Yağmur üç gündür durmuyor. Blackpine'a vardığımız sabah da aynıydı.
Otobüsün buğulanmış camından dışarı baktığımda gördüğüm ilk şey, yolun iki tarafına duvar gibi dikilmiş ağaçlar oldu. Douglas göknarları gökyüzünü neredeyse tamamen kapatıyor, dallarından süzülen yağmur damlaları camda ince çizgiler bırakıyordu. Lexina'nın şuan damlaları yarıştırdığından emindim. Müzikçalarının şarjı bitmişti ve telefonunda hiçbir şey yoktu.
Arada bir sisin arasından koyu yeşil tepeler görünüyordu. Kasaba tabelası birkaç dakika sonra ortaya çıktı ve gözüm bir an dibinde gördüğüm devasa dikenli bitkiye kaydı.
BLACKPINE-NÜFUS 4014
Altında, paslanmış bir levhada başka bir şey daha yazıyordu:
LÜTFEN ORMAN SINIRLARINDA DİKKATLİ OLUN.
Gülümsedim. "Ne kadar tehditkâr."
Lexina yanımda başını kaldırdı. Kapkara bakan gözlerine henüz alışamamıştım. Masmavi bulutlu irisiyle ruhumun içine baktığı anları şimdiden özledim. Ama böyle olması gerekiyordu. Siyah lenslerinin ardındaki mavi gözleri artık kimsenin görmesine izin vermeyeceğiz.
"Ne?" dedi biraz uykulu biraz meraklı bakışlarla.
"Tabela." dedim çoktan geçtiğimiz için arka tarafı işaret ederek. Lexi son anda görmüştü.
"Ben tehditkâr bulmadım." arkasına yaslandı.
"Çünkü tehditkâr şeylerin çoğu kendini öyle tanıtmaz."
Liam yanımdaki koltukta dönüp bize baktı.
"Bu bir şaka mı?" dedi bana bakarak.
"Hayır." dedim omzumu silkerken.
"Sen hiç şaka yapmıyorsun." dedi şikayetlenir gibi.
"Yapıyorum." dedim. Siz anlamıyorsunuz ama.
"Ne zaman?" dedi.
"Dün." dedim. Salla işte nasıl olsa bilmeyeceklerdi.
"Dün ne yaptın?" tartışmayı devam ettirmeye kararlıydı.
"Hatırlamıyorum."
Liam gözlerini devirdi. Küçük bir kıkırdama sesi yaptım ama gülemediğimi fark ettim. Yola çıkmaktan nefret ediyorum cidden. Parmağımı zor oynatıyorum ve birazdan bir ton bavulu yeni evimize çıkarıp temizlik yapacağım.
İkisini de birkaç saniye izledim. Lexina on altı, Liam ise on dört yaşında. İkisi de birkaç ay önce bana göre dünyanın en büyük problemiydi. Şimdi ise iki yanımda oturup birbirlerinin telefonlarına bakarak kavga eden iki çocuktu.
İnsanlar çocukların sorunlarını çözmenin onları güvenli bir yere götürmek olduğunu düşünür.
Yanlış.
Bazen güvenli bir yere götürmek yetmez. Çocukların onlara zarar veren, kötü etkileyen ve manipüle ederek bu döngüye bağlayanlara geri dönmek istememesini de sağlamanız gerekir.
Ben bunu yaptım. Onların aileleriyle ilgili anılarını düzenledim. Tamamen değil. Böyle bir şeyi yapabildiğimden bile emin değilim. Sadece bazı şeyleri değiştirdim.
Bir bakışı, bir kelimeyi, bir anıyı hatırlama biçimini.
Bir insanın annesini düşündüğünde hissettiği korkuyu, özlemin önüne geçecek kadar büyütmek zor değildi. Hele ki hali hazırda güvenli ve sağlıklı bir bağları yoksa.
