(1996) günlüğün devamı
Kaybettiğimi bulmuş gibi hızla dışarı koştuğumda babamın kocaman siyah arabası hemen kapımızın dibinde durdu. Dış kapıyı açar açmaz arabadan çıktığında yüzünde kocaman gülümsemeyle bana baktı. Özel dikim gri kumaş pantolonunun üzerine beyaz gömlekle oldukça karizma görünüyordu. Birden kucağına zıplayarak yeni traş olmuş yüzüne öpücükler kondurmaya başladığımda onu ne kadar özlediğimi anlamıştım.
Babamda aynı ittihatla bana sarılıp öperken biran duraksadı. Baktığı yöne baktığımda annemin kapıya yaslanıp, uzun kızıl saçlarını salmış, üzerinde ki ince uzun gri pançosuyla beyaz askılı bluzunun önünü kapatarak kollarını birbiri içine geçirmiş bizi izlediğini gördüm. Büyük bir coşkuyla:
"Anne gelşene babam geldi." Diye bağırsam da o beni pek duyuyormuş gibi değildi. Yinede biran sonra bana bakıp gülümsedi. Lakin bunun gerçek bir gülümseme olmadığını her çocuk anlardı. Yine aynı şeyi yapıyorlardı. Yine anlayamayız sanıyor ve yalandan cümlelerle küçük bir dünya kuruyorlardı. İçimde huzursuz bir şey gezinirken ben ne olduğunu anlayamadım.
"Merhaba Miray." Dedi babam usulca ama annem pek ona bakıyor gibi değildi. Sert bir duruşu vardı. Annemde daha önce görmediğim bir duruş. Buraya gelirken bile bu duruş yoktu. Bu biraz ürkütücüydü. Birden eğilip yanağımı okşarken beni kendine çekti.
"Tatlım, hadi biraz dışarıda arkadaşlarınla oyna. Ama çok uzaklaşma tamam mı?" Derken, ben başımı salladım. Bahçeden dışarı çıkarken ikisini de orada bıraktım. Muhtemelen tartışacaklardı.
Bugün babamın annemi bu kadar üzeceğine ihtimal bile vermemiştim. Önce annem kızdı.
"Çık git buradan." Dedi.
"Miray konuşmamız gerek."
"Seninle konuşacak tek bir kelamımız yok bundan böyle. Git buradan."
"Beni dinlesen de anlamayacaksın değil mi?" Dedi babam. Gözlerinde kırgınlık, yorgunluk, hasret vardı ama annem öfkeden göremiyordu.
"Yo, ben sizi çok iyi anladım. Yaparım, başarırım, sevdiğim adam için katlanırım sandım ama olmadı Yavuz. Senin yaptığın hiç olmadı. Böyle söz vermedin sen bana." Derken birden kapıyı çarptığında aynı hızla kapıya başını dayadı babam.
"Miray. Seni hala seviyorum. Seni sevmekten hiç vazgeçmedim ben. Sadece kokun yetiyordu başımın dönmesi için. Senin kokun dünyanın en güzel kokularını bastırıyordu. Seni böyle sevdim ben, davanla sevdim. Öfkesiyle ateş gibi harlanan bir ülkücü kız sevdim. Bir başına kaçıp gidebilen güçlü ama o kırılgan kızı..Anlamadım bazen sözlerini, neyi savunduğunu neden savunduğunu ama o tutkulu savunuşlarını sevdim. Yapma bize bunu ne olur aç kapıyı."
İçeriden annemin ağlayışlarını duyabiliyordu."Seven insan sevdiğine ihanet etmez. Seven insan yoldaşını, eşini küçük düşürmez. Ne annenin yaptıkları, ne akrabalarının, hiç biri umurumda değildi. Beni sen yıktın Yavuz. Sen düştün gözümden. Böyle söz vermedin babama, böyle söz vermedin bana. Şimdi git buradan."
