İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 9 · 19 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 9

Gőrev

2 Yıl önce...

Yeni tayini çıkmıştı. Birliğine gitmeden önce, uzun bir yolculuk onu bekliyordu. Babasının onun için aldığı son model arabasını bu emel için kullanmak, içindeki özlemden sebepti. Uçağa atlayıp, "O şehrin," üstünden geçebilirdi. Ama öyle yapmamıştı. İçinden geçmişti. Tıpkı o şehirdeki kızın kalbinin içini delerek geçmesi gibi...

Onun sokaklarında gezdi. Belki de oturduğu banklardan bir kaçına oturup, gecenin bir yarısı divane sananlara inat, onunla oturduğunu hayal ederek geceyi kucakladı. O hiç sevmediği, hayatını avuçlarının içinde ezip parçalayan adamın evinin civarında gezindi. Bir umut, bir umut görürüm de... İhtimalleri düşünmek bile kalbine eziyet etti. Aylardır ölü gibiydi. Şimdi nasıl bu kadar canlı ve acı dolu hissediyordu?

Onu göremedi. Çabalamadığı için değil... Çünkü bütün ihtimalleri kucaklamış, o gün boyunca virane gibi uğradığını düşündüğü yerlere uğramış, en yakınında, gözünün önünde olmuştu. Ama görememişti. Belki de görmemesi gerekiyordu.

Yine de içindeki arsızı susturamadı. O ateş gibi yanan intikam dolu parçası, kızın kendini geride bırakmasına katlanamıyordu. Radyonun sesini açtı ve radyoya mesaj attı. Yüsra'nın halen dinlemeye devam edip etmediğini bilmiyordu. Eskiden, onu dinlediği bu kanala alıştırmış, birbirlerine mesaj atıp, "Senin şarkın çıktı," diyorlardı. Bazen Tugay ona dinletmek istediğini şarkılar olduğunda, "Dinle," diyerek mesaj atıyordu. Uzakta ama yakınlardı o zamanlar. Dokunmadan hissediyorlardı. Tugay oldukça tensel ve samimi insanların içinde büyüyüp, böyle içsel ve daha derin bir aşkın kollarına nasıl düştüğüne şaşırıyordu.

Şimdi anlıyordu ki, ikisinin ayrı dünyaları asla bir araya gelmeyecekti. Yüsra bir araya gelme ihtimallerini ortadan kaldırmıştı.

Mesajı büyük bir öfkeyle yazdı ama şarkı çalmaya başladığında, Kayseri'den çıkmış ve eskiden delisi olduğu kızı arkasında bırakmıştı. Gözlerinin nemi, genzinin yangını sunucunun sesiyle çoğalıyordu.

"Bize yolculuktan yazan bir dinleyicimiz var. İsmini yazmamış ancak mesajına bir not bırakmış. Bunu sizlere de okuyacağım çünkü beni derinden etkiledi.

'Şehrinden geçtim. Dün adımladığın sokakları adımladım. Oturduğun bankta oturup, seninle aynı yerden gökyüzüne baktım. Çok yakındım. Ama sen ıraktın... Şimdi yıktığın köprüleri gözlerimle gördüm. Eskiden kendimden bile yakındım sana. Şimdi, kendime bile uzağım. Hoşça kalma İnci. Bensiz, hiç hoş kalma...'

Sevgili dinleyici... Ne demeliyim bilmiyorum. Her ne kadar kelimelerin bunu söylese de, içimden bir ses 'Hoşçakal' dediğini söylüyor. Öyle olmasını istemeseydin, sırf yakın olmak için şehrine uğramazdın. Umarım bir yerde karşılaşır ve bu aşka yazık etmezsiniz. Bu şarkı benden siz değerli dinleyenlere ve İnci'nin meczubuna gelsin. Müzeyyen Senar'ın kadife sesinden geliyor:

'Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak.'"

Tugay kafasını koltuğa yaslayıp yola bakarken direksiyonu sıktı. Çenesi kaskatıydı. Bu şarkıyı dinlemek canını yakıyordu. Onunla karşılaşmak mı? Ondan nefret etmeden bunu asla başaramazdı.

...

Yüsra dış kapıyı kapatıp sırtını dayadı ve elini kalbine koydu. Nefes nefeseydi. Gözleri nemli, dudaklarında hislerinin yankısı bir tebessüm, kalbi kırık ama heyecanlı, ruhu uçmak isterken ıstırap çeker haldeydi. Karmaşık duygularını anlamlandıramadı. Sadece adamın sesinin yankısı aklında tekrarlarken, yürümeyi beceremeyeceğini düşünüyordu.