Belki yaptığım şey korkunç. Ama onları geri götürmek daha korkunç olucaktı. Sözde aileleri, onları koruması gereken yetişkinler asıl tehdit haline gelmişti.
Başım orta koltuğun başlığından Liam'ın omzuna kaydı. Bu yaşta benim kadar olmuştu şimdiden. Otobüs kasabaya girerken Lexi'nin başını omzuma yasladığını hissettim. Herkes diğerine yaslamış Liam ise beni rahat ettirmek için duruşunu kaydırıp telefonuyla ilgilenmeye devam ediyordu.
"Burada gerçekten kimse bizi bulamaz mı?" dedi telefonu kapatırken.
"Bulamaz." gözlerimi dinlendirmek için kapatıp omzuna daha da gömüldüm. Bu niye benim deodorantım gibi kokuyor?
"Nasıl bu kadar eminsin?" gerginliğini anlıyordum. Onun ailesi en sorunlusuydu. Sadece ailesinin baskısı yüzünden öfke patlamaları yaşayan ve etrafındakiler bunun sebebinin kendileri olduğunu anlamadığından gerekli yardımı alamayan zavallı bir çocuktu. Ailesi onu sanki bir askermiş gibi tehlikeli bir vahşi yaşam programına göndereceği zaman onu ve Lexi'yi alıp gitmeye karar verdim.
Kafamı kaldırıp gözlerine baktım. Bana güveniyor, beni seviyor ve dediklerimi önemsiyor. Kelimelerimi dikkatle seçmeli ve onu yatıştırmalıyım.
"Çünkü seni bulmak isteyen herkesin önce beni bulması gerekiyor."
"Bu daha da korkutucu."
"Ben de onu hedeflemiştim zaten."
Gülümsedi. Ben de gülümsedim ve yanağını bir kez okşayıp cam tarafına döndüm. Blackpine'ın merkezinde birkaç küçük dükkân, eski bir benzin istasyonu, taş bir kilise ve kapatılmış bir sinema vardı. Pek anlamam ama bu binaların çoğu yüz yıldan eski görünüyordu. Yağmur oluklardan taşıyor, sokaklarda kimse yürümüyordu. Eski tarz su tahliye sistemi dikkatimi çekti.
Fakat kasabanın arkasında, orman vardı. Devasa, karanlık ve sessiz. Haritada uzun kilometrelerce uzanan Blackpine Ormanı.
İnsanların buraya taşınmak istememesinin nedenlerinden biri. Bir diğer büyük nedense şehre uzak olup kaynaklara ulaşmanın biraz güç olmasıydı ama uzun araba yolculukları büyük bir sorun değildir genelde. Haftalık alışveriş yolculukları ihtiyaçlar için yeterli.
Benim taşınmak istememin nedenlerinden biri de bu. Kalabalık ve tanımadığım insanların bol olduğu yerlerde kalamazdım. Çocukların tanınması riski aldığım önlemlere rağmen büyüktü ve burada daha rahat yaşardık.
Çünkü kalabalık yerlerde saklanmak zordur. Issız yerlerde ise herkes birbirini tanır. İki türlü de avantaj ve dezavantajlar var ve küçük bir kasabada en azından her şey benim kontrolüm altında olacak.
Ben merak edilmekten nefret ederim. Umarım yerel halk meraklı değildir. Herkesin huysuz ve hantal yaşlılar olmasına razıyım. Gerçi çocuklar için arkadaş ortamı lazım.
Otobüs durdu ve Liam anında ayağa kalktı.
"İndik mi?"
"Evet."
"Geldik, Liam." Lexi'nin düzeltmesini görmezden gelip bagajları çıkarmaya koyulduk. Otobüs nerdeyse boştu o yüzden bagajları koltuklara bağlamıştık.
"Sonunda." Lexi çantasını aldı. Fermuarındaki patili süse bakarken geride bıraktığı köpeğini düşündüğüne emindim. Hiç aklıma gelmemişti üzüldüm şimdi. Ama geçti artık.
