İçeriğe geç

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 27 · 11 dk okuma

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 27

27

Acı eğer bir bedene bürünseydi kadın olurdu. Zengin oğlan, statü farkı olmadan istediği kişiyi sevebilirken zengin kız dengiyle birlikte olmaya zorlanıyordu. İmer'in gitmesine engel olamamıştık, maalesef güç ensesi kalıngillerdeydi ve ailesinin zorlamalarına karşı elimizden bir şey gelmemişti. Sadece birkaç kurşunla, insan hayatlara değer vermeyen taşlaşmış yürekler, gözlerini kapatmadan Katherina'yı öldürürken bize kalan; yatak odamızda ve karanlığın altında, artık akmayan yaşların acıttığı gözlerimizi boşluğa dikerek hayatı sorgulamak oluyordu.

Yatağımda dizlerimi kendime çekmiş, çenemi dizlerime yaslamış, ellerimi de çenem ile dizim arasında yumuşatıcı görevi üstlendirmiştim. Saat gece yarısını geçeli çok oluyordu ama uyumamıştım, ay ışığının aydınlattığı kadarıyla yetinip perdesini örtmediğim penceremden şehrin ışıklarını izliyordum. Gözlüklerim olmadan yakını görmek imkansızdı benim için ama uzağı, netliği az da olsa görebiliyordum. Göklere kadar uzanan apartman veya binaların dairelerine ışıklar, yıldızları yeryüzüne indirmişler gibi görünüyordu. Nokta şeklinde, büyük bir ovaya yayılmış gibi.

Ben de apartmanların nokta gibi görünen o nokta ışıklardan biriydim, daha doğrusu şuan evimin ışıklarını açmayıp karanlık altında oturduğum için o karanlıkta varlığı belli olmayan kesimde sayılırdım. Nokta gibi görünen apartman ışıkları gerçek evlerin uzaktan görünen yanılsamasından ibaretti, kim bilir kaçının içinde benim şimdi olduğum gibi ölüsünü içine gömen gençler ve kim bilir kaçının içinde aylar önce olduğum gibi mutlu olup da değerini bilmeyenler oturuyordu.

Tek gerçeğin ölüm olduğunu söyleyen atalarımıza bir yerden sonra hak vermeye başlamıştım ancak ufak değişikliklerle kendime uyarlamıştım bu varsayımı. Onlar, değer verilmeyen hayatların boşa harcayıp da ölümle tanışınca bu sözleri sarf etmiş olmalılardı. Tek gerçeğin kör oluşumuz olduğunu düşünüyordum ben, geçip giden saniyeleri tutamıyoruz ve sonsuz yaşama sahipmişiz gibi bunu görmezden gelerek yaşıyoruz.

Akmayan göz yaşları gözleri boğar, fazla akan göz yaşı kuraklığı getirir. Katherina'ya cenaze düzenlenmediğinde ve cansız bedeninin, kimsesizler mezarlığında dahi ona yer ayıracak kadar değere sahip olmadığında boğulmuştum ben. Gözyaşlarım içime aktı, Tunga'nın haykırışları arasında ağlayacak gücü kendimde bulamamıştım. Kendi gözyaşlarımı da Tunga'ya teslim etmiştim o anda, yaşı bitmesin gözleri çaresiz kalmasın. Eğer acı yeterince büyükse insanlar ağlarken bir isyan salar gökyüzüne doğru, bizim isyanımız haykırışlarımızla gökyüzüne ulaştı ve doğa bize asıl cevabı, fırtınaya dönük yağmurlu havayla karşılık verdi. Bütün şehir inledi ama kimsenin umurunda olmadı. Sonra eve döndüm, bu sefer kuraklığı yaşadım, kurudum, çöl oldum. Durmadan ağlayınca gözyaşları sel oluyormuş, kriz gibiydi çünkü ağlamamı durduramadığımın bilincine vardığında zihnimin gücü, göz selini dindirmeye yetmemişti.

Bütün acımı akıttım gözlerimden ama yetmedi, buğusuna dayanamayan gözlüğümü çıkarmak zorunda kalmıştım. Bütün göz yaşları, hatta deniz ve okyanusların suları toplansa da yetmiyormuş yürek yangınını söndürmeye. Ruhun parçalanması, mecazi anlatım şekli de doğruymuş, tuzla buz oldu çünkü kalbim. Kesiklerim var benliğimde bir türlü kapanmayan, kanayıp duruyorum ama o yaraları kapatmaya gücüm yetmiyor. Aylar öncesine dönmek istiyorum ama arkadaşlarının istikbali kirlenirken elinden bir şey gelemeyen biri geçmişe gitmeye yarayan alet olsa bile yine oturup ağlar, ağlarım yine.