"Biliyordum," dedi yabancı bir ses. Aslında o kadar da yabancı değildi. Dün gece boyunca onu deşmiş, kurcalamış ve eleştirmişti. Şimdi de kollarını bağlamış ona burnunun ucuyla bakarken, sanki hamam böceği görmüş gibi dehşet içinde görünüyordu.

Yüsra kendini toparlayarak umursamaz bir edayla içeri yöneldi, kız onun kolunu hırsla tuttu. Kızın uzun tırnakları neredeyse derisine batıyordu.

"Elini çek," diye uyardı Yüsra.

"O masum kalıbının içinde nasıl bir sinsi yattığını şimdi gördüm," diye hırıldadı genç kız. "Resmen gözümün önünde onunla flört etmişsin."

Yüsra kızın bileğini sıkıca tuttu. Mesleği icabı, canını nerenin yakacağını da iyi bilirdi. Kız ciyaklayarak elini çekince, "Evimde misafir ettiğim insanlara saygısızlık yapmam ama haddini aşma," diye uyardı. İçeri girdi. Kızda peşinden adeta koşarak içeri girdi.

"Ne zamandır böylesiniz? Geleli daha kaç gün oldu da, hemen tav ettin kendine Tugay'ı?"

Yüsra cevap vermedi. Odasına girdi ve kapısını kilitleyerek üstünü değiştirmeye başladı. Kız kapısını yumrukladı. "Onun için uygun olduğunu düşünüyorsan yanılıyorsun seni ahmak. Eskiden de bir çok kız arkadaşı oldu, sende onlardan birisin. Gelip geçici hevesinde kullandığı basit bir kızsın sadece."

Kelimeleri ne kadar doğru, ne kadar yanlıştı bilmiyordu ama canını yakıyordu. Bir çok sevgilisi mi olmuştu? Ne kadar? Yüsra'dan sonra da olmuş muydu? "Beni işe yaramaz hale getirdin," derken sadece Yüsra'ya kızgın mıydı? Peki bu kız neden bu kadar köpürüyordu?

Yüsra pijamalarını giymişti ama içi içini yiyordu. Odadan çıktığında Çağla'yı elinde sigarayla buldu. Kriz anında, neredeyse ağlamaklı olduğunu görünce, karşısına geçip bir nefeste konuştu.

"Düşündüğün gibi bir durum yok. Senin de söylediğin gibi, basit bir konuşmaydı." Eski kayınvalide adayının sözcüklerini tekrarladı. "Bana bir baksana? Sence kim daha uygun onun için?" İçi kan ağlasa da sözlerine devam etti. "Onu tanımıyorum bile."

Kız sigarasını söndürdü, kızarmış gözleri ona inceleyerek bakıyordu. "Öyle görünmüyor. İlgili görünüyor."

Yüsra'nın birazcık gururu okşandı. Bir yanı, Tugay'ın hislerinin gerçekliğinin farkındaydı. Öbür yanı, imkansızlıkları sıralıyor ve daha fazla aptallık yapmadan, aradan çekilmesini söylüyordu. Ama Tugay'ı sahiden bu kızın kollarına itebilir miydi? Tugay gider miydi? Onları yan yana hayal ederken bile bedeni bitkin düşüyordu.

"Dediğin gibi," derken sesi yenikti. "Çentiklerinden sadece biriyimdir. Gördüğün gibi, benim ona ilgim yok."

Söylediği en büyük yalandı. Şu hayatta ilgi duyduğu tek erkek oydu. Asıl işe yaramaz haldeki Yüsra'ydı.

Kız inceleyen gözlerle ona baktı. Öfkeli bir soluk bıraktı. "İlgi göstermezsen iyi edersin." Oldukça çirkindi ses tonu. Küçümsemeye çalıştığı her halinden belliydi. Yüsra meydan okumak isterdi. Durum farklı olsa, meydan okurdu da. Öyle yaman bir kıskançlığın kollarındaydı ki, kızı yaka paça evinden bile atabilirdi. Ama işin ucunda mesleği de vardı artık. Ağabeyini düşünmek bile istemiyordu.

"Çok yorgunum. Sen de bu çocuksu endişelerini bir köşeye kaldır ve uyu. Yarın erken kalkacaksın bildiğim kadarıyla."

Kız gideceğini hatırlayınca daha çok surat astı. Erkek kardeşi onun burada daha fazla durmasına izin vermiyordu. Narin kardeşi için zorluk teşkil ettiğini söylüyordu. Garip bir şekilde sessiz olan kız yatmadan önce bir saat bakım yaptı, sinekler her yanını yediği için vücudunu ilaçladı ve yatağına mumya gibi yatıp, sessizliğe gömüldü. Yüsra uyuyamadı. Kendiyle ne yapacağını bilemedi. Dönüp durdu. Sabah ezanı kulağına çalındığında, uyuyamayacağına karar verip doğrulmuştu. Abdestini aldı ve namazlığını serdi. Namaz örtüsü başına örttü ve namazını eda etti. Özür diledi. Af diledi. Huzur diledi. Ancak en çok, gönlündeki bu ateşin ya sönmesini diledi.

