~Alev
Geniz yakan o tanıdık metalik kokuyla sıçrayarak uyandım. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey, anatomi laboratuvarının o steril, ruhsuz beyaz ışığıydı. Şakaklarımdan süzülen ter damlası boynuma doğru yol alırken, kalbim göğüs kafesimi zorlayan bir davul gibi çarpıyordu. Nefesim kesik kesikti; sanki az önce gerçekten o dumanlı gökyüzünde koşmuş, o yakıcı rüzgarı ciğerlerime çekmiştim.
Yine o rüya. Yine o kızıl gökyüzü ve devasa kanatların yarattığı o uğultulu rüzgar...
"Alev? İyi misin?"
Selin’in sesiyle kendime geldim. Yan masada kadavrayı inceliyordu ama bakışları endişeyle üzerimdeydi. Önümdeki Klinik Anatomi kitabının sayfaları, üzerine düşen ter damlalarıyla hafifçe dalgalanmıştı. Masanın soğuk metal yüzeyine tutundum. "İyiyim," dedim, sesim çatallanmıştı. "Sadece... fazla kafein ve uykusuzluk sanırım."
Yalandı. Bu yorgunluk değildi. Bu, on sekizinci yaş günüme bastığım o geceden beri içimde uyanan, tıbbın hiçbir kitabında, hiçbir radyolojik görüntülemede karşılığı olmayan bir canavardı. Ellerimin titremesini gizlemek için masadaki çelik kalemliği sıkıca kavradım. Kemiklerimin sızladığını, kanımın her zamankinden daha hızlı, daha sıcak aktığını hissedebiliyordum.
Tam o an, avuç içimden yayılan ani ve kontrolsüz bir sıcaklık dalgasıyla irkildim. Önce hafif bir karıncalanma sandım, ama saniyeler içinde o karıncalanma yakıcı bir kor ateşine dönüştü. Dehşetle bakarken, avucumun içindeki ağır metal kalemliğin yumuşak bir oyun hamuru gibi büküldüğünü gördüm. Çeliğin o aşılmaz sertliği, parmaklarımın arasında pes ediyordu. Metalden ince, gri ve yanık kokulu bir duman yükseldi.
"Siktir..." diye fısıldadım. Sesim laboratuvarın sessizliğinde yankılandı. Kalemliği hızla masaya bıraktım. Çelik masaya çarptığında çıkan ses, normal bir metalin sesi değildi; sanki eritilmiş bir lav parçası masaya düşmüştü. Kalemliğin üzerinde parmak izlerimin derin, yanık çukurları kalmıştı.
Hızla ayağa kalktım. Sandalyem gürültüyle geriye savruldu. Selin bir şey sordu ama onu duymuyordum. Laboratuvarın sonundaki tuvalete koştum, kapıyı arkamdan kilitledim ve soğuk suyu sonuna kadar açtım. Ellerimi suyun altına soktuğum an, su cızırdayarak buharlaştı. Lavabodan yükselen beyaz buhar aynayı kapladı.
Titreyen parmaklarımla aynadaki buharı sildim ve gördüğüm şeyle donup kaldım. Her zaman orman yeşili olan gözbebeklerim gitmişti. Yerine, sanki gözlerimin içinde bir volkan patlamış gibi canlı, parlak ve korkutucu bir kırmızı gelmişti. Gözlerim yanmıyordu ama ışık saçıyordu.
Elim gayriihtiyari boynumdaki kolyeye gitti. Babamdan kaldığını bildiğim, hayatım boyunca boynumdan hiç çıkarmadığım o gümüş ejderha sembolü... Şu an göğsümü dağlayacak kadar sıcaktı. Ejderhanın gövdesindeki işlemeler parlıyor, sanki metal canlanmaya çalışıyordu.
"Bu biyolojik olarak imkansız," diye mırıldandım, yüzüme buz gibi su çarparak. "Genetik mutasyon, hormonal bozukluk... Hiçbir teşhis bunu açıklayamaz."
Ama kolyenin sıcaklığı ve gözlerimdeki o kızıl ışık, bilimi çoktan geride bırakmıştı. Ben sadece bir tıp öğrencisi değildim. Ben, içinde bir yangın taşıyan bir bombaydım.
~Aren
Ciğerlerime dolan hava o kadar kirli ve ağırdı ki, bir an boğulacağımı sandım. Etelya’nın saf ve kül kokulu atmosferinden sonra, bu dünya bir pislik çukuru gibiydi. Toz, duman ve metal kokusu genzimi yakıyordu.
Gözlerimi açtığımda, kendimi devasa beton kulelerin arasında, karanlık ve dar bir sokakta buldum. Geçit beni tam hedefe atmış olmalıydı ama burası hayal ettiğimden çok daha kaotikti. Üzerimdeki altın işlemeli general zırhı, bu gri ve kasvetli dünyanın içinde bir güneş gibi parlıyordu. Sokak lambalarının cılız sarı ışığı zırhımdan yansıyordu.
"Cehenneme hoş geldin general," diye mırıldandım. Sesim, binaların duvarlarında yabancı bir tınıyla yankılandı.
Kılıcımın kabzasını sıktım. En sadık dostumu, gökyüzündeki kanadım olan ejderhamı o kapıda bırakmıştım. Onun canıyla açılmıştı bu yol. Göğsümdeki mühür, onun küllerinden dövülmüştü ve şimdi derimi yakacak kadar büyük bir sızıyla parlıyordu. Bu sızı, sadece bir fiziksel acı değil, bir pusulaydı.
Sokağın başından devasa bir ışık hüzmesi yaklaştı. Kulakları tırmalayan bir gürültüyle üzerime gelen o metal canavara baktım. Kılıcımı çekmeye yeltendim ama canavar, acı bir fren sesiyle önümde durdu. İçinden bir adam çıktı, ağzında sigara vardı. Bana, zırhıma ve kılıcıma öyle bir baktı ki, sanki ben değil de o başka bir dünyadan gelmişti.
"Hey! Çekilsene yolun ortasından be adam! Kostümlü parti mi var?"
Söylediği kelimeler birer bilmece gibiydi ama tonundaki saygısızlığı anladım. Ona cevap vermek yerine göğsümdeki mühre odaklandım. Mühür, tam kuzeyi; o büyük beyaz binayı işaret ediyordu.
"Vaktim yok," dedim adama bakmadan. Pelerinimi zırhımın üzerine daha sıkı sardım. "Buldum seni, Saklı Ateş’in sahibi."
Kalabalığın arasına karıştım. İnsanlar ellerindeki küçük ışıklı kutulara bakarak yanımdan geçip gidiyordu. Kimse birbirinin yüzüne bakmıyordu. Ne kadar garip bir dünya... Ama mühürdeki çekim her adımda artıyordu. Prenses buradaydı. Damarlarındaki o yasak enerjiyi buradan bile hissedebiliyordum. Artık sadece dakikalar kalmıştı. Onu bu gri zindandan çıkarıp, ait olduğu o kızıl gökyüzüne geri götürecektim.