Gönderen: Nabi Bey.
Gönderilen: Önen.
'Önen sen bizi batırmak mı istiyorsun? Neden tam da okul Devrim Kütüphanesiyle anlaşmaya yaklaşmışken böyle bir makale yazıyorsun?! Makalenin neresinden tutsam elimde kalıyor oğlum, bir işi de becer oğlum! Senin yüzünden öğrenciler imzalarını geri çekmiş, okul bu işten vaz geçmiş! Sen neye sebep olduğundan haberdar mısın oğlum?! Yine azar mı işiteyim Rektörden, bunu mu istiyorsun oğlum?! Aklını başına devşir artık.'
Gönderen: Katherina.
Gönderilen: Yaktık biz o gemileri wattsap gurubu.
'Madamlar, bugün Kaptan Morgan'ın mekanına gidelim.'
Gönderen: Aykaç.
Gönderilen: Önen.
'Oğlum, işlerim uzadı. Eve gelmem uzun sürebilir, idare etsin diye hesabına para attım.'
"Biz vaatlerde bulunmayız, biz yapacağımız işleri söyleriz. Bakıyoruz, herkes yapamayacağı sözler vermenin peşinde, biraz gerçekçi olun ya. Köpeğin duası gerçek olsaydı gökten kemik yağardı, onlardaki havaya bak sanki uzaya adam yolluyorlar. Biz öyle miyiz, biz yapabileceğimiz işlerden bahsediyoruz halkımızı gereksiz ümitlere sürüklemiyoruz. Sadece dört yılda, ülkemize yapılan yatırımları yüzde atmış arttırdık. Bütün dış borçları kapattık, yerli istihdamı arttırdık. Yapamayacağımız şeylerin temennisini vermedik. Şimdi de mülteci sorununa çözüm getireceğiz diyoruz. Gençlerimiz işsiz sokaklarda gezerken elin ülkesinden gelenler neden kontenjanlarımızı dolduruyor kardeşim? Bir milyon mülteciyi, ülkelerine göndereceğiz, öncelik kendi vatandaşımız olacak.."
Vakit hızlı geçen sihirli bir varlıktı, kütüphaneden kovulalı çoktan üç gün geçmiş ve vizelerin başlamasına iki gün kalmıştı. Vizelerin stresi bir yana, ilk sınavın Yalın hocanın sınavının olması biz erkek öğrenciler için işkenceden başka bir şey değildi. Yalım hoca öğrencisiyle birlikte olmayacak kadar profesyonel ama her karşı cinsine laubali davranacak kadar da çapkındır. Onun hem cinsi olarak biz erkekler, onun dersinden geçebilmek için götümüzü yırtmamız gerekirken hanımefendilerin böyle bir derdi olmaz. Çünkü hanımefendilerin derdi Yalım hocanın sınavı değil, Yalım hocanın ta kendisidir.
Bir yandan, Kaptan Morgan'ın mekanına gitmek için hazırlanırken, bir yandan da haberleri dinliyordum. Kaptan Morgan'ın mekanı içip dağıtmak için başta çekilen yerlerden biridir, orada oyun oynamak gibi imkânlarımız da bulunur. Yaklaşan vize haftası için biraz kafa dağıtmanın iyi olabileceğini düşünüyordum. Sinir stresimizi üzerimizden atmalı ve birkaç saatliğine de olsa dünyevi dertlerden sıyrılıp rahatlamalıydık.
Fikir Katherina'dan çıkmıştı, içmeyi isteyecek dertleri olmalıydı ama o vize stresinin olması bahanesine sığınmıştı. Her ne kadar sözünü etmese de onun derdinin, yaklaşan seçim dönemi olduğunu biliyordum. Ülkeye yeni bir başkan veya aynı başkanı yeniden seçmenin zamanı yaklaşmıştı, bu başkanlığa aday olan herkesin dilindeyse mülteci krizini çözmeye yönelik vaatleri vardı. Bu sefer mültecileri ülke dışı etme konusunda ciddi görünüyorlardı.
Katherina hakkında pek bir şey bilmeyiz, bize geçmişini hiç açmaz ve geçmiş hakkında konuşmaktan hoşlanmaz. Onun hakkında bildiğimiz şeyler sınırlıdır, anne ve babasının olmadığı, onun da kaçak yollardan ülkeye sığınan mültecilerden olduğunu biliyoruz sadece. Her ne kadar bu konu hakkında pek söz etmese de, seçim vaatlerinde mültecilerin sınır dışı edileceğinin söylenmesini kafasına taktığını anlamak zor değil. Onun geri dönecek, kendi ülkesinde bir eve sahip olup olmadığını bile bilemiyoruz. Elimiz kolumuz bağlı haberleri dinlemekten başka bir şey yapamıyoruz.