...

Telsizden gelen gürültülü hırıltıyla gözlerini açtı. Kalbi göğsünden fırlıyordu. Kıyafetlerini giymekle uğraşmadı. Bu bir uyarı çağrısı değildi, bu düşmanın ta kendisinin çağrısıydı. Ona telsizle ulaşacak tek bir kişi vardı.

"Kavruk Komutan? " Ağdalı bir dille kullanılan bu alaylı sözcük Tugay'ın öfkesini her geçen gün daha da kabartıyordu. Telsizi eline aldı, askerler şimdiden odasına doluşmaya başlamıştı. Kayıt cihazlarını devreye soktular. Bir kaçı da merakla komutanlarını seyrediyordu. Tugay öne doğru eğildi ve aynı alayla adamı cevapladı.

"Özlettin kendini kancık."

Adam cık cık çekti. Sanki kendi çok adaplıymış gibi kınayan bir tonla konuştu. "Orada bir kaçak varsa o da sensin Komutan. Ben hep buralardayım."

"Deliğinde," diye mırıldandı Tugay gözleriyle kayıt cihazı yapan genci uyararak. "Söylesene, güneş göremeyen fareler gibi yaşamak nasıl bir duygu?"

"Yediğim önümde, yemediğim arkamda kurbanım. Çok şükür paşalar gibi bakılıyoruz."

"Senin paşalığına!"

"Aman deyim Komutan. O çok adaplı ağzını bozma." Telsiz sanki adam hareket ediyormuş gibi hışırtılı sesler çıkardı. Oldukça uzaktan gelen bir sesle konuştu yeniden adam. "Bil bakalım seni yine niye aradım."

Tugay önüne kağıdı aldı, duyduğu sesleri not etmeye başladı. Telsizde sesler net değildi ama tren sesi duyduğuna yemin edebilirdi. Şehrin göbeği değildi ama bir köy durağı olabilirdi. Satıcı sesi duyuldu. Kürtçe, eski eşya aldığını söyleyen bu sesi tanıyordu. Onlarla bulunduğu yerde sık sık karşılaşırdı.

"Tatilde misin?" diye sordu Tugay, adamın biraz daha gevezelik yapmasını isteyerek.

"Ne gezer... Bizim sizin gibi yan gelip yatmaya vaktimiz yok Komutan. Ayrıca çok uğraşma, beni bulabilmen için ne aklın, ne de devletinin verdiği olanaklar işe yarar. Benim işim saklanmak."

"Orasını biliyoruz ki sana fare diyoruz."

Adam gene alayla cık çekti. "Evet..." dedi, kelimeleri uzata uzata. "Nerde kalmıştım? Heh! Bu hafta seni görmeye geleyim diyorum. Duydum ki, misafirlerin çoğalmış."

Tugay anında doğruldu. Askerlerin hepsi ona baktı. Genç adamın kalbi gümbürdese de, sakin kalmaya çalıştı. "Buraya yaklaşacak yürek yok sende."

Onu kışkırtmak istemiyordu ancak içi kavrulmaya başladı. Misafirler derken kimden bahsediyordu?

"Heh, doğrusun kurbanım. Biliyon mu? Benim de bu ara sol bacağımda bir ağrı var. Geçen seneki kurşun yarasından kalma. Hatıranı halen dolabımda saklıyorum. Yoldaşlarım etimden delip çıkarırken çok özendiler. Atarsam yazık olurdu."

Arkadan gelen sireni andıran bir ses geldi. Adam anında telsizin sesini kapattı ancak Tugay duymuştu. Defterine not aldı. Bu, ya bir alarm sesiydi ya da paydos sesiydi. Çevre illerdeki sanayileri araştırması gerekecekti. Bu kaçak fare hangi şehirde saklanıyorsa, onu bulacak ve tehdidi ortadan kaldıracaktı.

Tekrar telsizden ses geldi. Adamın öfkeli sesi şunları söyledi:

"Bacağımın acısını geçirmek için bir Tabip'e ihtiyacım var Komutan," dedi. "Sen deldin, o iyileştirecek."

Ve telsiz kapandı. Tugay, ruhu bedeninden çekilmiş gibi ayakta, gözleri duvarda öylece kaldı. Nefes bile alamadı. Tüm bedeni öfkeden ve endişeden titriyordu. Askerleri tedirgince sordu.

"Ne demek istedi Komutanım?

Tugay zorlukla yutkundu. Askerlerini korkutmak istemiyordu. "Siz bunun için endişelenmeyin. Yazdığım bilgileri özel harekat birliğiyle paylaşacağım. Kayıtları da. Ağzınız kilitli olsun."