"Burada başka köpek buluruz belki." dedim ve bana baktı. "Gerek yok, belki sonra. Bir şey olmaz, ailem köpeğimizi seviyor, zaten aslında babamın köpeğiydi ona iyi bakıyorlar."
Ben bavullara uzanırken şoför bana baktı. "İlk kez mi Blackpine?"
"Ha? Şey, evet şuan taşınıyoruz." dedim bavulun birini Liam'ın desteğiyle indirirken.
Adam birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra gözlerini kaçırdı. Bu anlamsız gerginliği neye borçluyduk acaba.
"Alışırsınız." Sormadım ki..
"Burada yaşamaya alışmak zor mu?"
Adam cevap vermedi. Sadece yağmura baktı. Oraya değil bana bak. İlk kafadan kontak vatandaşımız hayırlı olsun.
Neden sonra kendine gelip: "Ormana gece girmeyin." dedi.
Tamam, şaka yapmıyordu. Zaten gecenin zifiri karanlığında yılan çiyanla kamp yapmak veya buna benzer bir aktivite planlıyor değildik. Neyse, muhtemelen gelen gezginler macera olsun diye saçma şeyler yapıyordu ve bu uyarı da bu yüzdendi. Yine de sorayım.
"Niye?"
Adam omuz silkti. "Yaban hayatı." Sonra otobüsün kapısını açtı ve inip bir sigara yaktı.
Otobüsten indik. Yağmur hemen saçlarıma doldu. Saç spreyi sıktığım için sanki kafama dolu yağıyormuş gibi hissediyordum. Umarım bu tak tuk sesleri başkaları da duymuyordur.
Lexi kapüşonunu başına geçirdi. Liam çantasını omzuna attı ve birilerinin aksine bavullara yardım gerektiğinin farkındaydı. Lexi yürümeye başladıktan bir kaç saniye sonra dönüp ikinci bavulumu elimden alıp devam etti.
Ben ise karşıdaki ormana baktım. Ağaçların arasında bir şey hareket etti. Çok hızlıydı. Ne gördüğümü anlamadım. Bir hayvan nasıl o kadar hızlı olabilir? Yanlış görmüş olamam çünkü sesi de geldi.
Liam yanıma geldi. "Ne oldu?" yürümeyi bıraktığımı fark ettim. Gözlerim de odaklanmaya çalıştığım için kuruyup acıyordu.
"Hiç." Kırpıştırdığımda gözümden yaş aktı.
"Bir şey gördün mü?" Lexi hiç istifini bozmadan uzaklaşırken Liam bir ona bir bana baktı. Ona baktım. "Hayır."
Yalan söylediğimde bunu anlayabilirdi. Ama benim ne düşündüğümü anlayamazdı. Çünkü henüz ona öğretmemiştim.
Ormana baktığımda içimde çok garip bir his oluşmuştu. Korku değildi. Bilinmezliğin ve uğursuzluk hissimin bir karışımı, tekinsiz kasvetli bir ortamda normal hissetmek sayılır.
Otobüs durağından ayrıldıktan sonra yürümeye başladık. Evimiz çok uzakta değildi ama üç kişinin bütün eşyalarıyla birlikte yürümek yine de kolay değildi. Neyse ki yağmur biraz hafiflemişti. Hâlâ yağıyordu ama artık üzerimize kova boşaltılıyor gibi değildi.
Blackpine'ı biraz daha yakından inceleme fırsatım oldu.
Kasabanın merkezi tahmin ettiğimden daha küçüktü. Birkaç market, eczane, lokanta, kırtasiye, nalbur ve birbirine yakın birkaç dükkân vardı. Sokakların çoğu dardı ve kaldırımlar yer yer çatlamıştı. Binaların bazıları yenilenmiş olsa da çoğunun eski görüntüsü korunmuştu. Ahşap evlerin verandalarında yağmurdan kararmış sandalyeler, paslanmış bisikletler ve kullanılmadığı belli olan bahçe eşyaları vardı.