Siyah pantolonumun üzerine, gecenin soğuğundan beni koruması için kalın ve bol sweetimi geçirdim. Sweetimin altından etek kısımları görünsün de dışarıya yansıttığım havama afillilik katsın diye gömlek de giymiştim içime. Dışarıdan pinterest boy olarak görünmek istemiştim ama bunu ne kadar başardığım sorgulanabilirdi tabi.
Son olarak, gözlerime bulanık görünen bu dünyadan beni kurtarsın diye gözlerimi taktım. Kameramı almadım bu sefer, kafayı dağıtmış halimle gözümün nuruna zarar verebilirdim. Gerçi aynı tehlike gözlüklerim için de söz konusuydu ancak onlar benimle gelmeye mecburdu. Zaten kafamı bulandıran bir dünyada yaşıyordum, aynı dünyanın gözlerimi de bulandırmasına izin veremezdim.
Televizyonda, röportaj veren devlet adamının konuşması sinirimi bozunca, televizyonun fişini çekerek onu susturdum. Zaten devlet adamlarını sadece fişini çekerek susturabileceğimiz bir hayattayız. Televizyonun ışığı sönünce, hiçbir lambanın açık olmadığı ev tamamen karanlığa büründü. Evin anahtarını alıp kapıdan çıktım, sürekli iş seyahatinde olan babam yüzünden tek başına yaşadığım evi tamamen yalnız bırakıp ardımdan kapıyı kapattım.
Gönderen: Nabi Bey.
Gönderilen: Önen.
'Senin yüzünden yine rektörden azar yedim. Bu sefer ucuz kurtulamazsın, bu sefer seni arkadaşların da kurtaramaz elimden. Bu sefer İmer'in parası da çare olmayacak sana.
Kaldırımda, buluşma yerimiz olan Kaptan Morgan'ın mekanına doğru yürürken, telefonum Önen Beyin mesajları yüzünden titreyip duruyordu. Devrim kütüphanesi ile işbirliği yapılsın diye imza toplayan öğrenci topluluğuna daha fazla dayanamamıştı üniversite ve öğrencilerin baskısına boyun eğip bir teklif götürmüşlerdi kütüphaneye. Ancak makalem sonrası öğrenciler bu sevdadan vazgeçip imzalarını geri çekmişlerdi ve okul, bizimle oyun mu oynuyorsunuz diye Nabi Beye güzel bir fırça çekmişti. En hatasız kul olup da her şeyin bedelini ödemek zorunda kalan Nabi Beyde, tüm bunlara sebep olan bana kızıyordu haklı olarak.
Umursamadım, zaten bu umarsızlığım yüzünden sevmezlerdi Gazeddedeki kulüpdaşlarım. Bir şeylere sebebiyet veriyor, yazımlarımın sonuçlarını düşünmeden hareket ediyordum. Artık beni sevmedikleri için onlara da hak verir olmuştum.
Kaptan Morgan'ın mekanı pek de uzak değildi evimden. Kaptan Morgan'ın mekanı, yanında iskelesi olan deniz kenarında şık bir yerdi ve benim evimin olduğu sokağın aşağısı o mekana çıkıyordu. Bu yüzden otobüse falan binmeme gerek kalmadan varmıştım.
Bir yanda şehrin ışıkları, bir yanda gece olduğu için pek belli olmasa da olduğu kadarıyla mükemmel durmayı yine başaran deniz manzarası. Küçük bir kulübenin içinden şişeleri verir Kaptan Morgan, gündelik hayatın süregelmişliğinden sıkılıp kafasını dağıtmak isteyenler etraftaki yer masalarına kurulur. Burada çeşit çeşit içkiler bulunmaz, tek tip içki vardır ve bardakla özel servis yapılmaz, şişesini alan yer masasına kurulur yadırgamadan. Ayılıp bayılacak derecede olan birden fazla şişe açar, geçiştirmek isteyen ne kadar sarhoş olmak istediğine göre şişe sayısını ayarlar.
Ellerindeki şişeleri kaldırarak yanlarına gelmemi işaret eden dostlarıma doğru adımladım. Deniz kenarında, sahilin sabahın güneşiyle ısınan ve gece olunca soğumayan kumlarının üzerinde içmek bizim tayfanın pek geleneği sayılmaz. İçimizden birinin, bütün dünyadaki dertlere fark atacak, hatta sikip atacak kadar büyük dertleri varsa Kaptan Morgan'ın mekanına gitmeyi teklif eder. Ancak o şekilde geliriz buraya. Bu seferki dert yumağımız Katherina'ydı, onun derdinin mülteci krizi olduğunu biliyordum.
