Telefon ekranı karardığı an, odadaki herkes için zaman durmuştu. Asaf’ın kükreyen sesi, babanın feryatları ve annelerin çığlıkları birbirine karışırken, senin o inatçı ve gözü kara subay ruhun tamamen sessizliğe büründü. Çünkü sen bir istihbaratçıydın ama her şeyden önce o namlunun ucundaki minik Güneş’in annesiydin. Hata yapma lüksün sıfırdı.
Asaf’ın "Seni tek göndermem Ayla, dünyayı yakarım yine de göndermem!" diye bağıran sesini duymuyordun bile. Gözlerini kararttın. Kimseyi, Asaf'ı bile dinlemeden yatak odasına fırladın. Saniyeler içinde o operasyon kıyafetlerini, o siyah, esnek ve kurşun geçirmez yeleğini üzerine geçirdin. Kasandaki şifreyi hızla girip, o hainlerin istediği o içi para dolu ağır çantayı kavradın. Belindeki susturuculu silahını kontrol edip yerine yerleştirdin.
Yatak odasından elinde para dolu çantayla fırladığında, salonda tam bir can pazarı yaşanıyordu. Asaf senin peşinden fırlamak için hamle yaptı ama Ömer (Çelik), Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) onun önüne adeta etten bir duvar ördüler. Ömer, Asaf’ı arkasından kollarından kavrayıp sımsıkı tutarken; bizim o polis kızlarımız da Asaf’ın göğsüne bastırarak onu zorla tutuyorlardı.
Asaf: (Gözü tamamen dönmüş, kollarını kurtarmaya çalışarak kükrüyordu) "Bırakın beni! Ömer bırak diyorum! Karımı, kızımı o itlerin önüne tek başına gönderemem! Çekilin önümden!"
Ömer (Çelik): "Asaf dur! Adamlar izliyor! Eğer şimdi senin gittiğini görürlerse yeğenimi gözlerini kırpmadan vururlar! Ayla’ya güven, o bir ajan, o kızını kurtaracak!"
Aynı saniyelerde senin annen, Asaf'ın annesi ve babası da feryat ederek senin önüne atıldılar. Annen senin o kurşun geçirmez yelekli omuzlarına sarıldı, gitmeni engellemek için seni zor tutuyorlardı.
Senin Annen: "Ayla gitme kızım! Tek başına seni de vururlar, Güneş'imi de öldürürler! Bırak askerler gitsin, gitme!"
Asaf'ın Babası: "Kızım, Ayla... Etme, kurban olayım tek başına gitme o kurtlar sofrasına!"
Ama senin gözün hiçbir şeyi görmüyordu. Annelerinin o titreyen ellerini yavaşça ama inatla omuzlarından indirdin. Bakışlarını bir anlık Asaf’ın o deli gibi çırpınan, ağlayan gözlerine diktin. Dudaklarından sadece "Kızımı alıp geleceğim" cümlesi döküldü. Ailelerin ve timin kollarından sıyrılıp dış kapıdan fırladın.
Bahçedeki askeri arazi aracına koştun. Elindeki o ağır para dolu çantayı yan koltuğa fırlatıp direksiyona geçtin. Kontağı çevirdiğinde motor canavar gibi kükredi. Dikiz aynasından evin kapısına baktın; Asaf hâlâ Ömer ve kızların kollarında feryat ederek seni durdurmaya çalışıyor, anneler ise arkandan gözyaşı döküyordu.
Lastikleri ağlatarak bahçe kapısından fırladın. Tam o saniyede telefonuna o hainlerin beklediği kumpas koordinatı düştü. Iğdır’ın o dumanlı, o tekinsiz dağ yollarına doğru, elinde para dolu çanta ve kalbindeki o dâhiyane anne inatçılığıyla son sürat ölüme ve intikama doğru sürmeye başladın!Iğdır’ın o dumanlı, o tekinsiz dağ yollarını toza dumana katarak, o dâhiyane anne inatçılığınla koordinatın gösterdiği o terk edilmiş eski fabrika binasının önüne geldin. Aracı ani bir frenle durdurup elinde o içi para dolu ağır çantayla aşağı indin. Attığın her bir adımda o sarsılmaz, o gözü kara istihbaratçı ruhun fabrikanın beton zemininde yankılanıyordu.
Fabrikanın o loş, paslı demir kapısından içeri girdiğin an, tam ortadaki o döküntü ahşap masayı gördün. Ve orada, o masanın üzerinde oyuncaklarıyla oynayan dünyalar tatlısı kızın Güneş’i canlı kanlı karşında buldun! Güneş, kapının sesini duyup başını kaldırdığı an seni gördü. O deniz mavisi gözleri sevinçle parıldadı.
Güneş: (Sevinçle çığlık atarak, kollarını açıp) "ANNEEE!"
Minik Güneş, o küçük adımlarıyla tam yerinden fırlayıp sana doğru koşacakken, arkasında hazırda bekleyen o yüzü maskeli, eli silahlı adamlar Güneş’i acımasızca kollarından yakalayıp geriye doğru çektiler. Güneş ne olduğunu anlayamadan korkuyla ağlamaya başladı: "Anne, bırakmıyorlar beni!" diye feryat ediyordu. O şerefsizlerin namluları hâlâ kızının çok yakınındaydı.
İçindeki o anne yüreği kan ağlasa da, o profesyonel Ajan kimliğin anında devreye girdi. Elindeki o ağır parayı fırlatmadan önce adımlarını durdurdun. Çantayı sıkıca kavrayıp o hainlerin gözlerinin içine baktın. Sesin, o fabrikanın yüksek tavanlarında adeta bir şimşek gibi, buz gibi ve sarsılmaz bir heybetle yankılandı:
Ayla (Ajan): "Durun orada! Önce kızımı bırakın! Kızımı verin, ben de size parayı vereyim! Tek bir pürüz çıkarsa, bu çantayı da bu fabrikayı da başınıza yıkarım!"
Hainlerin lideri sinsi bir gülüşle elini tetiğe götürürken, senin gözün arkadaki karanlık gölgelerdeydi. Çünkü biliyordun ki, o evde Asaf’ı zorla tutan Ömer, Esila ve Kübra... Asaf’la birlikte şu an arkandaki o paslı pencerelerden içeri sızmak, kızını o namluların ucundan tereyağından kıl çeker gibi kurtarmak için pusuda bekliyorlardı. Kıyamet kopmak üzereydi!