Hayatı anlamam. Ne gibi sırlar barındırıyor içinde de milyarlarca insanı yaşamaya ikna ediyor bilemem, bu arayışımın nedeni insanları yaşatan ortak nedenden kaynaklanıyor. Bu nedene sahip olamayan veya nedenlerini kaybeden kırgın ruhlar, kendi elleriyle kendine kıyıyor. İnsanları yaşatan, onları öldüren, yaşarken ölü bedenlere dönüştüren, içine bu kadar anlam katılan, insan hayatını yönlendiren bu şeyin ne olduğunu bulmak uğruna çocukluğumun neşesini, gençliğimin hevesini feda ettim ancak bir milim dahi yaklaşamamış hissediyorum.
O derin anlama yaklaştığımı, bulmaya çok yakın olduğumu sanmıştım, bu sanmalardı beynimi yiyip bitiren düşünceleri aklıma üşüştüren. Şimdi bütün bu ölümler, cevaba uzanan yolumda henüz ilk adımımı ancak attığımı gösteriyordu korkuyla tutuşan yüreğime. Annem, hayatının kalanını harcamaya layık görmezken beni, sadece hayatından çıkarmakla kalmamış, onun dolu dolu yaşam anlayışına uymayışımın nedenini de zihnimin ücra köşesine kocaman bir soru işareti eşliğinde kazımıştı. Ne gibi anlam buluyordu bu hayatta da giderken ardına dahi bakmamıştı?
Hayatın anlam arayışı maceramda, ufak ipuçları da yakalamayı başarmıştım bütün karmaşanın arasında. Mesela herkesin farklı anlamları varken, bütün insanlığı ilgilendiren evrensel fikirler de söz konusuydu. Kaptan Morgan, denizci olduğu zamandan gönlünde mazi kalan denizini almıştı hayatının merkezine. Yaşlı dilenci için gören gözler hayata anlam katardı. Huysuz Erna, ona emanet edilenlerde bulduğu hatıralarla yaşamıştı. Tiyatro kulüp başkanı Havin ise sevdiği kadından ona kalan anılara tutunmuştu.
Kişisel nedenlerin yanında, evrenselliğe de kaderini bağlayanlar bulunuyordu. Hesila için feminizm, bütün toplumsal sorunların çözülmesinde en büyük etkendi. Tunga, yardım bağışlarıyla hayat kurtararak nedenlerini doyuruyordu. Roza'm, hakkı yenilen, sesini çıkaramayanların sesini çıkaran, kendini devrimin açmakta zorlanan çiçeklerinin üzerinde güneş gibi açmaya adamış, gönlümün sultanıydı.
"Bu da ne? Sadık sevgilimin elinde bir şişe ha?"
Katherina, Juliet rolüyle birlikte uzun zaman sonra ilk defa sahneye çıkmıştı. Tiyatro kapalıydı ancak Havin yanımıza geldiğinde, sahnelere veda etmek istediğini ve bunu da, son kez Romeo ile Juliet oyununun sahnelenmesiyle yapmak istediğini söylemişti. Aslında Havin, Romeo rolünde oynayabilirdi ve bu büyük sahnede, son kez onun için en değerli dramayı sahneleyebilirdi ancak bir Juliet'e sahip olmayışıydı onu durduran. En anlamlı oyununda, Juliet'in yerine başkasını koyamazdı bu yüzden birbirini seven iki kişinin bu rolleri sahiplenmesini istemişti. Juliet rolü için Drama Kraliçemiz biçilmiş kaftandı ve Romeo rolüne balıklama atlayan Tunga, birbirini seven ikili olarak Havin'in isteğini yerine getirebiliyordu.
Romeo ile Juliet klasiği, Havin'in sevdiği kadın adına yasaklayıp oynatmadığı için bu oyunun tiyatroda can bulacağını düşünen her öğrenci, kapanan büyük binaya akın etmişlerdi. Binlerce öğrenci seyirci koltuklarını doldurmuştu, adım kadar eminim ki Katherina oyunculuk hayatı boyunca bu kadar seyirciyi bir arada görmemiştir. Bu kadar insanın bir araya gelmesinde, okul yönetiminin aldığı kararları protesto etme amacı da taşınıyordu, kapanan kulübünü gizli saklı açılması yasakları çiğneyerek protestik amaçlar taşımaktan farkı yoktu.
Sahnenin yan tarafında, locada ayak işleriyle uğraşıyorduk. Havin kenardan, ağlamaklı durarak sahneyi izlerken duygusal anlar yaşadığını, olaylardan en habersiz biri bile anlayabilirdi yüreğinde acılar barındırdığını.
Tunga, yerde yatmış ölü taklidi yapıyor, heyecanına yenik düşüp kıpırdamamak için kastıkça kasıyordu. Az sonra gerçekleşecek öpüşme sahnesi, beni sinirlendirdiği kadar onun dünyalarını birbirine katıyordu.