İnsan da yoktu. Gerçekten yoktu. Arada bir araba geçiyor, bir dükkânın kapısından biri çıkıyor veya uzaktaki bir evin penceresinde perde hareket ediyordu. Ama büyük şehirlerde alıştığım o sürekli insan uğultusu burada yoktu.
Bir yandan iyi. Bir yandan da fazla sessiz.
Liam başını kaldırıp tabelalara bakıyordu. Lexi ise birkaç adım önümde yürüyüp çevredeki evlere bakıyordu.
"Şurada market var." dedi Liam.
"Gördüm."
"Yakın."
"İyi."
"Buradan eve kadar her şeyi taşımamız gerekmiyor yani."
"Çünkü markete girdiğimizde bavullarımızı satacağız."
Liam ve ben aynı anda Lexi'ye baktık.
"Ne?"
"Şaka yaptım."
"Ha."
Yüzüme birkaç saniye baktı.
"Sen gerçekten garip şakalar yapıyorsun." dedim bavulumu çamura değmesin diye omzuma atarken.
"Biliyorum."
Evimizin bulunduğu sokağa girdiğimizde ortam biraz daha değişti. Evler seyrekleşti, ağaçlar çoğaldı. Sokak sonunda asfaltın yerini düzgün olmayan taşlı bir yol aldı. Yağmur nedeniyle çamur olmuştu ama en azından ayakkabılarımızın içine kadar su almıyordu.
Haritayı telefonumdan kontrol ettim.
"Sağdan."
"Buradan mı?" Lexi sordu.
"Evet."
"Evimiz ormanın içinde mi?"
"Tam içinde değil."
"Bu hiç rahatlatıcı olmadı."
"Ormanın içinde olsaydı söylerdim."
Liam araya girdi.
"Sen her şeyi böyle mi söylüyorsun?"
"Nasıl?"
"İnsanların daha çok endişelenmesini sağlayacak şekilde."
"Hayır."
Bir saniye düşündüm. "Bazen. Lexi güldü ve sonunda evi gördük. Beklediğimden daha büyüktü.
İki katlı, geniş çatılı, dış cephesi açık renkli ama yıllardır yağmur yemekten biraz koyulaşmış bir taşra eviydi. Önünde küçük bir veranda, yanında eski bir garaj ve arka tarafında ağaçlarla çevrili geniş bir bahçe vardı. Evin arkasında ormanın başladığını görebiliyordum.
Çok uzak değildi. Ama yeterince uzaktı. İşte bu güzel.
Kapının önünde otuzlu yaşlarında görünen bir adam duruyordu. Ellerini montunun ceplerine sokmuş, bizi bekliyordu.
Bizi görünce verandadan aşağı indi.
"Merhaba."
"Merhaba." dedim. Mavi gözlü, siyah saçlı, hafif kirli sakallı ve çok uzun boyluydu. İki metre var desem yeridir.
Adam önce bana, sonra çocuklara baktı.
"Ben Black Jacobs." tahmin ettiğim gibi ev sahibimiz. Telefonda karısıyla konuşmuştuk. Mavi gözlülere zaafım vardı ve şuan hayallerim yıkıldı. En azından ara sıra mavi gözlü birilerini göreceğim demek ki.
"Ben Mia Henderson. Eşinizle telefonda konuşmuştuk." Elimi uzattım. Elimi sıktı.
"Çocuklar?" arkama dönüp kapıyı açıp girmek için sabırsızlanan kırmızı kafalara baktım.
"Lexina." Lexi elini uzattı. "Lexi diyebilirsiniz."
Black başını salladı. "Memnun oldum."
Sonra Liam'a baktı. "Liam." kendisini tanıtıp elini uzattı ve onunla da el sıkıştılar.
