İçeriğe geç

SANCI

Bölüm 2 · 5 dk okuma

SANCI

Bölüm 2

KÜLLERİN İÇİNDE

Savaşın izleri, ülkenin en fakir mahallesinde bile yıllardır silinmemişti. Yıkık dökük taş duvarların arasından esen rüzgâr, sokaktaki çocukların çıplak ayaklarına soğuk bir dokunuş bırakıyor; her adımda geçmişten kalan tozu toprağı havalandırıyordu. Flora, sabahın ilk ışıkları henüz ufku zorlamaya başlamışken uyandı. Küçücük, rutubet kokan odanın loşluğunda kardeşi Leon’un sessiz nefes alışlarını dinledi birkaç saniye. O an, dünyada sahip olduğu tek şeyin o nefes olduğunu düşündü.“Bir gün… daha iyi bir yere götüreceğim seni,” diye fısıldadı kendi kendine, sesini duyurmak istemediği bir kararlılıkla. Sıyırıklarla dolu elleriyle saçlarını topladı, yamalı elbisesinin eteklerini düzeltti ve dışarı çıktı. Bugün sıradan bir gün değildi. Krallık, yıllar süren büyük savaşı kazandığını ilan etmiş ve bunun için sarayda dev bir kutlama düzenlenecekti. Halkın çoğu bu kutlamaya sevinecek ekmek kırıntısı bile bulamazken, Flora bu kutlamaya başka bir sebeple hazırlanıyordu. Sarayda temizlikçi olarak çalışacağı ilk gündü. Mahallenin çamurla dolu sokaklarından geçerken diğer insanlar ona imrenerek, kimi zaman da küçümseyerek bakıyordu. “Sarayda çalışacakmış…” diye fısıldaşıp başlarını çevirenler oluyordu. Ama Flora’nın umurunda değildi. O sadece kardeşi için para kazanmak istiyordu. Sarayın devasa kapısına ulaştığında, gözleri istemsizce büyüdü. Çocukluğundan beri bu kadar büyük ve parlak bir şey görmemişti. Altın işlemeli kapılar, yıllardır anlatılan masallardaki kadar görkemliydi.Kapıda duran asker sert bir bakışla onu baştan aşağı süzdü. “Adın?” “Flora, efendim. Bugün temizlik için çağrıldım.”Asker başını sallayıp onu içeri buyur etti, ama o buyuruşta bile bir üstlük kokusu vardı.Flora sarayın avlusuna adım attığında, sessizce durdu. Çünkü orada… ilk kez gördü onları. Şövalyeler. Gri zırhlarının üzerinde krallığın kızıl arması parıldıyor, hareket ettikçe metal sürtünmesinin soğuk sesi etrafa yayılıyordu. Her biri birer heykel gibi kusursuz duruyor, adeta nefes bile almıyorlardı. Çevrelerindeki asker ve hizmetliler onlara çekinerek yaklaşıyor, kimse fazla göz teması kuramıyordu. Flora’nın kalbi hızlandı. Çocukken köylerini korumaya gelen şövalyeleri uzaktan görmüş, ama bir daha hiç karşılaşmamıştı. Yine de hikâyeleri hep dinlemişti: Kimlikleri gizli, yüzleri asla görünmeyen, hayatlarını tamamen krallığa adamış savaşçılar… Bir şövalyenin yüzünü görmek, ölümle burun burunaymışsın gibi kabul edilirdi. Flora, bakışlarını zırhların üzerinde gezdirirken, bir zırhın içinden kendisine dönük olduğunu fark etti. Sanki şövalye, sessiz bir merakla onu izliyordu. Göz göze gelip gelmediğini bile anlayamadı; çünkü miğferin içi karanlıktı.Flora bakışlarını hızla kaçırdı. “Sadece işimi yapmaya geldim,” diye düşündü, kalbini sakinleştirmeye çalışarak. Ama içten içe hissediyordu: Bugün sadece bir temizlik günü değildi. Hayatının yönü, işte burada, bu taş duvarların arasında değişmeye başlayacaktı.