"Şeytanınız bol olsun gençler," diyerek, Hima ile İmer'in arasına otururken.
Hima, onu İmer'den ayırmayayım diye götümü iteklese de başaramadı. Aralarına kara kedi gibi girdim ve bana kötü kötü bakan Hima'yı daha da sinir etmek için bağdaş kurup onu biraz daha uzaklaştırdım.
Çoktan içki şişelerini almışlardı, dört kişiye dört şişe. Kaptan Morgan'ın mekanında, içki şişeleri gazeteye değil beyaz boş kağıda sarılır. İçki mekanında içkilerin sarılmasının mantığını sorgulamamak lazım, eğer Kaptan Morgan'ın mekanına içmeye gelirseniz mantığınızı yanına almamanız daha sağlıklı olur. O kağıt boşuna sarılı değildir çünkü. İnsanlar o kağıtlara umutlarını, dileklerini, isteklerini, kaygılarını yazabilir veya içini dökebilir. Kağıt, korsanların haritalarını saklamak için yaptığı gibi şişenin içine koyulur ve şişe denize atılır.
"O kumar oynayanlara söylenir salak," dedi İmer gülerek.
Bana salak diye hitap etmesini görmezden geldim çünkü benim en yakın dostlarımdan biriydi, bir de zengindi. Şişenin etrafını sarılı kağıdı söktüm. Katherina kendi şişesinin etrafından çıkardığı kağıda bir şeyler yazıyordu. Hima, aralarına girdiğim için kızgınca şişesini dikliyordu ve İmer ona gülüyordu.
"Başka kalem yok mu?" diye sordum.
"Yok," diye mırıldandı İmer.
Onu gıcık ettiğim için Hima huysuzdu. "Herkes sırasını bekleyecek koçum. Katherina'dan sonra İmer alacak kalemi, sonra da ben. Yani sen sonasın."
"Ben dokuz ay ana karnında beklemişim, kalem sırası bekleyemeyeceğim, " diye atarlandım.
Anlaşılan tek kalem vardı ve herkes sıra kendine gelene kadar umutlarını, kaygılarını erteliyordu. Size bir kağıt verilse ve bu kağıda canın ne istiyorsa yaz denilse, çoğu insanın yapacağı gibi ya içimizi dökerdik ya da dileklerimizi yazardık.
Katherina büyük ihtimalle içini dökerdi, geçmişin acılarını yazar ve şişeyi denize atıp bütün dertlerinin kökünden sökülmesini umar. Hima'nın kağıda yazacağı şeyler bellidir, ya Naruto'nun live action filmini çekmeyi istediğini yazar ya da Labirent filmindeki Newt'in kendine ait ayrı filminin yönetmeni olmayı diler, belki de ters köşe yapıp İmer hakkında dileklerini de yapabilir. İmer kağıda bir şey yazmaz o yüzden sırasını savacağından eminim, kızın derdi tasası yok, isteyebileceği bir şey yok çünkü her istediği şeye sahip olabilmiş tamamıyla mükemmel biri.
Şişenin tıpasını çıkarıp kafama dikledim ve tek seferde üç yudumu boğazımdan miğdeme gönderip şişeyi masaya indirdim. Benim ne yazacağım da belliydi, her seferinde yaptığım gibi boş kağıda Bu hayatın anlamı nedir bilmek istiyorum, yazarım ve kağıdı rulo yapıp dibini gördüğüm şişenin içine atarım. Hayattan başka isteğim yok, bir arayış içindeyim ama nereyi aramam gerektiğini bilmediğim için araştırır dururum. Nereye bakmam, nasıl bakmam, neden bakmam gerektiğini bilmeden her yeri araştırır, altını üstünü ederim cevabımı bulmak için. On dokuz yıllık hayatımın aklımı başıma devşirdiğim dönemimden bu yana henüz bir ipucu dahi edinmiş değilim,
Katherina kalemi İmer'e verdi. İçine belki umutlarını, belki kaygılarını, belki acılarını döktürdüğü kağıdı rulo yaptı ama şişesinin içine koyamadı, şişenin içi hala içki dolu olduğu için rulo yaptığı kağıdını masanın üzerine bıraktı.