Yatağından kalktı ve bilgileri paylaşmaya uygun giyindi. Ellerinin titrediğini fark etti. Uzun zamandır annesinden bile daha yakınında tuttuğu bir düşmanı vardı. Onunla öyle sık konuşuyor, bulunduğu bölgelere öyle sık müdahale ediyordu ki, adeta adamın ciğerini çözmüştü. Ama ilk kez savunmasız ve çıplak hissediyordu. Tabip, demişti. Ne biliyordu?

...

Yüsra o gün özellikle huzursuzdu. Verdiği karardan hoşnutsuz kalbi sızlıyor, elleri işlemek istemiyor gibiydi. Ama her zamanki profesyonelliğiyle işine odaklandı. Öğle saatlerinde dışarı çıkıp kamelyalardan birinde öğle yemeğini yerken, bugün garip bir şekilde sessizleşen askeriyenin içini seyretti. Ortalıkta koşturan bir kaç tane asker vardı onlar da sanki bizzat Yüsra'dan kaçınıyordu. Yalnız hissetti. Aslında amacı buydu, artık oldukça yalnız kalmak zorundaydı ama bu kadar erken tecrübe edeceğini bilemedi. Bugün Tugay'ı kendinden uzaklaştırmak için çabalayacağını düşünüyordu. Şimdi adamın kendinden kaçtığına emindi.

Telefonu çaldı. Kalbi kulaklarında atarken ağabeyinin ismi ekranda onu selamlıyordu. Yalan söylemeden ne kadar kısa bir konuşma yapabileceğini planlayarak ve sessiz bir yere geçerek cevapladı. Bunun için tel örgülere epey yaklaşmak zorunda kaldı. Sırtını tel örgüye verip, telefonu kulağına kaldırdı.

"Az arıyorum diye kırıldın mı yoksa Doktor hanım?"

"Estağfurullah ağabey. Müsait bir yer aradım konuşmak için." Neyse ki doğruydu.

"Nasılsın?" diye sordu ağabeyi. Sesi öyle iç çekme ve sitem doluydu ki, Yüsra zorlukla yutkundu. Gözlerini yumdu ve özür diler gibi, "İyiyim," dedi. Çünkü ağabeyi onsuz iyi olmayacağına kendini inandırmıştı. Yüsra'yı kırılgan küçük kardeşi gibi görmeye devam ediyordu.

"Sesin bezgin geliyor." Ağabeyi ansızın tedirgin olmuş gibi sordu. "Yine aynı şey olmadı değil mi?"

Yüsra ağabeyinin neyden bahsettiğini anlayamadı önce. Sonra, buradan önceki zamanlarını ve onu en çok üzen anları düşündü. "Yok," dedi telaşla. "Bana ulaşamadı. Aracıları izimi kaybetti."

"Ulaşsın da göreyim." Yusuf ağabeyi adeta köpürerek konuştu. Bir süre sonra çocuk sesleri yükseldi. Yeğenleri onu sorgudan kurtardı. Ağabeyi sürekli nerede çalıştığını, hangi köy olduğunu, durumunun nasıl olduğunu soruyordu. Şuan ki vaziyetini bilse muhtemelen Yüsra'yı yaka paça buradan götürürdü. Yüsra ağabeyiyle kötü olmak istemiyordu ama dünkü konuşmadan sonra bile gitmek istemiyorsa, burayı ve bu onurlu mesleği ne kadar sevdiğini ağabeyinin anlamak zorunda olduğunu düşünüyordu.

Ashap'ın yüzme kursunu birincilikle bitirdiğini öğrendi. Ömer'in kıkırdama sesleriyle gülümsedi ve biricik kız yeğeniyle onun dilinde bir konuşma yaptı. Ağabeyinin büyük bir ailesi olcağını asla tahmin etmemişti. Korkusu, ağabeyinin bir gün babasına duyduğu nefretle kendi benliğini kaybetmesiydi. Ancak Erva onu iyileştirmişti. Onu, annesinin yetiştirdiği Yusuf'a dönüştürmüştü.

"Oradan uzaklaş!" diye bağırdı çok tanıdığı ama öfkesine anlam veremediği ses. Yüsra o telaşla telefon kulağında donup kaldı. Sesi hoparlörde olmalıydı, ağabeyinin sesi çocukların sesini bastırdı.

"O kimdi?"

Yüsra yalan söylemek istemediği için telaşla telefonu kapattı. Ağabeyi tekrar aradığında telefonun çekmediğini düşünsün diye uçak moduna aldı. Aynı zamanda gürültülü ayak sesleri ona doğru koşuyordu. Yüsra ne olduğunu anlamadan kolundan tutulup çekiliyordu.