"Miray.. Hataydı diyemiyorum bile. Bunun sorumlusu benim ama o kadın bir yalandan ibaret, bu durum ben... Beni en iyi sen anl..."
Babam cümlesini tamamlayamadan kapının arkasından konuştu annem. "Yorma kendini, boşanacağız."
Uzun bir süre ikisi de sessizce bekledi. Söylenecek her kelime bunun sonunu getirecekmiş gibi değildi. Sessizliği babam bozdu: "Son sözün bumu?" Diye sorduğunda.
"Evet" deyip hasta deriyi keser gibi acımadan kesip attı annem.
"Peki ay yüzlüm." Dedi kırılgan bir sesle, sonra gözlerinde keskin bir bakışla dikildi: "Dediğin olsun. Ama kestirip atmam ben oğlumuzu alırım senden."
Birden hızla kapıyı açıp Hırsla yakalarından tuttu babamı: "Ne? Ne dedin sen? Hele bir dokun? Hele bizi bir ayırmaya çalış..."
Bu kadar yakın mesafeden yüzünü izlerken onu nasıl özlediği gözlerinden okunuyordu. Derin bir nefes alırken dudaklarına baktı:"Benimle gelirsin o halde."
"Hiçbir yere gitmem."
Kaşlarını çattı:" Ya benimle gelirsin yada and olsun alırım oğlumuzu."
"Yakarım seni."
"Sen beni zaten yaktın ay yüzlüm." Dedi o tükenmiş ses tonuyla: "Senden, oğlumuzdan ayrı kaldığım her saat, her gün bir cehennem gibiydi. Yapamam, hem seni, hem oğlumu kaybedemem. İkinizi de özlüyorum. İkinizi de seviyorum. İster inan, ister inkar et. Benim gerçeğimi değiştiremezsin. Sana süre veriyorum ama gitmeye yinede niyetliysen yaparım, oğlumun kullanabileceği imkanları varken bu kenar mahallede bir sokak çocuğu gibi yetişmesine izin veremem."
Birden tokat attı annem, o savrulan başını usulca anneme çevirirken kızmadı: "Sözlerini tart." Dedi öfkeyle:"Bu mahalle kadar temiz değil senin semtinin insanları. Riyakar, yalancı. İhanet etmeye meyilli. Ama ben bu gördüğün, beğenmediğin mahallede büyüdüm. Ben bu evde büyüdüm. Sen beni bu mahallede sev..." Derken sözlerini tamamlamadı ama dişlerini sıktı. "Beni oğlumla tehtit etme..."
"Sende aynı şeyi yapıyorsun. Hem kendini, hem oğlumuzu benden alıp gidiyorsun. Her şeyi silip atıyorsun. Beni silip atıyorsun. Dinlemiyorsun, duymuyorsun. Grilerin yok, senin için her şey siyah ve beyazdan ibaret. Öfkenden göremiyorsun olacakları. Her şeyi yakacaksın Miray. Yaptığım rezil bir an yüzünden, hatamın olmadığını bildiğin halde gururuna yenilip yakacaksın ikimizi de." Hırsla solurken devam etti. "Ama öyle olsun." Dedi yüzüne eğilirken: "Bu benim ki vazgeçiş değil bil. Kabulleniş olmayacak. Sen oğlumuzdan vazgeçmeyeceksin ben ikinizden de, Zor oynayacaksak oynarız ülkücü kız." Dedi sesinde en ufak bir prüz olmadan öfkeyle annemi kollarından sarsarak ayrılıp kapıya yürümeye başladığında annem arkasından söylendi.
"Bu kadar düşme Yavuz. Gözümden bu kadar düşme. Sakın oğlumu benden ayırmaya kalkma. Yoksa senin dünyanı başına yıkarım."
Bahçe kapısında durup başını omuzuna çevirirken anneme baktı.
"Bende seni seviyorum ay yüzlüm. Oğlumu benim yerime öp."
