Merhaba arkadaşlar bu benim ilk eserim olacak o yüzden çok heyecanlıyım. Güzel yorumlarınızı ve saygı çerçevesi içerisinde yaptığınız bütün eleştirilere açığım. Fikirlerinize çok önem veriyorum. İyi okumalar, seviliyorsunuz.
Bu sabah yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu ama kış yağmurunun aksine insanı üşütmüyor, tatlı bir serinlik veriyordu. Islak toprak kokusunu içime çekerek gözlerimi açtım. Bugün benim için yoğun ve zor geçecekti. Özel derslerimi verdikten sonra akşamki lise mezunlar buluşmasına gidecektim. Aslında gitmeyi hiç istemiyordum ama gitmezsem bunun bir korkaklık gibi görüneceğinden çekiniyordum. Bu çekincemin sebebi ise liseyi birincilikle bitirmeme rağmen henüz atanamamış bir öğretmen olmamdı. Girdiğim her ortamda emeklerimin heba oluşu konuşuluyor, acıyan bakışlara maruz kalıyordum. Ama hayır, bu tarz tavırların beni içime kapatmasına izin vermemeliydim. Sonuçta elimden geleni yapmıştım; bu saatten sonra bana düşen kaderin akışına güvenmekti.
Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Bugün güzel ama abartısız bir kombin yapmalıydım; kendimi göstermeye gelmiş gibi görünmek istemiyordum. Altıma dizlerime kadar gelen acı kahve bir etek, üstüme de kırmızı bluzumu giydim. Kahverengi dalgalı saçlarımı güzelce taradıktan sonra yanlardan alıp kırmızı bir kurdeleyle tutturdum. kâküllerimi de elimle hızlıca düzeltip saç spreyi sıktım. Çantamı alıp kahvaltı yapmadan evden çıktım.
İlk özel dersim, 11 yaşındaki Kuzey’eydi. Ailesi oldukça varlıklıydı ve çocuklarının başarılı olması için her türlü imkânı sağlıyordu. Kuzey de ailesini sevindirmek için elinden geleni yapan bir çocuktu. Beni çok seviyor, her dersimizde bana resim çizip hediye ediyordu. Tabii hepsini saklamam mümkün olmadığı için sadece en beğendiklerimi biriktiriyordum.
Tek başıma yaşadığım için geçinmek zordu. Ailemi 18 yaşındayken bir trafik kazasında kaybettiğimden beri onlardan kalan bu evde oturuyordum. Amcamlar o zamanlar sırf kız çocuğuyum diye evin bana ait olmadığını, kendilerine verilmesi gerektiğini savunsalar da buna izin vermemiştim. Zaten yıllardır hiçbir akrabamla görüşmüyordum. Buna üzülmek bir yana, bilakis seviniyordum; etrafımda kötülüğümü isteyen akbabaların olmasındansa böyle bir hayat çok daha huzurluydu. Özel dersten kazandığım para beni zar zor idare etse de hâlime şükrediyordum.
Son özel dersimi de bitirdiğimde saat 18.00’di. Mezunlar buluşması ise 19.00’daydı. Şimdi yola çıksam ancak yetişirim diye düşünerek hızlıca otobüs durağına yürüdüm. Ancak yolculuk trafik yüzünden beklediğimden uzun sürdü; yedide varmayı planladığım yere sekizde varabilmiştim. Okulun önüne geldiğimde aniden panik atağım tuttu. Elimle göğsümü bastırıp okulun duvarına yaslandım ve bir süre sakinleşmeyi bekledim.
Kendimi hazır hissettiğim anda içeri girecekken birinin adımı seslenmesiyle arkamı döndüm. Bu, okulun serseri çocuğu Alp’ti. Onu burada görmeyi hiç beklemiyordum çünkü derslerle ya da okulla pek alakası olan biri değildi.
"Alp’ti, değil mi?"
"Evet."
"Seni görmeyi beklemiyordum. Okula gelmeyi pek sevmediğin için buluşmaya da katılmazsın diye düşünmüştüm."
"Gelmemi istemiyor muydun?" dedi soğuk bir sesle. Biraz alınmıştı galiba.
"Hayır, hayır! O anlamda söylemedim. Sadece şaşırdım, hepsi bu," diyerek panikle cevap verdim; beni yanlış anlamasından endişelenmiştim.
Bir süre konuşmadan birbirimizin yüzüne baktık. Bu sessizlik beni utandırdığı için hemen lafa girdim:
"Eee, içeri girelim mi artık?"
"Olur."
Nihayet içeri girebildik ve girer girmez de ondan uzaklaştım. Her ne kadar bana doğrudan kötü bir davranışı olmasa da o çocukta beni ürküten bir şeyler vardı. Sanırım kötü çocuk tiplerinden pek hoşlanmıyorum.
Hemen lisedeki en sevdiğim hocanın, edebiyat öğretmenim Hilal Hocamın yanına gittim. Beni gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanıma geldi ve sımsıkı sarıldık. Okulda benimle en çok ilgilenen öğretmen şüphesiz o olmuştu; yaptığım her ödevi beğenir, veli toplantılarında benden övgüyle söz ederdi. Diğer öğrencilerin ve öğretmenlerin bulunduğu uzun masaya geçip sohbet etmeye başladık.
