İçeriğe geç

ŞANLI GÖREV-1

Bölüm 2 · 5 dk okuma

ŞANLI GÖREV-1

Bölüm 2

GİZLİ KİMLİK

Gece yarısı... Mahallenin sokakları derin bir sessizliğe gömülmüştü ama Dağhan ailesinin evinde adeta zaman durmuştu. Salonun ortasında, üzerinde asil askeri üniformasıyla dimdik duran Asaf Dağhan, gözlerini bir an bile kırpmadan karşısındaki duvara bakıyordu. Yüzü adeta buzdan bir duvar gibiydi, tek bir duygu kırıntısı bile okunmuyordu.

Meryem Anne, elleri titreyerek oğlunun omzundaki Türk bayrağı armasına dokundu. Murat Baba ise pencerenin kenarında, içi kan ağlasa da bir dağ gibi dik durmaya çalışıyordu. Kardeşleri Zeynep, Yusuf ve küçük Elif ise abilerinin etrafında pervane olmuş, gitmesin diye gözlerinin içine bakıyorlardı.

Meryem Anne: (Gözyaşlarını silerek, inatçı bir sesle) Asaf’ım... Gururum. Gidiyorsun ama bu sefer içi rahat git. Arkanda bıraktığın ailene laf ettirmeyeceğimi sen de bilirsin, bu mahalle de bilir.

Asaf, annesinin bu sözleri üzerine yutkundu. İçinde kopan o devasa fırtınayı, o büyük sırrı kimseye söyleyemezdi. Bu onun şanlı göreviydi. Herkes onun bir vatan haini gibi kaçtığını sanacaktı ama o, devletin en büyük operasyonu için karanlığın kalbine, Karan’ın suç örgütünün içine sızacaktı. Kardeşlerine döndü, yüzündeki o sert ama şefkatli ifadeyle son kez baktı.

Asaf: (Buz gibi ama net bir sesle) Zeynep, Yusuf, Elif... Annemle babam size emanet. Başınızı asla öne eğmeyin. Ne duyarsanız duyun, ne söylerlerse söylesinler... Dağhan ailesi diz çömez.

Asaf botlarını bağlayıp kapıdan çıkarken, mahallenin köşesinde onu bekleyen sarsılmaz dostu Ömer vardı. Ömer, Asaf’ın ceketini sıkıca tutup gözlerinin içine baktı. Teşkilattan falan değildi, normal bir sivil arkadaştı ama Asaf’ı canından çok tanıyordu.

Ömer: (Sert bir sesle) Asaf... Mahallede garip dedikodular dönüyor, senin için kirli işlere bulaştı diyorlar. Bana tek bir şey söyle kardeş de, ben bu mahallenin dilini kökünden söküp atayım. Ne oluyor?

Asaf, en yakın dostunun elini omzundan yavaşça indirdi. Gözlerinde o inatçı ve taviz vermeyen bakış vardı.

Asaf: "Zamanı geldiğinde herkes gerçeği öğrenecek, Ömer. Şimdi sadece arkamda kalanlara göz kulak ol."

Asaf arkasını dönüp karanlık sokakta kaybolurken, ertesi sabah mahalle adeta bir dedikodu kazanı gibi kaynamaya başlayacaktı. Aynı anlarda, istihbaratın en dik kafalı ve zeki subayı olan Ayla Karaca ise elindeki Asaf Dağhan dosyasını masaya sertçe vuruyordu. Yanında mahalleden can dostları Esila ve Kübra vardı. Ertesi sabah, güneş mahallenin üzerine her zamankinden daha ağır, daha kasvetli doğmuştu. Asaf’ın gidişinin üzerinden henüz birkaç saat geçmişti ki, sokak başlarındaki kahvehanelerde, kapı önlerinde fısıldaşmalar çoktan bir çığa dönüşmüştü. "Asaf Dağhan firar etmiş", "Üniformasına leke sürmüş", "Karan’ın adamlarıyla iş birliği yapıp kaçmış" yalanları zehirli bir sarmaşık gibi tüm mahalleye yayılıyordu.

Mahallenin fırınının önünde toplanan birkaç kişi, Dağhan ailesinin evine doğru bakıp çirkin çirkin fısıldaşıyordu. Tam o sırada oradan geçmekte olan Zeynep ve Yusuf, söylenen lafları duyunca adımları aniden bıçak gibi kesildi. Zeynep’in elleri sinirden titremeye başladı, içindeki o inatçı Dağhan kanı damarlarında delice guruldadı. Tek bir gözyaşı bile dökmedi; çünkü abisi ona "Başınızı asla öne eğmeyin" demişti.

Laf Atan Mahalleli: "Bak bak, hainin kardeşleri geçiyor. Abileri vatanı satıp kaçtı, bunlar hâlâ sokakta başı dik yürüyor. Yazıklar olsun..."

Zeynep arkasını öyle bir döndü ki, gözlerindeki o çelik gibi sert bakış laf atan adamları oturdukları tabureye çiviledi. Yusuf bir adım öne çıkıp yumruklarını sıktı ama Zeynep elini kardeşinin göğsüne koyup onu durdurdu. Kendi sesini tüm sokağa duyuracak kadar net ve inatçı bir tonda haykırdı:

Zeynep: "Ağzınızı toplayın! Benim abimin adını o kirli dillerinize dolamadan önce dönüp kendi geçmişinize bakın! Asaf Dağhan bu vatan için göğsünü siper ederken siz sıcak yataklarınızda uyuyordunuz! Ne duyduysanız, ne uydurduysanız umrumuzda değil. Bizim abimizin başı da dik, bizim alnımız da ak! Tek bir laf daha edenin bu mahalleyi başına yıkarım!"