Flora, sarayın avlusundan geçip geniş taş koridora adım atarken havadaki kokuyu fark etti: metal, yağmur ve eski taşların karışımı keskin bir koku… Sanki geçmiş savaşların anıları hâlâ duvarlarda nefes alıyordu.Bir görevli kadın, hızlı ama yorgun adımlarla ona yaklaştı. “Sen yeni gelen kızsın, değil mi?” “Evet, hanımefendi.” “Ben Mira. Temizlikçilerin başıyım. Sakın bir şeye dokunma, söylemediğim sürece hiçbir şeye elini sürme. Saray bugün çok kalabalık olacak, dikkatli olman gerek.” Flora başını saygıyla eğdi. “Anladım.” Mira onu uzun bir koridordan geçirip büyük bir salona götürdü. Salon, yüksek tavanlı ve karanlık köşelerle doluydu. Tavandan sarkan dev avizeler bile odanın tamamını aydınlatmaya yetmiyordu. Fakat Flora’nın dikkatini bir şey çekti. O dev kapının önünde bir şövalye tek başına duruyordu. Diğerlerinden farklıydı.Zırhının üzerindeki kızıl arma daha koyu görünüyordu; sanki yıllarca silinmemiş bir yara gibi duruyordu. Gövdesindeki metal, diğer şövalyelere göre daha fazla çizik taşıyordu; bu da onun daha çok savaş görmüş biri olduğunu gösteriyordu. Flora gözlerini kaçırmaya çalışsa da şövalyenin duruşunda bir şey vardı… Sessiz ama sarsılmaz bir güç. Mira, onun bakışını fark edip fısıldadı: “Ona fazla bakma. O, Kralın Kalkanı.” Flora’nın nefesi kesildi.Kralın Kalkanı, krallığın en güçlü şövalyesinin unvanıydı. Ülkenin kaderini değiştiren savaşlarda ön saflarda duran, her zaman hayatta kalan, yüzünü kimsenin bilmediği o efsane. “Peki… adı nedir?” Mira başını hızla iki yana salladı.“Şövalyelerin adı olmaz. Eski hayatları, yüzleri, geçmişleri… Hepsi geride kalır. Sadece krallığa aitler.” Flora bir an ürperdi.Bir insanın adını bile kaybetmesi…Bir silah kadar sessiz ve bir heykel kadar kimliksiz olması…Korkutucuydu. Mira işlerini anlatmaya devam ederken, Flora’nın dikkatinin hâlâ şövalyede olduğunu fark etti. “Onlardan uzak dur,” dedi uyarır gibi. “Şövalyelerle konuşulmaz, yaklaşılmaz, gözlerinin içine bakılmaz. Hele ki Kralın Kalkanı’na…” Cümleyi tamamlamadı.Ama tonundan ‘sakın ha’ dediği çok açıktı. Flora, salonun köşesindeki masaları düzenlemek için eğildiğinde, sırtındaki bir bakışın ağırlığını hissetti. Bunu açıklamak zordu; ama biri onu izliyor gibiydi.Başını kaldırmadan hafifçe yan gözle baktı.Evet. Kralın Kalkanı ona bakıyordu.Kıpırdamadan.Ses çıkarmadan, Sadece izliyor… Flora yutkundu.Kalbinin ritmi hızlandı.“Bana mı bakıyor… yoksa öyle mi geliyor?” diye düşündü.Ama şövalye onu fark etmiş gibi, başını milim oynamadan dik bir şekilde duruyordu.Tam o sırada, sarayın başka bir kapısı gürültüyle açıldı ve bir grup asker içeri girdi. İçlerinden biri yüksek sesle konuştu:“Hazırlıklar kısa sürede bitecek! Kral az sonra geçit töreni için hazır olacak!” Herkes hareketlendi. Flora da hızla işine döndü. Ama tam o anda, istemeden ayağı yerdeki bir kumaşa takıldı. Dengesini kaybetti ve elindeki gümüş tepsi havaya fırladı. Çaaat! Metal tepsi taş zemine vurup yüksek bir gürültüyle yuvarlandı.Salon bir anda sessizleşti.Flora’nın nefesi kesildi. “Eyvah… eyvah…” diye mırıldandı Mira. “Şimdi kesin azar işiteceksin…” Flora, utançla başını eğdi ve tepsiyi almak için diz çöktü. Fakat… Bir gölge onun üzerine düştü. Yaklaştığını hissedebildi. Ağır zırhın metal sesi…Yavaşça atılan adımlar…Flora korkuyla başını kaldırdı. Karşısında duruyordu. Kralın Kalkanı. Şövalye eğilerek tepsiyi yerden aldı. Flora’nın eline uzattı. Metal eldivenleri soğuktu. Ama bu soğukluk, Flora’nın eline değdiği an tuhaf bir şekilde ürpertici değil… sakinleştiriciydi. Şövalye, Flora’ya bir şey söylemedi. Konuşması yasaktı zaten; şövalyeler sadece emirle konuşurdu. Ama tam çekip gidecekken…Miğferin içinden, boğuk ama derin bir ses işitildi:“Dikkatli ol.” Flora’nın kalbi duracak gibi oldu. Mira bile donup kaldı. Çünkü şövalyeler, özellikle de Kralın Kalkanı, bir yabancıya ASLA konuşmazdı.Flora tepsiyi güçlükle tuttu.“Teş… teşekkür ederim…” diye fısıldadı. Şövalye hiçbir şey söylemeden doğruldu. Geri adım attı. Ama gözlerini Flora’dan ayırmadı. O an Flora anladı: Bu saraya bugün sadece temizlik için gelmemişti. Biri… onunla ilgileniyordu. Ve bu, iyi mi kötü mü, henüz belli değildi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.