"Ne yapıyorsun sen?" diye bağırdı Zehir Komutana dönüşmüş olan Tugay'a.

"Senin kendi canına vermediğin değeri veriyorum." Kelimeleri tükürüyormuş gibi çıkıyordu. Gözlerini tanıyamadı Yüsra. Öncede sertti ama şimdi kapkara kesilmiş, duygusuz ve kan kusuyordu. Onu çekiştirmeye devam etti. Yüsra en sonunda pes ederek peşinden içeri girdi. Daha önce askeriyede girmediği bir bloğa girdiler, burası revire yakın bile değildi. Yüsra içeri girince kolunu bırakacağını sandı ama öyle olmadı. Adam onu arka odalara, depo olduğunu düşündüğü bir yere çekiyordu. Yüsra'yı kapıdan içeri adeta itti ve kendi de içeri girip, kapıyı arkasından kapadı. Gözlerini kırpmadan nefes nefese kalmış Yüsra'ya baktı.

"Hedef tahtası gibi sırtını sınıra vermiş ne yapıyorsun?"

Yüsra gözlerini kocaman açtı. Tehlikeyi nasıl unutabilmişti? Etraf bazen öyle sessiz, öyle nezih oluyordu ki, ne denli ciddi bir işin içinde olduğunu unutuyordu.

"B-ben... Unuttum." Yanaklarını ısırdı. Neden azarlanıyormuş gibi hissediyordu? Adam koca damarlı ellerini beline dayadı ve bezmiş gibi kafasını yere eğdi.

"Bu böyle devam edemez," dedi.

"Ne?" diye sordu Yüsra. Dünden mi bahsediyordu? Bugün ki ahmak davranışından mı bahsediyordu? İkisinden mi bahsediyordu? "Ne?" diye yineledi.

"Tüm olanlarla beraber seni zapt edemiyorum. Daha seninle baş edemezken, nasıl her şeyi çözebilirim?"

"Benim sorumluluğum senin derdinde değil." Yüsra biraz kırgın hissederek zorlukla yutkundu. "Bugün misafirine de söyledim. Benimle ilgilenmeni gerektirecek bir durum söz konusu bile değil."

Tugay bir adım attı. Yine tepesindeydi ve kara bir bulut gibi gözlerine gölge düşüyordu. Yüsra yutkundu ama geri adım atmadı. Onu askeriyenin içinde rencide edemezdi. "Beni bu şekilde tehdit edemezsin. Cüssenle korkutamazsın. Rütbeni de ancak bir yere kadar kullanabilirsin. Her askerin gibi, bende acemiyim ve hata yapmış olabilirim. Ama bana sanki üstümde bir hakkın varmış gibi davranamazsın."

Tugay pek de eğleniyor gibi gözükmese de, kaşlarını kaldırarak acı acı güldü. "Farkındayım," dedi zehir gibi sesiyle.

"Ama bu ya değişecek, ya da ikimizden biri burayı ebediyen terk edecek."

Yüsra aniden sustu. Kafasını eğdi ve kafasına çarpan bu kelimenin asıl anlamını kavramaya çalıştı. Anlık bir fikir belirdi ama onu silmek için kafasını iki yana salladı. Olamazdı. Tugay'a göz attı, onun kendini tedirgince izlediğini fark edince boynunun arkası terledi. Bir şeyler ters gidiyordu.

"Ne oldu?"

"Çadır mevzusu duyuldu."

Yüsra histerik bir edayla titreyeme başlayan ayağını zapt etmek için yere daha sağlam basmaya çalıştı.

"Seni mi çağırdılar?"

Tugay onun önünden çekildi ve sınırı görmeyen, askeriyenin ağaçlarına bakan pencere kenarına yanaştı. O da destek ararmış gibi omzunu pencere pervazına yasladı.

"Bizzat çağrılmadım, gitmek zorunda kaldığım bir durum oldu ve onlarda sanki bunu konuşmak için beni bekliyorlarmış gibi sözünü açtılar. Bana aramızdaki yakınlaşmanın ciddiyetini sordular."

"Sen ne dedin?"

"Sessiz kaldım."

Yüsra kendine kızdı. O gün o kadar zayıf olmasaydı Tugay gelip yardım etmek zorunda kalmayacaktı.

"Bana eğer uygunsuz bir ilişkimiz varsa ikimizin de mesleğinin tehlikeye gireceğini söylediler. Hakkımızda işlem başlatmak zorunda kaldıklarını, beni kaybetmek istemediklerini söylediler. Bana bir öneriyle geldiler."

Yüsra titrek ayaklarıyla yürüdü ve Tugay'ın karşısındaki pervaza yaslandı ve korkarak sordu.

"Ne önerdiler?"

"Eski usul bir anlaşma."

Yüsra kuruyan dudaklarını gerdi, sabırsızca Tugay'a bakmaya devam etti. Adam gözlerini kaçırarak homurdandı.