İmer dertsiz tasasızdır, yazacak kaygılara acılara veya dileklere sahip değildir diye düşünmüştüm çünkü ne istediyse sahipti zaten. Beni yanılttı, sırasını savmadı ve Katherina'dan aldığı kalemle kağıdına eğildi. Hepimiz şaşkınlıkla ona dönmüştük çünkü bu zamana kadar kağıdına hiçbir şey yazmamıştı. Onun derdi olmaz sanmıştık, o zaten her şeye sahip diye düşünmüştük. Yazacak neyi olabilirdi?
Hima beni sevsin istiyorum.
Hemen yanımda olduğu için onun ne yazdığını görebiliyordum, benden de gizlemiyordu zaten ama ne yazdığını görmek için cebelleşen Hima görmesin diye elini kağıdına siper etmişti. Yazısı bittikten sonra hızla kağıdını katladı ve fırlatırcasına kalemi Hima'ya verdi.
"Ne yazdın?" diye sordu Hima. Normalde iki yana taradığı saçları dağınık bir şekilde alnını kapatıyordu ve serseri gibi görünüyordu.
İmer'in keskin bakışlı mavi gözlerinde, Hima'ya bakarken ilk defa farklı parıldadığını gördüm. Mavi gözlerinin kendisi bir yıldız değilmiş gibi o gözlerinin içine yıldızlar sığdırmıştı. Utangaç bir tavırla bir kat daha katladı kağıdını. "Sana ne?"
"Ya momy, aramızda gizlimiz saklımız mı var? Sana annecik derim hadi."
Hima, İmer'i en hassas noktasından vurdu. İmer biricik para annemiz, eğer ondan para almak isterseniz annecik demeniz yeterlidir size istediğiniz kadar parayı verir. Annecik fetişi olan tuhaf bir insandın, her insanın kusuru vardır diyerek avuturuz kendimizi. Ona annecik dediğimiz sürece isteklerimizi geri çevirmez.
"Olmaz."
Bu sefer işe yaramadı, yazdığı şey onun annecik fetişinden önemli çıktı. Hima'ya olan sevgisinin, annecik olmaya olan sevgisine baskın gelmesine inanamadım. Bu, İmer'in bütün servetinden vaz geçecek kadar kendini kaptırdığının alametlerinden biriydi.
Daha fazla üstelemedi Hima, morali bozulmuştu. Suratını asıp kağıdına odaklandı, kalemi elinde beceriksizce çevirmeye çalıştı ama başaramayıp düşürdü. Kalemi tekrar parmakları arasına alıp kağıdına gömüldü.
İsteklerim.
1- İmer'in ne yazdığını bilmek.
2-Newt'e özel film yapmak.
3-İmer'in neden bana söylemediğini bilmek.
4-Naruto live action filmi çekmek.
5-İmer'in ne sakladığını öğrenmek.
6-İyi bir yönetmen olmak.
7-Umarım İmer kağıdına dilek yazmıştır. Umarım kağıdına yazacak derdi yoktur, umarım iyidir. Eğer dertliyse ve bunu kağıdına yazdıysa, umarım atlatır. Eğer bir dileğini yazdıysa, onu mutlu edecekse umarım dileği gerçekleşir.
Önce kağıdın ortasına kocaman başlık olarak, isteklerim yazmıştı. Sonrasında ise onu izlediğimi anlamasına rağmen gizleme gereği duymadan sırayla yazmaya başlamıştı. Sanki yazacağı şeyi aklında tutuyormuş gibi durmadan tak tak yazmıştı. Yazısı bitince kalemi önüme bıraktı, kağıdını rulo yapıp yer masasının altına sakladı ve içkisini kafasına diklemeye başladı. Şişenin dibini hemen görüp kağıdını içine atmak istiyordu.
"Ne yazdın?" diye sordu merakla İmer.
"Sana ne?" diyerek tersledi onu Hima.
Hima terslediğinde, İmer'in içinde bir şeylerin koptuğu mavi gözlerine yansıdı. İmer'in kırıldığını sadece ben mi anlıyordum bilmiyordum çünkü herkes kendi halinde takılıyorlardı. İkisinin arasındaki bu garip ilişkiye karışmadım, zamanın çözüm sağlayacağını umarak kendime odaklandım.
Bu sefer kağıdıma farklı bir şey yazmak istiyordum. Hima'nın yaptığı gibi hem içimi dökmek, hem isteklerimi sıralamak istiyordum. Onlar kendilerince hayatına anlam katmayı başaran insanlardı, bu yüzden kağıtlarına yazarken tereddüt etmiyorlardı. Benim tek isteğim olarak hayatın anlamını öğrenme isteğimi yazmak istemiyordum, klişeleşmişti artık.