Telefonum, gelen bildirimlerle titrerken her ne kadar rahatsız edecek derecede tiz sese sahip olsa bile ilgilenemeyecek kadar değersizdi gözümde. Pek titiz biri sayılmazdım ama en azından temel temizlikleri yapardım, evimi bok götürüyordu şu sıralar ancak kılımı kıpırdatmayı reddediyordum. Sürekli çalan kapının ardında bekleyen kişiyi de pek umursamıyordum. Kimsesiz hissediyordum, çocukluğundan bu yana kimsesiz olan biri için artık alışmam gerekiyordu fakat her seferinde aynı etkiyi yaratıyordu psikolojimde.

Ayağa kalktığımda, üzerime yapışan melankolinin etrafa yayıldığını hissetmiştim. Komodinin üzerindeki gözlüğümü alıp takarken odamdan çıktım. Ağrıyan kaslarım, odamdan çıkıp koridora geçmeyi bile yorucu hale getiriyordu. Açmayacaktım kapıyı eğer gece yarısını geçtikten sonra evime gelecek tek kişinin Roza'm olduğunu bilmeseydim. Koridorun diğer ucundaki kapıya ulaşmak epey zor oldu benim için, bütün enerjimi ağlamaya tüketince yataktan kalkmak bile mucize gibi geliyordu. Kapının deliğinden bakıp da gerçekten Roza'm olduğunu teyit ettikten sonra açtım kapıyı. Eğer Roza'm olmasaydı açmayacaktım.

Üzerinde siyah bol tişört ve siyah tayt şort vardı, o böyledir zaten şort ve tişörtten başka şey giymez. Hafif uzayan saçları yüzünü epey kapatıyordu ama gözlerinin alının torbalandığını gizleyemiyordu. Kızarmış gözleri, morarmış ve torbalanmış göz altlarıyla en az benim kadar yıkık görüntü çiziyordu. Boynuna asılı kameram, burnumda tüten özlemimi tetiklemişti, artık gözyaşım akmıyor olmasa yine yıkılabilirdim yere. Annemin gidişi ve babamın uzun seyahatleri neticesinde oluşan yokluğunda, hissettiğim boşluk hissini kamera gibi saçma bir eşyaya değer vererek doldurmayı başarmıştım. En değer verdiğim iki varlığı birlikte görmenin tarifsiz mutluluk vereceğini sanırdım, aksine çöküşün altında kalmıştım.

Beni görünce, onun tahmin ettiğinden daha kötü bir görüntü çizmiş olmalıyım ki yüzü düştü. "İyi misin?" diye sordu, geri çekilip ona yol açtığım sırada. Ona bıraktığım boşluktan geçtiğinde, sorusunu cevaplamayıp kapıyı kapattım. Karanlıkta birbirimizi zor görüyorduk ancak yaydığımız negatif enerji iliklerimize kadar hissedilebildiğinden, sorusunun ne kadar saçma olduğunu anlamış olacak ki beni beklemeden odama gitti.

Hissettiğim yorgunluk nedeniyle bana bir kilometre kadar uzun gelen küçük koridorumuzda ilerleyip peşinden girdim odama. Kameramı boynundan çıkarıp komodinin üzerine bıraktı. Kamerama güzel sahip çıkmıştı ancak ondan teslim alacağım gün bugün olmamalıydı. Güzel bir akşam yemeğinde, romantizmin doruklarındayken ve birbirimize olan sevgimiz gözlerimizden okunuyorken almalıydım. Hayatımın her evresinde benim için büyük önem taşıyan kamera, içimde kötü hislerin doğmasına neden olmuştu.

Yatağımın üzerine çıkıp ayaklarını uzattı, sırtını yatak başlığına yasladıktan sonra kollarını iki yana açarak sarılmayı beklediğini işaret etti. Söz konusu sarılmak olunca, tükendiğini düşündüğüm gözyaşlarım ortaya çıktı birden. Çaresizliğimi gölgelemek, ağlama konusunda ikinci planda kalmak istemedim bu kez. Bu kez teselli edilen kişi olmak istedim. Gözlüğümü çıkarıp kameranın yanına koydum, böylece dünya tekrar benim için buğunun arkasına saklanmış olsa da, neyin nerede olduğunu ezbere bildiğim bir mekanda zararı yoktu. Roza'mın yanına geçip başımı onun sıcak göğsüne yasladım, kolları anında omuzlarımı çevrelerken ben de onun beline sarıldım. Gözyaşlarımın tekrar akmaya başlaması kaçınılmaz olmuştu.