"Bende onlara kimseyi hiç bir şeye zorlayamayacağımı söyledim. Gerekirse mesleği bırakırım."

"Beni bir şeye mi zorlaman gerekiyor?"

Tugay ondan beklenmeyecek kadar kırılgan bir yüz ifadesi takındı ve gözlerinin kenarıyla ona bakarken fısıldadı. Korkarak, çekinerek, sanki Yüsra onu yanlış anlayacakmış gibi oldukça nazik bir edayla:

"Evlenmemizi önerdiler," dedi.

Yüsra'nın aklı tutamayacağı kadar uzak ihtimallere uçtu. Kalbi bu sefer aklını takip etti. İkisi de hemfikirdi. İmkansız nasıl imkan dahiline girmişti? Gözleri adamı takip etti. Genişleyip daralan burun deliklerine, kısılmış gözlerine, bembeyaz olmuş dudaklarına yumruk olup pervaza yaslanmış ellerine ve kızaran kulaklarına. Onu en çok sersemleten kulakları oldu. Tugay'ın daha önce kızardığını görmemişti. Gözlerini yeniden buldu. Ne düşündüğünü merak etti. O da bu çıkmazdan Yüsra kadar korkuyor muydu? O da, bu ihtimale istemese bile heyecan duyuyor muydu?

Yüsra gözlerini Tugay'dan çekip dışarı bakınca, aklından mantığa dair bir düşünce geçti. Ağabeyinden izinsiz evlenemezdi. Ağabeyi onlara asla izin vermezdi. Birbirilerine uygun olmayışları bir yana, Tugay'ın ailesi onu asla kabul etmezdi.

Ama yine de... Yine de... Şimdi mecbur oldukları bir şey vardı. Ya mesleklerinden olacaklardı ya da birbirleriyle evleneceklerdi. Yüsra haline ağlayarak gülmek istiyordu. En büyük dileği, en korkunç haliyle gerçek olmuştu. Sevdiği adamın kendine mahkum olacağı gerçeği de vardı. İstemese de onunla evlenmek zorundaydı.

"Mesleğini çok seviyorsun," diye çıkarım yaptı Yüsra. "Bende öyle."

Tugay yutkundu. Adem elmasının oynayışı Yüsra'yı derin düşüncelere düşürdü. Onların oldukça yakın olduğu yakın bir gelecek olacak mıydı? Yoksa sadece formalite icabı mıydı?

"Seni hiç bir şeye zorlayamam."

Halen Yüsra'yı düşünüyor olması genç kızı mest etti. Onunla ilgili en sevdiği şey buydu. Ne kadar kaba görünürse görünsün, ince fikirliydi.

"Beni buradan kovmak istiyordun. Şimdi eline bir fırsat geçmişken neden kendi mesleğini tehlikeye atıyorsun? Benim dayanıksız olduğumu, görevi bırakmam gerektiğini söyleyebilirsin."

Tugay dudaklarını yeniden gerine, Yüsra onun içinde bir savaş verdiği fikrine kapıldı. "Artık uzaklaşman için çok geç," dedi.

Yüsra ne demek istediğini anlamadı. Adam kepenklerini indirmiş, içeriye kimseyi almayacakmış gibi görünüyordu. Kollarını bağlayıp bacaklarını açınca Yüsra emin oldu. Artık o geçilmez Zehir Öncü'ydü.

"Daha büyük bir tepki bekliyordum," dedi adam ona inceleyen bakışlar atarak.

"Merak ettiğim," kuruyan dudaklarını ıslattı ve sordu. "Bu formalite mi olacak?"

"Ciddiyetle düşünüyor musun?" Tugay şaşırmış gibiydi. Yüsra omuz silkti. "İnancıma göre ben formalite icabı evlenemem. Eğer evleneceksem, bu gerçek olur."

Tugay'ın kolları aniden düştü ve dudakları ayrıldı. Şoka girmiş gibiydi. Yüsra da kendi söylediklerine şaşırıyordu. "Elbette ailelerimizi düşünürsek, kimseye söylemeden böyle bir evlilik yapıp işimizi kurtarmamız daha mantıklı geliyor. Burası onların yaşadığı şehirler gibi imkanların olduğu, çıkışların olduğu bir yer değil. Sende gördün. Bazen kendimi öldürebilecek tehlikelere adım atarken, farkında bile olmuyorum. Kendimiz kurtarmamız için böyle bir evlilik yapacaksak eğer, ben varım. "

Tugay açık ağzını kapatmaya çalıştı ama Yüsra onu ne kadar şaşırttığını biliyordu. "Şimdi müsaadenle işimin başına dönmeliyim Komutanım. Sen düşün, taşın. İkimizde işimizden olmak zorunda değiliz. Zaten ömrümün sonuna kadar evlenmemeye karar vermiştim. Ama hayatımın en önemli işini çöpe atacak da değilim. Senin gibi değerli askerlerini kaybetmek istemeyen komutanları anlıyorum. Hatta burada ne kadar disiplinli olursan ol, sana güvenen ve sevgiyle saygı duyan o askerleri de düşünüyorum. Kimse sensiz kalmak istemez."