Diyerek hızla kapıdan çıkarken, güneş gözlüklerini taktığını gördüm. Evet babamın egosu tavandı. Görünüşü, giyimi, tavırları. Beyaz yakalılar diye ayrılan sınıftandı. Uzaktan görüldüğünde dahi bir elit olduğu anlaşılıyordu. Ama annemi nasıl sevdiğini görmemek içinde bir aptal olmak gerekirdi. Peki ya insan bu kadar sevdiği birini nasıl bu kadar üzerdi? Ya annem! Demek ki insan en çok sevdiğine kırılıyordu.
Yürüyüp annemin yanına gitmeliydim. Onun yerine ellerimi cebime koyarak başım aşağıda yürümeye başladım. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Kocaman bir adam değildim ki ben! Düşünsem de neyi değiştirebilecektim. Annem babamı sevmiyor muydu artık? Sonsuza kadar ayrımı kalacaktık? Niye gidip bağırmadım ikisine de, niye bu kadar içime kapanıktım bilmiyordum.
"Hey dikkat et."
Ben nereden geldiğini anlayamadığım sese başımı çevirecekken gelen darbeyi sonradan fark ettim. Yere boylu boyunca uzanırken gökyüzünün maviliğine açtım gözlerimi. Bulutlar etrafında ne güzel görünüyordu. Birinin koyuna benzediğine yemin edebilirdim. çok güzeldi. Dünya bu kadar güzelken insanlar neden göremiyorlardı.
"İyi misin?" Yanıma biri eğildiğinde ben algılamaya çalıştım. Endişeli gözleri yıldızlara benziyordu. "Başını mı çarptın?"
"Çok güzel." Derken gülümsediğim de, şaşkın bakışlarla bana baktı. "gözlerin Yıldız gibiler" Dediğimde durdu ve sonrada gülümsedi.
"Hadi gel şuraya oturalım." Deyip beni tuttu ve kaldırdığı sırada iki çocuk daha geldi.
"Kusura bakma ya. Birden geldi." Diyerek elini ensesine attı. "Dur sana su getireyim." Derken hızla koşmaya başladı. Öyle hızlıydı ki ben kafamı çarptığım dan mı öyle gördüğümü algılayamadım. Yanımda ki çocuk beni kaldırıma oturttuğunda yüzüme baktı ve mendil uzattı.
"Oluyor öyle kazalar." Derken o, ben eline bakıyordum saf saf. "Burnun kanıyor." Dediğinde ben istemsizce elimi burnuma götürdüm ve gördüğüm kan karşısında şaşkınlıktan az kalsın bayılacaktım.
"Dur. Dur korkma." Diye söylenince, ağlamaya başladım. Bu çok utanç vericiydi. Ama canım yanıyordu. Canım çok yanıyordu. Hayır kafama yediğim top dan ötürü değildi bu acı. Anlatamazdım. Canımın neyin yaktığını söyleyemedim. Bir hafta öncesine kadar pamuklara sarılan ben. Elime iğne batsa etrafımda fır dönen insanlar yoktu. Oysa bu hale nasıl geldiğimi hala bilmiyordum. Ama hayır canımı en çok yakan bu da değildi.
"Tamam. Geçti bak korkma. Hiç bir şeyin kalmayacak şimdi. Bende çok düştüm. Valla bak. Geçende Ali abinin kamyonundan düştüm. Bir hafta öncesine kadar sargı içindeydi ayağım." Derken akan kanımı silmeye çalışıyordu. O vakit gözyaşlarımın içinde baktım yüzüne Boyu ve heybeti o şerif denen çocuk kadar olmalıydı. İlk bakışta sıradan bir çocuk denilebilirdi ancak bir kez daha bakıldığında sıradanlık kayboluyordu. Bir kere şevkatliydi bakışları. Dağınık siyah saçları kavruk tenine uyumluydu. Kaşları kavisli ve düz bir burnu vardı. Ne zaman geldiğini anlayamadığım kumral çocuk elinde ki suyu verdi. Nefes nefese bize bakarken dizlerinin üzerine eğilmiş endişeyle yüzüme bakıyordu.