"Merhaba. Kaç yaşındasın sen?" Liam tam ayrılacakken soruyla hemen kafasını çevirip cevapladı. "14."
"14? Bayağı büyük gösteriyorsun. Oğlum 17 yaşında, onunla aynı okula gidersin herhalde."
"Evet, ikisini de Blackpine Lisesine yazdırdım. Liam lise 1 Lexina lise 2'ye gidecek." onlar sormadan ben söyledim. Black tekrar bana döndü.
"Yvette size anlatmıştır ama evi göstereyim. Isıtma sistemi çalışıyor, mutfakta su basıncı biraz düşük ama normal. Üst kattaki banyoda musluğu fazla açmayın. Arka kapının kilidi geçen ay değişti. Ön kapı sağlam."
"Çatı?"
Black kısa bir an durdu.
"Çatı sağlam."
"Yağmur çok yağıyor."
"Burada yağmur hep yağıyor."
"Evet, bu yüzden burayı seviyorum, yağmur kokusunu ve yağmurlu havaları severim.
"Anladım. Haşere ve böcek görürseniz arayın yardımcı oluruz. Bir de geceleyin tek bir kapı veya pencereyi dahi açık veya aralık bırakmayın."
"Evet, hava karardığı an kapatacağım."
Black'in yüzünde çok hafif bir gülümseme oluştu. "Ev uzun zamandır boştu ama bakımsız bırakmadık. Elektrik, su ve ısıtma sistemlerini kontrol ettirdim. Temizlenmesi gerekiyor tabii."
Liam araya girdi. "Bugün mü?"
Black ona baktı. "İsterseniz yarın."
"Bugün yapacağız. Alerjim var bu pislikte kimse uyuyamaz zaten."
Liam bana baktı. "Mia?"
"Bugün yapacağız." dedim tekrar. Liam'ın yüzü düştü. "Harika."
"Şikâyet etme." dedim. "Bu bavulda temizlik malzemelerimiz var, çıkarmaya başla, ben de geliyorum."
"Şikayet etmiyorum."
"Yüzün ediyor."
Lexi gülerek bavulunu verandaya bıraktı. "Neden dışarı çıkardın?" dedim, içeri girerken cevap verdi. "İçerisi çok pis, temizlik yaparken ayak altında duruyor."
Black bizi izlerken sanki bir şey söylemek istedi ama vazgeçti. Sonra birlikte içeri girdik.
Evin içi dışından daha iyiydi. Ahşap zeminler eskiydi ama sağlamdı. Duvarların bazı yerlerinde boyalar solmuştu. Mobilyaların çoğu yoktu; birkaç odada eski dolaplar ve sandalyeler bırakılmıştı. Büyük pencereler sayesinde ev gündüz bile yeterince aydınlıktı.
"Fena değil." dedim.
"Ben beğendim." dedi Lexi.
Liam merdivenlere bakıyordu.
"Üst katta kaç oda var?"
"Üç yatak odası. Bir banyo." Black arada etraftaki iki üç şeyi düzeltiyorken konuştu.
"Üç mü?"
"Evet."
Liam bana baktı.
"Sen birinde, ben birinde, Lexi birinde?"
"Plan bu."
"İyi." kendi odalarımızın olması bence de güzeldi.
Black ellerini birbirine sürttü.
"Ben Kai'yi çağırayım. O da size yardım eder."
"Kim?" dedim ani merakla.
"Oğlum." Şimdi fark ettim de oğlum on yedi yaşında demişti ve kendisi aşırı genç gözüküyordu, kaç yaşındaydı ki? Neysd sonra Kai'ye sorarım.
Kapıya doğru döndü. "Kai!" Dışarıdan bir ses geldi. "Geliyorum!" Black birkaç saniye bekledi. Ben de evin içindeki kutulara bakmaya başladım.
Verandadan ayak sesleri geldi. Sonra kapıda bir genç belirdi.