"Herkes gitti," diyebilmiştim. Sesim, yüzümü Roza'mın kolu ile göğsü arasındaki boşluğa gömdüğüm için boğuk çıkmıştı. Yüzünü göremiyordum ki zaten karanlık nedeniyle istesem de göremezdim ancak koluma düşen bir damla sudan, onun da ağladığını ama belli etmeden ses çıkarmamaya çalıştığını anlayabilmiştim. "Katherina neden öldü? Ecel değil bu, olamaz. Bütün kötülükleri Tanrı'nın inisiyatifine bağlayamayız."

"Sıra galiba bizde," derken dudaklarından histerik bir gülüş firar etmişti. "Herkesin hayatı sırasıyla bok yoluna düştü, sıra bizde."

Ağlamam dindiğinde başımı geri çektim ondan ama bu hamlem bedenlerimizin temasını kesmek için değildi. Roza'dan aldığım sıcaklık yumuşamamı ve ağlayarak içimi döküşüm rahatlamamı sağlamıştı. Biraz ileri kayıp yatağa tamamen uzandım ve başımı, Roza'mın kucağına koydum. Şefkati ilk defa tadan içimdeki çocuk, bunu fırsat bilip şefkate sarılmak istemişti. "Eğer sıra bizdeyse karşı çıkmam, yarına çıkmak için nedenim kalmadı artık."

"Öyle söyleme," dedi Roza'm. Elini saçımın arasına daldırıp okşamaya başladı, ondan aldığım şefkatin bağımlısı olabilirdim. "Zarar görmeni istemiyorum."

"Senin yarına çıkmak için bir nedenin var mı?"

"Yok," dedi. Benim, hayatıma bir anlam katamadığım için nedenim yoktu ama o bir anlama sahipti. Neden yarına çıkacak nedenlere sahip olmadığını anlamadım. "Bir anlaşma yapalım," dedi devamında, sesinde gelecekten bir kararlılık taşıyordu sanki.

"Ne anlaşması?" diye sordum anlamayarak.

"Birbirimizin nedeni olalım Önen. Haddim değil belki ama benim için yaşa."

Benim gözümde kendini ne sanıyordu da haddi olup olmadığını sorguluyordu bilmiyordum. Öl dese ölecek hislere harmanlanmış birine çevirmişti beni, onun için yaşamak hem hayatıma amaç da katardı. Saçımı okşayan elini tutup dudaklarıma yaklaştırdım ve avuçlarına minik bir öpücük bıraktım

"Ne diyorsun öyle? Senin için ölürüm be ben."

"Hayır, yaşayacaksın."

"Tamam, elimden geldiğince yaşayacağım."

"Söz ver," dedi inatla. Gözünde intihara meyilli biri izlenimi mi yaratmıştım diye düşündüm, benim için endişelenmesini istemedim.

Yaşamak için nedenlere sahip olmadığım gibi ölmek için de nedenlere sahip değildim aylar öncesinde. Artık ölmek için nedenlere sahiptim ancak Roza'mın bana verdiği yaşama nedeni daha baskın geliyordu. "Söz veriyorum."

Gecenin karanlığa bürünmüş şehrin penceremden görünen kısmına çevirdim başımı tekrar. Sanki, şehirden bir parça koparılıp duvarıma asılmıştı. Sakinleştirici olduğu söylenemezdi, o nokta şeklindeki apartman ışıklarından birinde, mültecilerin gönderilmesi kararını alanlar, Katherina'nın ölümüne sebep olanlar yaşıyordu. Artık, penceremden hep izlediğim basit manzaram bile masum değildi.

"Saçların uzamış," dedi tekrar elini saçlarıma daldırırken. Sarı, kıvırcığa yakın saçlarım, bukle bukle durduğu için uzasa da fark edemiyordum ama o fark etmişti. Saçımı tutup çekmedikten sonra bunu fark etmesi neredeyse imkansızdı. Ah Roza'm, benim gözümde sen neysen senin gözünde ben de o muyum yoksa?