Tam o sırada sokağın başından Ömer göründü. Ceketinin yakasını düzeltip, o sert ve delikanlı adımlarıyla fırının önüne doğru yürüdü. Mahallenin sivil, ama abilik yapan o sarsılmaz karakteriydi o. Zeynep ve Yusuf’un önünde bir duvar gibi durdu, laf atan adamların tam tepesine dikildi. Gözlerini kıstı, sesi adeta yeri göğü titretti:

Ömer: "Hayırdır lan?! Burada çocuklara mahalle baskısı mı kuruyorsunuz? Asaf benim can kardeşim, çocukluk arkadaşım! Onun tek bir tırnağına etmeyecek adamlar gelmiş burada haysiyet dersi veriyor. Herkes haddini de bilecek, yerini de! Bir daha Dağhan ailesinin evine doğru yan gözle bakanı, Asaf’ın adını hainlikle yan yana getireni önce ben çiğnerim, sonra bu sokağa gömerim! Dağılın lan, gözüm görmesin hiçbirinizi!"

Adamlar Ömer’in o gözü kara öfkesinden korkup çay bardaklarını masaya bırakarak arkalarına bakmadan uzaklaştılar. Ömer derin bir nefes alıp Yusuf’un omzuna elini koydu, Zeynep’e döndü. İçinde fırtınalar kopuyordu, Asaf’ın ona kapıda söylediği "Arkamdakilere göz kulak ol" sözü kulaklarında çınlıyordu.

Ömer: "İyi misiniz aslanlarım? Annenizin, babanızın yanına gidin. Evin etrafında benden izinsiz kuş uçmayacak, merak etmeyin. Kim ne konuşursa konuşsun, biz abinizin ne olduğunu biliyoruz."

📂 AYLA’NIN ODASI: İLK ŞÜPHE VE SIRDAŞLAR

Aynı saatlerde, istihbaratın o yüksek tavanlı, loş odasında Ayla Karaca masanın başında ayaktaydı. Masanın üzerinde Asaf Dağhan’ın askeri fotoğrafları, başarı belgeleri ve son olarak "firari ve şüpheli" yazan o kırmızı mühürlü dosyası duruyordu. Ayla, iki elini masaya dayamış, fotoğraftaki o buz bakışlı askere bakıyordu. İçindeki o dik kafalı subay hissi, bu işte bir terslik olduğunu söylüyordu. Bir asker, bunca başarıdan sonra neden bir anda saf değiştirirdi?

Odanın kapısı açıldı; içeriye Ayla’nın sivil hayatındaki en yakın can dostları, sırdaşları Esila ve Kübra girdi. Ayla’nın yüzündeki o gerginliği, o çaresiz inadı ilk bakışta anlamışlardı. Esila yavaşça masaya yaklaştı, arkadaşının omuzlarına dokunarak destek oldu.

Esila: "Ayla... Dünden beri bu dosyaya bakıyorsun, tek bir saniye bile gözünü kırpmadın. Kendini bitireceksin. Bütün teşkilat onun kaçtığını, Karan’ın yanına sızdığını söylüyor. Sen neden hâlâ bir ipucu arıyorsun?"

Ayla başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde zerre yorgunluk yoktu, aksine büyük bir kararlılık parlıyordu. Kübra da masanın diğer ucundaki sandalyeye çekilip dosyaları inceleyen arkadaşına baktı.

Ayla: "Çünkü bu adamın gözlerinde hainlik yok Esila, Kübra... Bakın bu belgelere. Sınırda kaç pusu atlatmış, kaç arkadaşını canı pahasına kurtarmış. Böyle inatçı bir asker, üç beş kuruş para ya da korku için vatanını satmaz. Bu işin arkasında başka bir şey var. Resmi raporlar ne derse desin, ben bu adamın peşini bırakmayacağım. Eğer gerçekten hainse, kelepçesini kendi ellerimle takarım. Ama eğer üstü kapatılan bir oyun varsa... İşte o oyunu kuranların başına yıkarım."

Kübra: (Düşünceli bir sesle) Mahallede de ortalık çok gerginmiş Ayla. Biz gelirken duyduk, Asaf’ın ailesine laf atanlar olmuş ama Ömer sokağı birbirine katmış. Kardeşleri Zeynep ve Yusuf da dimdik duruyormuş. Aile bu kadar onurluyken, o askerin arkasında böyle sadık dostlar varken bu hikayede büyük bir yalan var, haklısın.

Ayla ceketini sandalyenin arkasından aldı, belindeki silahını kontrol edip yerine yerleştirdi. Yüzünde o taviz vermeyen, inatçı bir ifade belirdi.

Ayla: "Madem öyle, gidip o mahalleyi ve o insanları kendi gözlerimle göreceğim. Asaf Dağhan... Kim olduğunu, neyi sakladığını er ya da geç çözeceğim."

Bölüm sonu

3 yorum