On yedi yaşlarında görünüyordu. Koyu kahverengi saçları biraz dağınıktı. Üzerinde siyah bir tişört ve koyu renk bir pantolon vardı. İlk dikkatimi çeken şey gözleri oldu. Kırmızıydı, koyu bir kırmızı.
"Kai, gel."
Kai içeri girdi. Babası onu bize doğru yönlendirdi. "Bu Mia Henderson. Ve yeni kiracılarımız."
Kai gözlerime baktı. Bir saniye. İki saniye. Üç saniye. Sonra bakışları değişti. Ne düşündüğünü anlayamadım.
Aslında bu pek sık olmaz. İnsanların yüzlerine baktığımda genellikle ne hissettiklerini anlayabilirim. Bazen söylemedikleri şeyleri bile. Ama Kai'nin yüzündeki ifade o kadar hızlı değişmişti ki yakalayamadım.
Sonra Black elini Kai'nin omzuna koydu. Kai babasına döndü. Babası ona baktı. Kai'nin yüzü bir anlığına düştü. Sonra başını çok hafifçe iki yana salladı. Hayır. Bunu sadece ben fark ettim. Black de fark etmişti. Elini Kai'nin omzundan çekti.
"Gözlerin," dedim işaret ederek "lens mi takıyorsun?"
Kai bana baktı. "Evet lens takıyorum, asıl rengi mavidir." bu hayal kırıklığı ifadesi de neydi öyle? Tipin falan mı değilim yoksa? Kusura bakma hayallerini yıktım. Mavi gözlerini de kapatmış zaten sinir oldum. Kırmızı nedir yahu.
"Lexina ve Liam da burada."
Lexi el salladı. "Merhaba."
Kai ona baktı. "Merhaba."
Liam başını kaldırdı.
"Selam."
Kai ona da başıyla selam verip tekrar bana baktı. "Memnun oldum."
"Ben de." Bir süre kimse konuşmadı. Garip. Ben bu sessizliği bozmak için konuştum: "Kaç yaşındasın?"
"On yedi."
"On yedi mi, ah pardon baban söylemişti zaten. Ama şaşırdım yine de."
"Olgun göstermiyor muyum?"
"Hayır. Daha büyük sandım. Ha yani evet öylesin."
"Sen kaç yaşındasın?"
"Yirmi."
Kai'nin kaşları kalktı.
"Yirmi?"
"Evet."
"Ben seni en fazla on sekiz sanmıştım."
"Çok teşekkür ederim."
"İyi anlamda söyledim."
"Ben de iyi anlamda aldım."
Kai güldü.
"Boyun kaç senin? Baban da bayağı uzun boyluydu."
Yine gurur dolu bir ifadeyle sırıttı. "1.96, her şeyi genetiğe borçluyuz."
Üst kattan Lexi'nin sesi geldi. "Mia! Temizliğe nereden başlıyoruz?"
"Bir dakika!"
Kai bana baktı. "Kardeşlerin mi?"
"Evlatlıklar." dedim. Bunu söylemek hâlâ biraz garipti.
"İkiniz de mi?"
"Evet. Yani onlar evlatlıklar. O ikisi öz kardeş benim ailem onları evlat edindi."
"Anne babanız?"
"Onları ben büyütüyorum artık."
Kai'nin yüzündeki gülümseme azaldı. "Sen mi?"
"Evet."
"Yirmi yaşında?"
"Yakında yirmi bir olacağım."
"Bu biraz-" dedi hemen sözünü kestim. "Garip mi?"
"Zor." diye düzeltti.
"Zor." tasdikledim. Öyleydi tabii.
Bir an sessizlik oldu. Sonra üst kattan Liam'ın sesi geldi. "Mia! Temizliğe başladık!"
"Geliyorum!"
Kai gülümsedi. "Sanırım işiniz var."
"Evet."
"Yardım edeyim mi?"
"Yok, gerek yok."
