Ayla Subay’ın o dağ evinde vatanı ve aşkı uğruna nefesini teslim ettiği o kara günün sabahında, tüm Türkiye güne kapkara bir yasla uyandı. Olayın üzerinden henüz birkaç saat geçmişti ki, televizyon ekranları simsiyah bir fonla kaplandı. Haber spikerleri, boğazlarındaki o hıçkırığı tutmaya çalışarak, ellerindeki o en acı son dakikayı tüm dünyaya duyuruyorlardı:
📺 TRT HABER SON DAKİKA: TÜRKİYE YASTA! KAHRAMAN AJAN AYLA SUBAY ŞEHİT DÜŞTÜ!
"Hakkari kırsalında gerçekleştirilen o son kritik operasyonda, hainlerin pususuna karşı göğsünü siper eden, o inatçı kalbiyle tanıdığımız İstihbarat Subayı Ayla, can yoldaşı Üsteğmen Asaf'ı ve vatan toprağını korumak adına şehadet şerbetini içmiştir. Arkasında 5 yaşında dünyalar tatlısı bir kız çocuğu bırakan kahraman subayımızın naaşı, memleketinde düzenlenecek devlet töreniyle son yolculuğuna uğurlanacaktır. Vatan sağ olsun..."
Haber ajansları, gazete manşetleri ve sosyal medya sadece onun o şanlı, lekesiz üniformalı fotoğrafıyla çalkalanıyordu. Tüm ülke, o yalnız kahramanın gidişine ağlıyordu.
Hakkari Askeri Şehitliği, tarihinin en kalabalık, en görkemli ama en sessiz gününü yaşıyordu. Gökyüzü kapkaraydı; yağan o incecik yağmur, sanki doğanın o asil subay için döktüğü gözyaşlarıydı.
Mermer musalla taşının üzerinde, şanlı Türk bayrağına sımsıkı sarılmış o devasa tabut duruyordu. Tabutun tam üzerinde, Ayla’nın o lekesiz subay şapkası ve o keskin gözleriyle gülümsediği fotoğrafı yer alıyordu. Protokol, askerler, polisler ve binlerce vatandaş alanı hınca hınç doldurmuştu. Senin ailen, baban Murat ve Asaf’ın ailesi birbirlerine tutunarak ayakta durmaya çalışıyorlardı.
Tabutun hemen başında ise o beş kişilik şanlı timin geri kalan dört üyesi dikiliyordu. Ömer (Çelik), Esila (Gece) ve Kübra (Gölge), jilet gibi giyinmiş resmi üniformalarıyla, gözlerinden akan yaşları gizlemeden, dimdik bir duruşla komutanlarına son kez veda ediyorlardı.
Ve Asaf Üsteğmen... Üzerindeki o tören üniformasıyla, mermerden oyulmuş bir heykel gibi tabutunun başucunda nöbetteydi. Yüzü dertli, gözleri kan çanağıydı ama omuzları bir dağ gibi dikti. Sol elinde, tırnaklarını etine geçirecek kadar sıkı tuttuğu, 5 yaşındaki kızınız Güneş’in eli vardı.
Güneş, üzerinde siyah minik bir elbise, saçları iki yandan örgülü, o deniz mavisi gözleriyle tabuta bakıyordu. Teyzesinin evinde ağladığı o kötü his, şimdi babasının elini sıkıca tutan o masum gövdesinde sarsılmaz bir olgunluğa dönüşmüştü. Güneş, minik elini yavaşça uzattı, tabutun üzerindeki o şanlı bayrağa ve annesinin fotoğrafına dokundu. O küçük çocuk sesi, şehitlikteki o koca sessizliği bıçak gibi yardı:
Güneş: "Baba... Annem buranın altında uyuyor değil mi? Gitmeden önce bana söz vermişti, 'Vatanı koruyup geleceğim' demişti... Annem sözünü tuttu mu baba?"
Asaf’ın o dağ gibi göğsü hıçkırıkla sarsıldı. Dizlerinin üzerine çöktü, kızını göğsüne bastırırken gözlerinden akan yaşlar tabutun üzerindeki bayrağa damladı. Sesini güçlü tutmaya çalışarak, tüm şehitliğin duyacağı o heybetli sesle kızına cevap verdi:
Asaf: "Tuttu annesinin gülü... Annen bu dünyadaki en şerefli sözü tuttu. O bu vatanı, seni ve beni korumak için bir dağ oldu. Sen artık bir şehit kızısın Güneş... Kafanı asla eğmeyeceksin."
Silah arkadaşları öne çıktı, manganın komutuyla gökyüzüne doğru üç el saygı atışı yapıldı: GÜM! GÜM! GÜM! O ses dağlarda yankılanırken, Asaf, Güneş’i de yanına alarak o şanlı bayrağa doğru elini şakağına götürdü ve hayatının aşkına, komutanına son kez asker selamı verdi. Ömer, Esila ve Kübra da aynı anda selam durdu.
Ayla Subay, arkasında ağlayan koca bir ülke, gururlu bir eş ve onun ışığını sonsuza dek yaşatacak bir Güneş bırakarak, şanla, şerefle ve o inatçı ruhuyla ebediyete uğurlanmıştı.
-DEVAM EDECEK........