21 Aralık 2004 ~Alon
Rüzgarın uğultusu aşağı vadiden gelen Luvia borularının sesini bastırmaya yetmiyordu. Airis; dizlerinin üzerine çökmüş, ellerini yüzüne kapatmış, derin hıçkırıklarla ağlıyordu. O, her şeyin bittiğini sanıyordu.
O, kızını kaybettiğini sanıyordu.
O, kızımızı kaybettiğimizi sanıyordu.
Az önce kucağımdaki o minik canı geçidin bilinmezliğine bırakmıştım. Geçit kapandığında arkasında bıraktığı o vakum etkisi, sadece havayı değil içimdeki duyguları da emip yok etmişti. Elimde kalan tek şey bebeğin kundağından kopan kırmızı bir bez parçasıydı.
Geçidi açmak için ödediğim bedel, göğsümün tam ortasında soğuk bir boşluk olarak duruyordu. Ben bir kraldım, bir yöneticiydim, halkımın gözünde en güçlü insandım ama o an o boşlukta ne öfke vardı ne de hırs. Acı vardı. Sadece acı.
Airis başını kaldırıp bana baktığında gözlerindeki o yıkık ifadeyi asla unutmayacağımı biliyordum. "Alon." diye fısıldadı. "Gitti mi gerçekten? Onu... Onu kurtaramadık mı?"
Kalbimi buzdan bir kalkanın arkasına sakladım. Oysa içim cehennem ateşiyle yanıyordu. Eğer ona gerçeği söylersem umudu onu ele verirdi. Luvia'nın zihin okuyucuları o umudu bir kanca gibi kullanır kızımızın izini sürerlerdi. Onu korumanın tek yolu, annesinin yasında boğulmasına izin vermekti.
~Alev
Çöp konteynerinin patlamasıyla etrafa saçılan metal parçaları ve yükselen duman, beynimdeki mantık devrelerini resmen yakmıştı. Kulaklarım uğulduyordu. Yanımdaki elektrik direğinden çıkan kıvılcımlar yaptığım şeyin birer kanıtı gibi ayaklarımın önüne düşüyordu.
"Bu... Bunu ben mi yaptım?" Sesim bir fısıltıdan ibaretti. Ellerime baktım; parmak uçlarım hala titriyor, tenimden hafif bir buhar yükseliyordu.
Aren denen adam kolumu hala bırakmamıştı. Bakışları patlayan konteynerde değil doğrudan benim üzerimdeydi. Sanki her şey çok normalmiş gibi bakıyordu. Gerçekten deli olabilir miydi?
"Bu sadece bir başlangıç Alev." dedi. Sesi deniz kıyısında esen rüzgar kadar sakin bir o kadar da otoriterdi. "Güçlerin seni bir zırh gibi sarmaya çalışıyor ama sen onları bir pranga sanıp reddediyorsun. Reddetme. Reddedersen seni içten içe yakacak."
"Bırak beni!" diyerek kolumu hızla geri çektim. Bu sefer ondan yayılan o garip enerji beni sarsmadı, aksine içimdeki ateş onu tanımış gibiydi. "Sen delirmişsin! Kostümünle, kılıcınla ve deli saçması hikayelerinle defol git burdan!"
Onun cevabını ve gitmesini beklemeden ben arkamı dönüp koşmaya başladım. Sokaktan, insanların şaşkın bakışları arasından kolarak sıyrıldım. Her adımda boynumdaki o ejderha kolyesinin kalbimle aynı ritimde vurduğunu hissediyordum. İkinci bir kalp gibi atıyordu. Nihayet evimin bulunduğu sokağa vardığımda nefes nefeseydim. Anahtarı titreyen ellerimle kilise sokmaya çalışırken Aren'in yakışıklı yüzü derin bakışları gözümün önünden gitmiyordu.
İçeri girip kapıyı üç kez kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm. Burası güvenliydi. Burası benim küçük, huzurlu ve yalnız sığınağımdı. Ama tam o an pencereden içeri sızan garip bir esinti hissettim.
Perdeler, camlar kapalı olmasına rağmen kasırga çıkmışcasına savrulmayaa başladı. Odanın içindeki hava aniden buz kesti.
"Onu buldun mu general?"
Duyduğum ses bir insanın gırtlağından çıkamayacak kadar soğuk ve robotikti. Başımı kaldırdığımda salonun ortasında, havada asılı duran, gri, dumanlı bir silüet gördüm. Bu bir insan değildi. Daha çok rüzgardan yapılmış bir gölgeye benziyordu.
"Hayır." dedi tanıdık bir ses. Kapımın dışından geliyordu, Aren'in sesiydi. "Onu bulamadım. Sadece bir enerji dalgalanmasıydı." Sesi oldukça sertti. Sanki düşmanıyka konuşuyordu.
Bahsettikleri kişi ben miydim? Aren benim için geldiğini söylediğine göre ben olmalıydım. Beni bulamadığını söylemişti. Yalan mı söylemişti? Beni mi korumuştu?
İçerideki dumanlı silüet odanın içinde hızla süzüldü. Masamdaki ders notlarını odanın diğer ucuna savurdu. " Vanya sabırsızlanıyor," dedi rüzgarın uğultusuyla karışık bir sesle. "Eğer Etelya'nın o piç melezi bu diyardaysa onu ilk biz bulmalıyız. Ölü ya da diri."
Kapının altına daha çok sindim. Dehşetle nefesimi tuttum. Masanın üzerindeki su bardağı aniden dondu ve çatlayarak paramparça oldu. İçimdeki ateş bu soğuk saldırıya karşılık vermek için kasılmaya başladı. Boynumdaki kolye artık sadece sıcak değildi. Aynı zamanda parlaktı da.
Dışarıdaki Aren'in sesi tekrar kulaklarıma doldu: "Luvia'nın çöpçüleri her yerde. Git buradan gölge. Burada senin için sadece kül var."
Dışarıdan bir çarpışma sesi geldi. Resmen savaş vardı. Ama sanki metal metale değil de ateş rüzgara çarpmıştı. Binanın dış duvarından gelen o büyük gümbürtüyle evimin pencereleri zangırdadı.
Yerimden fırlayıp pencereden aşağı baktım. Aren o devasa kılıcını çekmişti. Kılıcın çeliği bu karanlık şehirde hiç görmediğim bir ışıkla parlıyordu. Karşısındaki rüzgar silüetiyle dans eder gibi çarpışıyordu. Ama Aren'in yüzünde bir acı vardı. Her hamlesinde göğsündeki mühür kararıyordu.
İçimde bir his uyandı. Her zaman mantık ve bilime dayanarak çalışan beynim o hisse tutuldu ve o an anladım. O buraya beni almaya gelmemişti. O benim için her şeyini feda ederek buraya düşmüştü.
Ayrıca eğer dışarı çıkıp ona yardım etmezsem o gölge onu bu ara sokakta yutacaktı.
Ellerimi cama yasladım. "Bilimi siktir et." diye fısıldadım kendi kendime. "Madem yanıyoruz, bari parlayarak yanalım."
Gözlerimi kapattım ve damarlarımdaki o kontrölsüz yangını serbest bıraktım. Pencerenin camları içimden yükselen o muazzam ısıyla erimeye başladı.