Black kapının yanında durmuş bizi izliyordu. "Kai, gel." Kai babasına baktı. Sonra bana döndü. "Görüşürüz."
"Görüşürüz." dedim ben de.
Kai dışarı çıktı. Ben merdivenlere yöneldim. Yukarı çıkarken Liam camdan dışarı bakıyordu.
"Çocuk iyiymiş."
"Kim?"
"Black'in oğlu." bu da ne? Kıskançlık seziyorum ha.
"Adı Kai."
"Onu mu demek istedin?"
"Hayır."
"Tamam."
"Ne?"
"Hiç." konuşma saçma bir yere gitti ve ben daldığım için ucunu kaçırdım. Ne diyorduk?
Liam omuz silkti. "Temizliğe başladık." görüyorum evet. "Harika."
"Çok güzel bir ev."
"Önce temizleyelim, sonra güzel olup olmadığına karar ver."
"Sen her şeyin kusurunu buluyorsun."
"Çünkü kusurları bulmak daha kolay."
"Ben yine de beğendim."
"Ben de." Ve bütün günümüz böyle geçti.
Sabahın geri kalanını mutfakta geçirdik. Dolapların içini boşalttık, rafları sildik, eski kutuları ayırdık. Sonra salonu temizledik. Perdeleri çıkardık, camları sildik, zeminleri süpürdük.
Öğleden sonra üst kata geçtik.
Lexi bir odayı sahiplenmişti bile.
"Bu benim."
"Ben sana oda seç demedim."
"Ben seçtim."
"Tamam." uğraşmaya değmezdi, zaten her oda aynı sayılır.
"Gerçekten mi?"
"Evet."
Liam hemen diğer odaya koştu. "Bu da benim!"
"Harika."
"Sen üçüncü odayı al."
"Zaten üçüncü odayı alacağım."
"İyi."
Çocuklarla yaşamanın en zor tarafı buydu. İki dakika önce dünyanın sonunu konuşuyorlar, iki dakika sonra odanın kime ait olduğu konusunda kavga ediyorlar. Bunların kötü geçmişi yüzünden acımasam kıçlarkna tekmeyi basmıştım ama işte.
Akşam olduğunda ev neredeyse tanınmayacak hâle gelmişti. Bütün günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü. Mutfak masasının etrafında oturduk. Yemek yapacak hâlimiz olmadığı için yolda aldığımız burgerleri masaya koydum.
Liam paketi açarken: "Bu hayatımda yediğim en iyi burger olabilir." dedi.
"Bugün başka bir şey yemedin." keşke öğlen en azından gidip meyve alsaydık.
"Sabah yedim."
"Ne?"
"Kraker."
"Kraker yemek sayılmaz."
"Yemek demedim zaten." Lexi güldü.
Bir süre sadece yemek yedik. Sonra konuşmaya başladık. Eski evden, okuldan, yeni odalardan, Blackpine'daki marketten ve kasabanın garip tabelalarından bahsettik. Liam kasabanın neden bu kadar sessiz olduğunu merak ediyordu. Lexi ise yakında bir köpek sahiplenip sahiplenemeyeceğimizi soruyordu.
"Bakacağız."
"Bu evet demek mi?"
"Bakacağız dedim. Burada köpeği nereden bulacaksak."
"Yani hayır."
"Hayır demedim."
"Demediğin hâlde neden hayır gibi geliyor?"
"Çünkü beni tanıyorsun. Yani bir yerleşelim alışalım buluruz alırız bir tane niye olmasın da şimdi bunun veterineri falan lazım nasıl buluruz mesela? Bir bakalım işte önce."
Burgerimin kalanını tabağıma bıraktım. "Tamam." İkisi de bana baktı. "Şimdi ciddi konuşacağız."
Liam'ın yüzündeki gülümseme kayboldu. Lexi de doğruldu.
"Sakin canım yok bir şey sadece durum güncellemesi. Burada bazı kurallarımız olacak."