"Başkan. Vallahi istemeyerek oldu." Diye söylendi önümde ki çocuğa ama o cevap vermek yerine benimle ilgileniyordu. İçimi çeke çeke ağlarken ben gözyaşlarımı siliyordu.
"Bitti bak bir şey yok." Deyip mendilin bir parçasını burnuma sıkıştırırken suyu içirmeye çalıştırdığı sırada ben kafamı iki yana sallayıp hıçkırarak sarıldım. Biran kimseden ses duyamadım zaten kimseyle ilgilenmiyordum da. Sarıldığım beden önce kas katı kesildi sonra usulca saçlarımı okşadı ve sarıldı.
O anda bir şey gürledi. Ne olduğunu sonra algıladım.
"MAVİŞ DEDİM."
Bu o canavarın sesiydi. Başımı çevirip yaşlı gözlerle yüzüne baktığımda çatılı kaşları biran dondu. Sonra kızabilirmiş gibi dahada çatıldı.
"BURAYA GEL." Diye bağırdığında sıçradım. Titrediğimi görünce yanımda ki çocuk kollarımı tuttu.
"Noluyor lan. Faşist Oğlu Faşist."
"Kes lan Solcu." Deyip tekrar bana baktı: "Sen mi ağlattın lan çocuğu?" Diyerek öfkeyle yaklaşmaya başladığında yanımda ki bedende usulca oturduğu yerden kalktı.
"Sanane lan. Ne işin var senin bu mahallede?" Derken yanında ki iki çocuğa baktı. "Bu puşt muydu geçen gün sizi döven?"
Onlar öfkeyle başını sallarken Şerif tek başına yaklaşmaya devam ediyordu.
İlk gün Şerif'i çocukları döverken gördüğümde kim olduklarını anlayamamıştım. Demek onlar bunlardı.
"Çocuğa dokunduysan solcu taşıyacak baş bırakmam sende"
Ben sessizce beklerken ne yapacağımı bilemedim. Gitmek istiyordum oradan. Ne işim vardı benim bu insanların arasında?
İki çocukta göz göze geldiklerinde öfkeyle bakıyorlardı birbirlerine. Ben olduğum yere iyice sindiğimde şerifin etrafını sardılar ama onun hedefi karşısında ki çocuktu belli ki.
"Siz karışmayın." Diye söylenirken çocuklara iyice geriliyordu ortam. Bir çocuğun elinde bıçak gördüğümde öyle korkmuştum ki, birden bağıra bağıra ağlamaya başladım. O vakit dikkatleri dağılabilmişti.
"Ne oluyor, ne oluyor ya?" İçim daralmıştı. Dayanamamıştım. Şaşkınlık, korku, üzüntü. Hepsi üst üste gelince patlayacağım sanmıştım. "Niye böyle yapıyorsunuz. Korkuyorum. KORKUYORUM." Deyip deli gibi sağa sola yürümeye başladığımda "Eve gidicem, evim nerde?" Diye çıkışırken bir iki çocuğun şaşkın bakışlarla gülüştüklerini gördüm ama daha da kızdım. O anda mahallede bir kaç kadın pencereye çıktı ve bir iki adamda yanımıza gelirken bize bağırıyorlardı. Çocuklar etrafa dağılmaya başladıklarında yıldız gözlü çocuk beni izliyordu. Şerif'in kolumu tutup da beni sürüklediğini ancak kalabalıktan çıkınca fark edebilmiştim. Uzaklaşıp tanıdık duvarları görünce fark ettim. Anlaşılan istemeden oldukça uzaklaşmıştım. Bizim mahalleye girmeden birden duvarın dibine itti Şerif beni.
"Ben sana demedim mi solculara yaklaşmak yok diye."