Onu ilk gördüğümde fark ettiğim ilk şeyiydi saçının uzamış olması, o da ben de fark etmişti. Küçük şeylere fazla anlam yükleyen aptalın teki olmuştum en sonunda. "Senin de saçın uzamış."

"Uzamış mı?" diye sordu şaşkınlıkla. Benim saçımdaki elini çekti, tahminimce kendi saçını kontrol etmişti. Eğer bulanık görmesem ne yaptığı hakkında kesin bir yargıya sahip olurdum.

"Uzun saçı seviyorsun zaten."

"Evet, seviyorum."

"Saçlarımız aynı boyda olmuş."

"Yani saçımı kesme zamanı gelmiş."

Uzun saçı seven birinin hala neden inatla saçını kısa tuttuğunu anlayamamanın hayretiyle Roza'nın kucağından kalkıp doğruldum. Roza'mın olması gereken tarafa doğru döndüm ancak karanlık nedeniyle renklerden dahi olsa onu bulup seçemiyordum. "Neden saçını kesiyorsun?"

Bu sefer klasik cevabını vermedi. Ondan, çünkü ben buyum, demesini beklerken, "Saçımı sen keser misin?" dedi.

"Saçmalama," dedim kızgınlıkla. "Kesemem ben saç falan."

"Abart amına koyayım," diye söylendi.

"Evde makas yok," diye direttim. Evde makas var mı yok mu bilmiyordum, onun dünyada kapladığı alanı arttıracak her bir zerreye muhtaçtım ben. Yalan söylüyor sayılmazdım, saygı duymam gerekiyordu ama saçları ona ait olduğu için saçlarına da aşık biriydim.

"O zaman bıçakla keseriz."

İnadından vazgeçmedi, hareketliliğini hissettim önce. Önümden geçip ayağa kalktığında, komodinin olduğunu ezbere bildiği yere elimi atıp gözlüğümü aldım. Gözlüğümü takmamı beklemeden odamdan çıktığını, kapı sesinden anladım. Gözlüğümü takıp ben de kalktım yataktan, odanın ışığını açıp karanlığın esaretini erteledim biraz.

Benden habersiz kesip de fark etmeden saçlarına kıyabileceği ihtimalini getirdim aklına, en azından yanında olacağım telkinleriyle cesaretlendirdim kendimi. Mutfağın olduğu taraftan gelen tıkırtı seslerinden, aradığı şeyi mutfakta araştırdığını anlamıştım.

Çok geçmeden elinde makasla geldi odaya. "Makasın varmış," dedi elini beline koyarak. "İnsan biraz bulaşık yıkar, mutfaktaki yemekler küflenmiş hep. Yeni bir mantar türü keşfetmiş olabilirsin."

Çürümüş dediği yemekler, adını bilsem annem diye hitap etmek zorunda kalmayacağım kadının, yüzsüzce evime gelip pişirdikleriydi. O günden sonra bırak yemekleri yemeyi, mutfağa dahi girmemiş, onun eserine dokunmamıştım. Belki de insanlığı kırıp geçecek bir virüs yaratmıştım ama yine de onlara dokunmayacaktım.

Tadımız kaçmasın diye bu konudan söz etmedim, zaten yeterince kötü dönemler yaşıyorduk. "Ama ben saç kesmesini bilmiyorum, nasıl yapacağız?"

Düşünceli bir hale büründü. "Aslında saç lastiği olsa daha kolay olur ama ne arar sende saç lastiği."

Söylediği şeye histerik bir gülüş kaçtı dudaklarımdan. Hemen yanımdaki komodinin üst çekmecesinden, zamanında ona vermek için aldım ama ilk anlarda vermeye utandığım, son anlarda da vermeye fırsatım olmadığı iki paketi aldım. Paketin birinde renkli tokalar varken diğerinde küçük bebe lastikleri vardı.

"Sana hangisi lazımdı?"

Kaşları çatıldı, sinirle gerildi bedeni. "Sende neden bunlar var?"

"Sana aldım," dediğim anda yumuşamıştı. Kıskançlıktan sinirlenecek gibi olduğunu o an anladım. Kıskanırken tatlılığını izleyebilme fırsatını kendi ellerimle tepişime içimden isyanlar ettim.

"Bu lazım," diyerek elimdeki bebe lastiğini aldığında, diğer paketi çekmeceye attım.