Onunla lafa öyle dalmıştım ki etrafımı görmüyordum bile. Sadece bir an için gözüm Alp’in olduğu tarafa kaydı ve bakışlarının üzerimde sabitlendiğini fark ettim. Gözlerini kaçırır sanmıştım ama aksine, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Bakışlarından huzursuz olup gözlerimi çektim ve hocamlâ konuşmaya devam ettim.
Daha sonra iyi anlaştığım birkaç arkadaşımla selamlaşıp sohbet ettim. Beklediğimin aksine kötü bir buluşma olmuyordu. Yalnızca ne iş yaptığımı sorduklarında henüz atanamadığımı söyleyince, o tanıdık acıma ve küçümseme ifadesiyle karşılaştım. Tabii bu bakışlar, benden pek hazfetmeyen "gıcık" arkadaşlarımdan geliyordu. Onları takmamaya çalışarak geceye devam ettim.
Lisede en iyi anlaştığım arkadaşım Elif’le kimsenin olmadığını düşünerek yangın merdivenlerinden bahçeye indik. Serin ve güzel havada eski günlerden konuşurken konu Alp’e geldi.
"Ecrin, Alp’i gördün mü?" dedi Elif. "Ne kadar efendi davranıyor... Sanki lisedeyken o kavgacı tip kendisi değilmiş gibi. Demek ki insanlar değişebiliyormuş."
"Sanmıyorum, insanlar kolay kolay değişmez. Biz şu an sadece kısa bir anına şahit oluyoruz. Yanımızda rol kestiğine ve gerçekte hâlâ serserinin teki olduğuna eminim. Hüseyin’i nasıl dövdüğünü hatırlamıyor musun? En yakın arkadaşına bunu yapan başkasına neler yapmaz..."
"Haklısın galiba," dedi Elif. Onunla aynı fikirde olmadığımı görünce üstelemedi.
Tam o sırada bir ses duyduk:
"Selam kızlar, çakmağınız var mı?"
Hızla arkamı döndüm; gelen Alp’ti. Bir an konuştuklarımızı duyduğunu düşünerek utançtan mahvoldum—ki ben utandığımda burnumun ucu domates gibi kızarırdı. İkimiz de sigara kullanmadığımız için çakmağımızın olmadığını söyledik. Bize sade bir teşekkür etti ve içeri girdi. Elif'le birbirimize baktık. Sanırım ikimizin de aklından aynı şey geçiyordu. Cesaret edip ben sordum.
“Sence duymuş mudur?”
“Bilmiyorum ama umarım duymamıştır yoksa çok ayıp oldu.”
Büyük bir sıkıntıyla ofladım. Tamam kabul ediyorum ondan hoşlanmıyordum ama bu şekilde şahit olmasınıda istemezdim.
Elif'le biraz daha takıldıktan sonra ben üşüdüm, üstüme hiçbir şey giymemiştim. Biz içeri girdiğimizde Alp kendi arkadaşlarının yanındaydı. Kimler var diye bir göz attım. Ahmet, Cemal, Murat ve Kerem vardı ama Hüseyin yoktu... Hüseyin buluşmaya bile gelmemişti. Acaba Alp var diye mi gelmedi yoksa başka bir sebebi mi var? Aman her neyse beni ilgilendirmez. Benden uzak dursunlarda gerisi önemli değil.
Saat 22.00'a yaklaşıyordu bu saatten sonra yollar tekin olmayacağı için buluşmadan erken ayrılmaya karar verdim. Tek tek herkesle vedalaştıktan sonra okuldan çıktım. Kulaklığımı takmış müzik dinleyerek eve gidiyordum tâki siyah bir arabanın yanımda şiddetli bir şekilde korna basmasıyla irkildim. Büyük bir hışımla arkamı döndüm. Arabalardan anlayan birisi değilim ama pahalı bir arabaya benziyordu. Arabanın camı açıldı. Kim olduğunu görmek için eğilmemle Alp ile göz göze geldik. Ne yani bu arabanın sahibi Alp miydi? Hemde şoförüde vardı.
“Bir sorun mu var?”
“Saat geç oldu, izin verirsen seni bırakmak isterim.”
Tabii ki bunu kabul edemezdim. Adamın arkasından bir ton laf ettikten sonra arabasına binmek hiç yakışık almazdı.
“Gerek yok teşekkürler, kendim giderim.”
“Emin misin? İleride bir sürü köpek var ayrıca bu saatten sonra otobüsü çok zor bulursun. Sen köpeklerden korkarsın.”
Haklıydı köpeklerden çok korkuyordum çünkü ilkokuldayken bir köpeğin saldırısına uğramıştım ama o bunu nereden biliyor? Bir an için reddetmek istedim ama işin içine köpekler girince mantıklı gelmişti. Aman ne olursa olsun artık diyerek arabaya binmeyi kabul ettim.
“Tamam o zaman.”
