Beykoz sahiline vardığımızda, gün artık öğleyi geçiyordu. Haritada işaretlenen yer, neredeyse unutulmuş bir kıyı hattındaydı. Lüks yalıların uzağında, restore edilmemiş, kaderine terk edilmiş bir taş yapı görünüyordu. Mert, arabayı kenara park etti. Motor sustuğunda sessizlik çöktü üzerimize. Şehrin gürültüsü, buraya ulaşamıyordu. Sanki zaman burada daha ağır akıyordu.Haritayı bir kez daha açtık. Kıvrımlarından yıpranmış kağıt, güneşte sararmıştı ama çizgiler hâlâ netti. Elif’in yazısı gibi ince, dikkatli… Tam haritanın ortasında küçük bir işaret vardı: bir ay ve yıldız simgesi. Üzerine, kalemle şöyle yazılmıştı:“Beni burada bekledin. Ben gelemedim. Ama gerçek, seni hâlâ çağırıyor.”Yalıya doğru yürürken kalbim göğsümde atmakla kalmıyor, adeta yankılanıyordu. Binanın bahçesi yabani otlarla kaplanmıştı. Paslı bir kapı gıcırdayarak açıldı. Merdivenlerden çıkarken, taş duvarlara dokundum. Her bir tuğla, her bir oyuk sanki bir hikâyenin izi gibiydi. Bu ev bir tanık, bu ev bir sırdı.Mert arkamdan seslendi: “Burası… Elif’in çocukluğunu geçirdiği yermiş olabilir mi?”Başımı salladım. “Ya da onun ait olduğunu düşündüğü yer. Belki de asla kabul edilmediği.”İçeri girdiğimizde tozlu hava ciğerime doldu. Zemindeki tahtalar çatırdadı. Güneş, kırık pencerelerden eğik ışıklar bırakmıştı duvarlara. Sessizliği yalnızca ayak seslerimiz bölüyordu. Derken, eski bir piyano dikkatimi çekti. Üzerine yılların tozu çökmüştü ama tuşlarından biri hâlâ basılmış gibi duruyordu. Sanki biri dün burada durmuş, bir nota çalmış gibiydi.Yanına yaklaştım, elimle tozu sildim. Piyanonun kapağında eski bir mühür vardı. Aynı tuğrayla işlenmiş: Osmanlı döneminden kalma bir aile mührü. Tam o anda Mert, bir dolabın arkasına gizlenmiş küçük bir kapı fark etti.“Burada gizli bir geçit var,” dedi. Nefesim kesildi.Kapağı açtığımızda, dar ve alçak bir merdivenle karşılaştık. El fenerini açtık, birlikte aşağı indik. Merdiven taş zemine çıkıyordu. Küçük bir mahzen. Duvarda lambayı andıran eski bir gazlı fener vardı. Mert yaktı. Titrek ışıkta, bir masa ve birkaç sandık ortaya çıktı.Masada eski bir ajanda duruyordu. Sararmış sayfaları çevirdiğimde tarihleri gördüm: 1943, 1944, 1945…Ve sonra bir başlık:“Elif - Kayıtlar”Satırları okumaya başladım. Elif’in yazısı değildi. Daha sert, daha disiplinli bir el. Belki bir babaya ya da ağabeye ait.“Elif bu gece yine dışarı çıktı. Onu takip ettim. Sahilde mektuplaşmaya devam ediyor. O adam kim? Bu ailenin adına leke getirecek biri mi? Gerekirse her şeyi yakarım. Ama bu haneye ihanet edemez.”Durdum. Boğazımda bir düğüm oluştu. Mert, yanımdan ajandanın bir başka sayfasını çevirdi.“Mektuplar durdurulmalı. Elif’e yazdığı her satır, yakılmalı. Bu defter saklanacak. Gerekirse Elif unutacak.”Gözlerimi kapadım. Elif’in aşkı, sadece zamana yenilmemişti. Onu unutturmak için biri sistematik bir şekilde çabalamıştı. O aşkı gizlemişler, yok saymışlar. Ama mektuplar bir şekilde kurtulmuştu. Belki de Elif bile onları asla okuyamamıştı.Mahzenin köşesinde başka bir sandık vardı. Mert kapağını kaldırdı. İçinde onlarca mektup… ve bir zarf. Farklı bir zarftı bu. Açtım.İçinde yalnızca bir cümle yazılıydı:“Beni susturdular. Ama kalbimi değil. Onu sen buldun.”Altında ilk kez Elif’in imzası vardı. Kaligrafik, zarif harflerle:Elif NazımO an sanki her şey durdu. Elif artık bir hayalet değildi. Bir isimdi. Bir hayat. Susturulmuş, gömülmüş, unutturulmak istenmiş bir hayat. Ama şimdi yeniden ses buluyordu.Mert’in eli sımsıkı kavradı beni. “Bu, sadece onun değil, senin de hikâyen artık, Lara.”O an, yılların sessizliğini yırtan bir gerçeği öğrendim:Bazı aşklar bir mektupla başlar,Ama bir ömürle tamamlanır.Ve bazen,Geçmişi ortaya çıkarmak,Kendi kalbini yeniden keşfetmektir.
Bölüm 20
Beykoz yalısının gölgesi
Bölüm sonu
Sonraki bölüm kilitli
21. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.