Dolabımın karşısına geçip yere oturdu. Bağdaş kurup, dolabımın kapağını açtı ve içinden bir tişört aldıktan sonra geri kapattı. Tüm bu zaman boyunca hareketlerini izlemekle yetindim. Kapattığı dolap kapısının aynasından kendine bakarak saçlarını bölüm bölüm ayırdı ve ayırdığı bölümleri bebe lastiğiyle topladı. Eline aldığı tutamların dibine takması gerektiğini sanıyordum ama o, keseceğim kısımları işaretler gibi daha çok uç kısımları bağlıyordu.

Hazır olup, "Hadi" dediğinde tam arkasına oturdum.

Dolabından aldığı tişörtümü omuzlarına bıraktım. Makası elime aldığımda, makası kalbime saplayıp kendi canıma kıyma dürtümü göz ardı ederek Roza'mın bir tutam saçını aldım. Roza'ma verdiğim sözden dolayı kendi canıma kıyamazdım, bunun yerine onun saçlarının katili olacaktım.

Bebe lastiğiyle işaretlenen kısmın altını kestiğimde, saçlar omzuna serdiğim tişörtümün üzerine dökülmüştü. Hızla bütün tutamları aynı şekilde kestiğimde, saçında kalan lastikleri çıkardım. Dağınık şekilde düşen saçlar, tişörtümün üzerinde üflense uçulacak ufak bir tepecik oluşturmuştu.

"Bitti" deyip makası yere bıraktım. Tişörtü Roza'mın üzerinden, üstündeki saçları etrafa saçmamaya dikkat ederek aldım. Anında eli saçlarına gidip karıştırmıştı. Nasıl bir eser ortaya çıkardığımı merak ettiğim için onu omuzlarından tutup kendime çevirdim. "Ben de bakmak istiyorum."

Aynaya son bir bakış atıp, onu kendime çevirme çabalarıma karşılık vererek bana döndü yüzünü. "Güzel olmuş."

Pek bir fark yoktu, çok güzeldi. Ah Roza'm, onun her halinden etkilenmeyi bırakmazsam olan bana olacaktı. Yeteneksiz ellerimden çıkan, yer yer kısa ve uzun tutamlara sahip saçları, güzel yüzünü tamamen açığa çıkarmıştı. Keserken canımın acıdığı saçları aradan çekildiğinde Roza'nın güzelliğiyle başbaşa kalmış olmuştum, akıllara zarar. Kalbime zarar.

"Evet, güzel olmuş," derken iltifatım saçına değil, direk olarak onaydı. Her zerresine.

Utanıp bakışlarını kaçırdı benden. "Lastiğin üzerinden kesmeliydin," dedi tişörtümün üstünde birbirine giren eski saçlarına bakarken. "O zaman böyle dağılmazdı."

Omuz silktim. "Fark etmez."

"Ben makası yerine koyayım," yerdeki makası alıp ayağa kalktı. Gerek olmadığını söylememe fırsat bırakmadan odadan çıktığında, onu utandırmış olmanın yarattığı zevkle gülüyordum. İltifatlara alışık değildi, belki sevginin açık gösterimine de değildi. Ona sevdiğimi gerek sözlerim, gerek bakışlarım, kısacası her şeyimle göstermek istiyordum.

Tişörtümü, içindeki saçların etrafa saçılmamasına engel olması adına içine doğru katladım, ne kadar çabalarsam çabalayım firar edenlere karşı boynum kıldan inceydi. Odamda, belki de evimde çöp kutusu olmadığı için, elimdekini atmaya yer bulamayarak ayaklandım. Aklıma gelen tek çözüme gittim, tek komodinimin üst çekmecesini açıp tişörtümü, içindeki saçlarla birlikte içine attıktan sonra kapattım. Zaten pek de saçları atmak istemiyordum, içimdeki romantik herif, o saçları ömrü billah saklamamı söylüyordu.

Komodinin üzerindeki kameram dikkatimi çektiğinde yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Kamerayı kullanmanın en verimli yolunun güzel manzaralar çekmekten geçtiğini biliyordum. Bu yüzden elime alıp ekranını açarak hazır hale getirdim. Göz hizamda tuttum ve Roza odama dalıp da, hazır halde duran beni görüp şaşkınlıkla durduğunda fotoğrafını çektim.

"Güzel çıktım mı?"

"Sen her halinle güzelsin."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.