Tugay'ı konuşamaz halde bıraktı. Çaktırmamaya çalışsa da, kendisi yürüyemez haldeydi. Revirin tuvaletine kendini kapattı ve bir süre gözlerini yumarak kalbini dinledi. Tugay'a helal olmak mı? Ya Allah dualarını kabul etmiş, ya da en büyük imtihanını yeni vermişti. Onun kendisine eskisi gibi baktığını hayal etti. Dün akşam bunu sadece ucundan görmüştü ve bulutların üstünde yüzüyormuş gibi hissetmişti.

...

Ramazan üçüncü kahvesini içip not tutmaya başlayan Tugay'a kızdı. "Bunu bu şekilde yapman doğru değil."

"Onu korumak için mecburum." Yeniden kahvesini tepeye dikti. "Ayrıca ortada bir yalan yok. Yapılması gerekeni komutanlarım söyledi. Ayrıca, dün akşamki şüphelerimden sonra buna mecbur olduğumu biliyorsun. Onu korumak için yakınımda tutmalıyım."

"Nasıl oluyor da onu uzaklaştırmaktan evlenmeye geçebiliyorsun? Kızın kalbini daha beter kıracaksın."

"Kalbinin kırılması canından olmasına yeğdir."

"Bilmiyorum. Yeterince çıkmazda değilmişsiniz gibi yeni çıkmazlarla karşılaşıyorsunuz."

Tugay sessiz kalmaya çalıştı ama içinin çocuksuz bir yanı sevinç çığlıkları atıyordu. Onun hep başkasına yar olacağını hayal ederek kendine eziyet ederdi. Bir çok gece uyku tutmamıştı. Sigarayı bırakmadan önce defalarca sigara içer, koyu kahveyle kafasını dinç tutmaya çalışır, acılarını plaklarda susturmaya, ya da daha çok kanatmaya çalışırdı. Kanadıkça biraz hafifliyormuş gibi gelirdi.

Tugay işi bitince gene günün bittiğine kanaat getirdi. Telsizini omzuna taktı ve herkes uykuya hazırlanırken, o bu dünyada en çok kaybetmekten korktuğu insanı gizlice koruyabilmek için evinin önüne yürüdü. Eğer Yüsra kararlıysa, ileride içeriden koruyabilecekti ve içi daha çok rahat edecekti.

İçerden... İkisinin evinden. Gözlerini evin etrafına dikti ve kalbi ağırlaştı. Onu koruyamadığını hayal etmek istemedi. Ona haksızlık ettiğini biliyordu, belki de ağabeyiyle işleri çıkmaza girecekti. Hayalleri Tugay'la evlenmek olmayabilirdi. Daha mutlu bir gelecek, daha kolay bir eş ve huzurlu çocuklara da sahip olabilirdi.

Ancak Yaratıcı ikisinin yolunu birbirine düşürmüş, Yüsra, Tugay'la olan bu geleceğe mahkum olmuştu. Yüsra için ne kadar çıkmaz bir mahkumiyetse, Tugay için o kadar hayali bile imkansız görünen seraptı.

Telsizden gece boyunca ses gelmese de Tugay diken üzerindeydi. Yüsra'nın bu hikayedeki en masum insan olduğunu kabul etmek zorundaydı. Senelerdir ona zarar vermek için açık arayan, kendine taktığı lakapla Kınalı Sakal'ın bu bilgiyi nereden aldığını öğrenmek zorundaydı. Yüsra'nın Tugay için önemini nasıl anlamıştı? Bunda Tugay'ın da günahı vardı. Ne gözlerini kızın üzerinden çekebiliyor, ne de geldiğinden beri evinin avlusundan ayrılabiliyordu.

Bu demekti ki, oldukça yakında haber uçuran aracılar vardı. Tugay, artık evin dışından kızı koruyamazdı. Onu kollarıyla sarmalı ve gerekirse bir yara alınacaksa, onu genç adam almalıydı.

Onu korumayı düşünmek bile ne güzel ayrıcalıktı...

...

İki gün sonra, tabur komutanı onlarla özel olarak görüştü. Onların nazlanan aşıklar olduğunu düşünüyordu. Evlenmeleri için özel izinle, askeri araçla gidip gelmelerini bile ayarladı.

