceledim. Ait olduğum o hayal, ait olduğum o dünya beni çağırıyordu. Yuşa ellerime bıraktığı bu anahtarla; merak kapısını aralamış, içime tarifi olmaz duyguların tohumunu ekmişti.
Bazen uzaklardan bir ses duyarsınız, anlam veremezsiniz. Zamanla o ses, harflere bürünür. Harfler bir müddet sonra kelimelere nefesini üfler...kelimeler, cümlelere ahenkle düşer. İşittikleriniz lapa lapa yağan karlar gibidir, düşüncelerinizin kirlerini örter. Anlam veremediğiniz her şey, anlamsız bir sesin aydınlığında manasını bulur. Elimde tuttuğum bu beyaz gül, o sesin çıtırdamasıydı. Kulak vermemek, yazgıya ihanet etmekti. Boyun eğdim.
Son iki dakika...
Derin bir sızı...şakaklarımda dolanan dayanılmaz bir acı. Göğsüme saplanan binlerce iğne...nefes almak mümkün değildi. Göz kapaklarıma vuran ışığa doğru teslim olmak istiyordum. Gücümü toparlayarak nefes almaya, acıya katlanmaya çalıştım. Kirpiklerimi kırpıştırarak, gözlerimi açtım. Tanıdık olmayan bembeyaz bir odadaydım. Etrafı incelemeye fırsat bulamadan, yanımda nefes alan kişiye baktım. Şaşkınlıkla yanımda uyuyan bu tanıdık yüzü incelemeye koyuldum. Asaf...
Bu mümkün olabilir miydi? Asaf ve ben aynı yatakta uyuyorduk. Gece ne yaşadığımı, neler yaptığımı düşünmeye başladım. Aklıma gelen tek şey, Yuşa olmuştu. Yuşa'nın söylediği sözler, sesinin tınısı, bana bıraktığı kar beyazı gül...beyaz gül. Avuçlarıma korkarak baktım. Zincirin ucunda duran beyaz gülü fark etmemle birlikte anlamaya çalıştım. Hayatımın başka bir odasında, başka bir kaderi mi yaşıyordum şu an? Saçmaladığımı fark ederek histerik bir kahkaha attım.
"Elay...hayatım uyu lütfen." Asaf baygın bakışlarıyla, mırıldandı. Bu gördüklerimin rüya olduğuna emindim, tadını çıkarmak istedim. Aşık olduğum adamın yanındaydım, sesinin renginde aşk vardı sanki. Beni umursamayan o adam gitmiş, şefkatle beni izleyen o masum gözler gelmişti. İçten bir şekilde gülümsedim. Onu öpmeyi, dudaklarında huzura kavuşmayı çok istiyordum. Sarılmak, teninin sıcaklığında kaybolmak tek arzumdu.
"Nişan için çok erken gerçekten. Seni seviyorum Elay inan bana ama çok erken..." Gözlerini kapatıp derin uykuya dalan Asaf'ı izledim. Sen aşkın en güzel hülyasısın Asaf...