Anahtarı avucumda tutarken, zaman neredeyse donmuş gibiydi. O küçük, paslı metal parçası elimdeyken sadece bir kapıyı değil, geçmişin kilitlenmiş anılarını da taşıyor gibi hissediyordum. Mektubun son cümlesi beynimde yankılanıp duruyordu: “Seninle tamamlanacak bir hikâyemiz vardı.” Elif, beni nereden tanıyordu? Ya da bu bir tanıma değil, bir sezgi miydi? Beni mektupları bulacağımı bilerek mi yazmıştı?Mert’in eli omzuma dokundu. “Yukarıyı arayalım. Eski konakların üst katları genelde gizli odalar için kullanılırdı.”Merdivenleri ağır adımlarla çıktık. Her adım gıcırdıyor, sanki bizi duyuran bir geçmiş yankısı gibi kulaklarımıza çarpıyordu. Koridor dar, loş ışıklıydı. Yerdeki halılar rengi solmuş çiçek desenleriyle kaplıydı. Sağlı sollu kapılar… Ama biri, diğerlerinden farklıydı. En sondaki kapı. Diğerlerinden daha alçak, tokmağı daha eski. Kapının tam ortasında, silinmiş bir motif: bir hilal ve onun içinde küçük bir yıldız.Anahtarı çıkardım. Tokmağı çevirmeden önce bir an durdum.“Hazır mısın?” diye sordum Mert’e.“Her zamankinden fazla,” dedi, gözlerini benden ayırmadan.Anahtar deliğe oturduğunda, içimdeki tuhaf titreşim sanki bir yerlere kök saldı. Döndürdüğümde bir “klik” sesi duyuldu, yavaşça kapı aralandı. Karşımızda tozlu, karanlık bir oda vardı. Ama içeri girdiğimizde, bir şey farklıydı. Burada zaman durmamıştı. Her şey, sanki Elif birkaç dakika önce çıkmış gibi düzenliydi. Küçük bir masa, üstünde cam fanus içinde kurutulmuş güller. Yanında bir sandık. Üzerinde eski bir not:“Bu odada sessizlik konuşur. Ama duyabilen için, geçmiş hep anlatır.”Sandığı açarken ellerim titriyordu. İçinde, Elif’in defteri vardı — ama daha önce gördüğümüz defterden farklıydı bu. Deri ciltli, kenarları altın yaldızlı. Sayfaları çevirdiğimde el yazısı tanıdıktı ama bu sefer çok daha kişiseldi. Duygular, anılar, korkular… Hepsi bir kadının iç dünyasını delik deşik eden kelimelerle aktarılmıştı.“Onu ilk gördüğümde, İstanbul sabahının içinde başka bir zaman taşıyordu yüzü. Beni anlayacağını, sessizliğime ortak olacağını hissettim. Ama zaman bize karşıydı. O, sustu. Ben ise hiç konuşamadım.”“Bir gün bir kadın bu satırları okursa, benimle aynı korkuları taşımış olmalı. O da aşkı içinde saklamıştır, kelimelere dökmeden. Ona sesleniyorum: Yalnız değilsin.”Boğazımda bir düğüm oluştu. Elif’le aramızda bir zaman köprüsü kuruluyordu. Onun sustuğu yerden ben konuşuyordum sanki. O bırakmıştı, ben devralıyordum.Mert sandığın içinden bir zarf daha buldu. Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu. Zarfı açtığında içinden çıkan, bir başka adamın mektubuydu. Elif’in sevgilisi yazmıştı. Belki de kayıtlara geçmeyen son satırlarıydı bunlar:“Sana bir gün bile doyamadım, Elif. Bizim vaktimiz olmadı. Ama inanıyorum, başka bir çağda, başka bir kalpte bu hikâye tamamlanacak. Zaman, her aşkı öldüremez.”O an, tavan arasında başlayan yolculuğun artık bir sona değil, bir başlangıca yöneldiğini hissettim. Elif ve onun adamı, yarım kalan bir şarkının notalarını bırakmışlardı bize. Şimdi bu melodiyi biz tamamlıyorduk.Mert gözlerime baktı. “Bu hikâyeyi yazmalı mısın?”Gülümsedim. “Yazmayacağım. Yaşayacağım.”Elif’in defterini kapattım. Sandığı tekrar kapattık. Oda hâlâ sessizdi, ama artık sessizlik bizi ürkütmüyordu. Çünkü biz o sessizliği duyabiliyorduk.Ve artık biliyordum.Bazı hikâyeler gerçekten sadece okunmazdı.Bazı hikâyeler yaşanırdı.Biz de işte tam öyle bir hikâyenin ortasındaydık.
Bölüm 16
Anahtarın ardındaki kapı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.