Yüsra, hayallerinin en olmaz yerinde, onunla evlendiğinde ne olacağını hayal etse, asla böyle bir görüntü gözüne gelmezdi. Bir gün içinde olup bitmişti. Üstünde beyaz, lavanta çiçekli elbisesi, Tugay'ın üstündeyse askeri üniforması vardı. Şahitleri tabur komutanı ve Ramazan'dı. Kimse'nin evlendiklerinden haberi yoktu. Hatta mümkün mertebe gizlemeye karar vermişlerdi. Yüsra'yı en şaşırtan bundan sonra olanlardı. Tugay, onunla imam nikahı kıymak konusunda ısrarcıydı. Yüsra, belki de formalite icabı kalacak, diye düşünürken, kendini dinen Tugay'ın eşi olarak buluvermişti. Adam öyle kararlı, öyle inançlı duruyordu ki, Yüsra anlamlandıramıyordu. Bu gerçekten mecburi bir evlilik miydi? O zaman neden Yüsra'nın içini rahatlamak istemiş ve Allah katında onunla karı-koca olmak istemişti?

Yetkili mecralara evlendikleri duyuruldu. Onların nişanlı oldukları, bu sebepten münasebetlerinin uygun olduğunu belirten bir yazı gönderdi tabur komutanı ve meslekleri artık tehlike altında değildi. Akşam askeri tankla görev yerlerine dönmek için araçlara bindiler. Yüsra ve Tugay aynı araca bindirildi. Tabur komutanı kendi özel aracıyla döndü. Ramazan'da komutanın korumalığını yapıyordu.

Sadece tankı süren asker ve ikisi vardı. Asker bir şeyler duymayacak, görmeyecek kadar yola dalmıştı. Yüsra'nın titrediğini görmüyor oluşu genç kızı rahatlattı. Çünkü tüm bedeni hakimiyetini yitirmiş gibiydi. Neredeydi o işini konsantreyle yapan Hekim? Bu taze gelin kimdi?

Yüsra dışarı bakarken boynu artık acıyordu. Yan tarafına dönmemek konusunda ısrarcıydı. Boğazını temizleyen adam, sürekli kıpırdanıyordu. Yüsra göz ucuyla ellerine baktı. Ayrık bacaklarının dizlerine yasladığı elleri tempo tutuyordu. Öyle cüsseli görünüyordu ki, kocaman tank Yüsra'ya dar geliyordu.

Askeriyeye geldiklerinde, sessizce araçtan indiler. Tugay ilk kez konuştu. Yüzüne bile bakmadan laf veriyordu.

"Burada bekle hemen geliyorum."

Gitti. Askeri araçta gitti. Yüsra'yı korunaklı askeri araçların olduğu bölümde bıraktı. Yüsra gökyüzüne baktı. Bugün yıldızlar daha parlak, gök daha berrak görünüyordu. İçinin kıpırtısı dışarı mı taşmıştı? Rüzgarın ıslığı bir ezgi fısıldıyordu sanki kulaklarına. Beyaz elbisesini de bu ezgiyle dans ettiriyordu. Sözleri mırıldandı kısık sesle Yüsra.

"Elbet bir gün, buluşacağız... Bu böyle yarım, kalmayacak."

Sese doğru döndü ve genzi yandı. Mutluluktan mıdır, hüzünden mi, duygu karmaşasından mı bilinmez, gözleri yanıyordu. Adamın gürültülü adımları, savrulan forması, onun gibi yere tok basan botları, karşısına kırıp geçecekmiş gibi bakan siyah gözleriyle kendine doğru geliyordu. Yüsra, onun rüzgarında savrulmak üzereydi. Buna hazırlıklı değildi.

Adam sırt çantasını gösterdi. "Artık gidebiliriz."

"Nereye?" diye sordu Yüsra cevabı apaçık bilse de.

Tugay ona kırılgan bir hüzünle baktı.

"Evimize İnci."

Tatildeydim uzun süre. Döndüğümde hem sınava girdim, hem de büyük bir temizliğin içine düştüm. Bölüm yazmaya oturduğumda içime bir türlü sinmiyordu. Şimdi sakin bir kafayla ve içime sinerek yazdığım bir bölüm oldu. Gelecek bölüm şimdiden aklımda hazır. Çok daha erken gelecek. Geçiş bölümü gibi görüyorum bu bölümü. Yeni olaylara giriş yaptık, hikaye uzun soluklu olacak. Yorumlarınızı kalbimle okuyorum. Çok beklettiğim için kusuruma bakmayın ama beklemenize değecekse bölüm yazarım, erken yazıp da alelade bir bölümle gelmeyi benim içim kabul etmez.

Kızıl Kardelen'in yeni kapağı yakında yayınlanacak. İki kitabı da instagram hesabımdan paylaşacağım. Görüşlerini bekliyor olacağım. :-*

Bölüm sonu

14 yorum