"Ben. Ben bişey yapmadım." Dedim kolumla kendimi korumaya çalışırken
"Senin bacaklarını kırarım. Eğer o itlerle bir kere daha görürsem seni. And olsun evire çevire döverim."
Korkudan dudaklarım titrerken dizlerimin bağı çözüldü ve birden aşağı oturunca sessizce iç çekmeye başladım. Bekledi ve usulca yere çömelirken elini uzattığı an vuracak sandım elimi kendime siper alınca kolumdan çekip beni önüne çevirdi. Çenemi tutup hafif çatık kaşlarıyla yüzüme bakmaya başladı.
"Yüzünü bu hale onlar mı getirdi?" Ben iç çekerken cevap veremedim. "Söylesene." Deyince yutkundum. "Başımı aşağı yukarı sallayınca dişlerini sıktı. "Kafalarını koparıcam tek tek." Diyerek kalkmaya çalıştığında birden eline yapıştım. Korkuyla:
"Yanlışlıkla çarptı top. O abi, iyi davrandı bana. Su verdi. Dövme yıldız gözlü abiyi." Derken kocaman açtığım gözlerimle hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Çatılı kaşlarıyla bana bakarken biran duraksadı sonrada bana döndü.
"Bacaksıza bak. Biz korumuyor muyuz seni? Beğenmiyor musun lan sen bizi?"
"S. Sizde vurmasaydınız." Diyerek tekrar hıçkırmaya başladığımda elimin biriyle gözümü ovalarken ne yapacağımı bilemedim. Durdu ve bir süre beni izledi. Ben başımı eğmiş soyulmuş dizimle oynayarak hıçkırırken birden kolumdan tutup kucağına kaldırdı beni.
"Atilla amcanın kızı mızmız mı yetiştirdi seni? Hiç mi dayak yemedin? Hiç mi düşmedin sen?"
"Küçüğüm daha ben..."
Boş gözlerle bakarken birden beni koklayınca ben şaşkın gözlerimi kocaman açarak yüzünü izledim.
"Doğru" dedi. "Hala süt kokuyorsun."
Ben burnumu çeke çeke yüzünü izlemeye devam ederken o yavaşça gülümsedi.
"Ne ağladın bugün mızmız sümüklü." Ben kaşlarımı çatarken gülümsemesi devam etti. İlk kez onu böyle gülümserken görüyordum. "Kızma kızma. Takılıyorum." Derken beni kendine bastırıp sarılarak sırtımı sıvazladığında ben öylece kaldım. "Bundan böyle başkasının yanına gitmek yok. Ne olursa olsun benim yanıma geleceksin. Nerede bir derdin olursa da ben orada olucağım tamam mı? Ağlamak da yok. Yalnız değilsiniz siz. Biz kimseyi yalnız bırakmayız. Abin, arkadaşın, dostun, yoldaşınım artık. Bozkurt sözü."
Neden bilmiyorum içime tuhaf bir sıcaklık oturduğunda içimden ağlamak geldi. Aynı acı içimde gezinirken sıcaklık onun gezdiği yerlerin üzerini kapattı fakat bu uyuşukluğa dayanamadım. Anne babamın birbirinden ayrılacak olmasıydı belki buna sebep, belki o yüzden kaçmak istedim evden. O yüzden yürüdüm onca yolu. Kaybolacaktım. Kaybolmak istedim. Bulunacağımı düşünmemiştim bile. Ama o bulmuştu beni. Bu canavar. Bacaklarımı sıkıca beline sararken kollarımı da boynuna doladığım da hıçkırarak ağlamaya devam ettim. Biran duraksadı ama bir şey söylemeden, sırtımı sıvazlamaya devam etti. Ve çok geçmeden evin yoluna koyulduk.
İlk görselde ki bozkurt şerif, alt görselde ki yıldız gözlü solcu arkadaşlar,,
beğenip yorum yapmayı unutmayın görüşürüz..:)