"Tamam." laf dinleyecek olmaları çok iyiydi.
"İlk olarak, kimse gizlice veya direkt olarak eski hayatından biriyle iletişime geçmiyor. Şüpheli hareketler de yapmayın. Bakın bu çok önemli, en ufak bir yer tespiti hepimizi yakalattırabilir ve bunun kimseye faydası yok."
Başlarını salladılar. "İkinci olarak, eski hayatımızla ilgili kimseyle gereksiz konuşmuyoruz. Özellikle ailelerinizle ilgili."
Lexi sessizce başını salladı.
"Üçüncüsü, okulda veya dışarıda gerçek isimlerinizle ilgili garip bir şey söylemeyeceksiniz. Belgelerimiz var. Kimliklerimiz var. Ama bir kâğıt parçası aptalca davranırsanız sizi kurtarmaz."
"Tamam." dedi Liam.
"Ve dördüncüsü..."
İkisine de baktım.
"Ben size yardım etmek için buradayım. Benden bir şey saklamanız gerekmiyor. Bir problem olursa bana söyleyeceksiniz. Kavga, okul, para, korku, kabus, ne olursa olsun."
Lexi'nin yüzü yumuşadı.
"Tamam."
"İyi."
Bir süre onları izledim.
"Ve artık burası sizin de eviniz."
Liam hafifçe gülümsedi.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
Lexi başını salladı.
"Tamam."
"Şimdi rahatlayabilirsiniz."
Liam burgerinin kalanını aldı.
"Ben zaten rahattım."
"Fark ettim."
Gece tamamen çöktüğünde ayağa kalktım.
"Ben bir kontrol yapacağım."
Liam şaşırdı.
"Ne kontrolü?"
"Ev."
"Niye?"
"Çünkü ilk gecemiz."
"Ev zaten boş."
"Boş evler de sorun çıkarabilir."
Bütün pencereleri tek tek kontrol ettim. Kilitler çalışıyordu. Arka kapıyı denedim. Sağlamdı. Alt kattaki pencereler kapalıydı. Üst kata çıktım, odaları kontrol ettim. Banyodaki pencerenin kilidi biraz gevşekti; onu da sabitledim.
Sonra perdeleri kapattım. Dışarı baktığımda yağmur hâlâ yağıyordu. Bahçe karanlıktı. Ağaçların ötesindeki orman ise tamamen siyaha dönüşmüştü. Bir süre baktım. Hiç bir şey yoktu. İyi. Perdeyi kapattım.
Evin içinde tekrar dolaştım. Mutfak, salon, koridor, merdivenler...
Sonunda her şey yolundaydı.
"Bana unutturmayın da yarın ilk iş bahçeye ışık sistemi kuralım, bu karanlıkta yaşanmaz."
"Tamam." dedi Liam oturma odasında bir mendil almış telefonunu siliyordu. "Bir de Lexi'ye de söyle camınızı sakın açmayın geceleyin." beni başıyla onayladı ve böylece yatmaya gittim.
Bakımsız bir taşra evine göre fazla temiz, fazla düzenli ve şaşırtıcı derecede sağlamdı. Yatak odama çıktım. Kapıyı kapattım.
İlk kez yalnız kaldığımda yatağın kenarına oturdum. Yeni ev, yeni kasaba, yeni hayat. Ve dışarıda, kilometrelerce uzanan karanlık bir orman. Nedense Blackpine'a gelirken hissettiğim o tuhaf duygu hâlâ geçmemişti.
Ama bunun sadece yorgunluk olduğunu düşündüm. Bir de yeni bir yere geldik alışmak zaman alacaktır. En büyük korkum bulunmak ve herhalde bulunmadığımız sürece bir sorun olmayacaktı. Değil mi?
En azından bu gece böyle düşünmek daha kolaydı.
•••
İlk kez kitap yazmayı başardım hadi hayırlı olsun diyeyim bir şeyi bitirebildim nihayet.🧿