"Zehirden olmuş demek vakitsiz göçmesi," diyerek devam etti Katherina rolüne. Sahne ışıkları yüzüne vuruyor, büyük salonun karanlığı içinde odak noktası olmasını sağlıyordu. Üzerinde eski çağlardan kalma, sarı bir elbise kostümü vardı. "Cimri! Hepsini içmiş! Bana yoldaş olacak bir damlacık bile bırakmadın demek? Ben de dudaklarını öpeyim, orada, o vaktiyle hayat veren yerde bir parça zehir kalmıştır ola ki."
Tunga, eski çağlardan kalma krem renkli takımıyla yerde uzanıyordu. Krem renkli ceketinin içinde, göğsü dantel işlemelerle kabartılmış gömleği vardı, ceketinin kollarından gömleğinin dantelleri çıkmıştı. Krem renkli kumaş pantolonun dizden altı darken, dizden üstü boldu.
Tunga'nın dudaklarına eğilen Katherina, küçük bir öpücü teslim ettiğinde ikisinin de yüzünde belli belirsiz gülümseme oluşmuştu. Patlak veren alkışların ve tezahüratların arasında geri çekildi gülümsemesini gizlemeye çalışırken. "Dudakların sıcak!"
Her ne kadar sevdiklerini paylaşamayan yapıya sahip olsam da, onların bu aptal aşık hallerine yumuşamamak için taş kalpli falan olmam gerekiyordu. Roza'ya karşı, dönülemez veya sapılamaz duyguların esareti ile çevrelenmişken onların arasına daha fazla kara kedi misali giremezdim, anlayışlı davranıp yol gösteren büyük ağabey rolünü üstlenmeliydim.
Telefon çaldığında, yüksek sesi seyircilere ulaşmasın diye sahneyi izlemeyi kesip locaya döndüm. İçinde türlü türlü kostümler barındıran karton kutuların üstünde duran telefonu elime aldım. Katherina'nın telefonuydu çalan ancak kimin aradığını görmeye fırsat kalmadan kapanmıştı. Telefon kendi kendine aramayı kapattığında ekranda beliren simgelerin uyandırdığı merakıma dayanamayarak şifresi olmayan cihazı açtım. Polisin numarası adı altında, on iki cevapsız çağrı ve dört mesaj vardı.
Toplanma, bugün saat 17.30'da gerçekleşecektir. Lütfen vaktinden yarım saat önce hazır bir şekilde geminin kalkacağı alanda bulunun.
Toplanmadan önce sizi arayacak görevlilerin çağrılarını cevaplayın ve size bildirilen kurallara uyun.
Mülteciler hakkında düzenlenen kanun çerçevesinde, muhatap ülkelerle ilgili görüşmeler tamamlanmıştır. Muhatap ülkeler, kaçak vatandaşlarını topraklarına kabul ettiklerini bildirdiler.
Toplanma noktasının konumu: *Link*
Telefonda okuduklarım hoşuma gitmezken, kulağıma gelen alkış sesleri oyunun bittiğinin habercisiydi. Mültecilerin teker teker ülkeden gönderildiklerini biliyordum ancak Katherina'nın bu konudan bize bahsetmeyişinin, hayatına kaldığı yerden devam edişinin rehavetine kapılıp umursamamıştım.
Kızgındım Katherina'ya, sıra ona gelirken bize bu konudan bahsetmediği için, onun en yakını olmak için çabalarken basit konularda dahi bilgi verecek değeri bize göstermediğinden. Onunla geçireceğimiz vakti zamana yayıp, yine zamana kaldığı için vakitlerimizden çalmış olmuştu. Bilsek çok şey değişirdi, bizi üzeceği için gizlemesine saygı duymayışım da bu nedendendi, bilsek saliselerimizi dahi beraber geçirebilirdik.
Bütün oyuncuların sahneye çıkıp el ele oyuncuları selamlamaları sonrası, gülerek yanıma doğru yürüyen kıza kaşlarımı çatarak karşılık verdim. Yanıma gelip elimdeki telefonu fark ettiğinde yüzü düştü, bir şey diyecek oldu ancak ağzı kulaklarına varana değin gülen Tunga yanımıza geldiğinde açtığı ağzını geri kapattı. Tunga'da, bir öpücüğü olabilecek en anlamlı şekilde almasının mutluluğu vardı.
"Çok geç kaldın Tunga," diyerek elimdeki telefonu verdim.
Önce mesajları okudu, sonra kaşlarını çattı ve gördüğü şeylerden hoşlanmayışı içinde barındırdığı sakarlığı uyandırdı. Telefon Tunga'nın elinden düşüp yerde parçalarına ayrıldığında, Katherina'nın gözleri kızarmıştı.
Bazen konuşmak olayların özünü anlatmaya yetmez, susmak içi boş afili laflardan daha anlamlıdır. Tunga sustu, bunca zaman sevgisini gösterememenin geç kalınmışlığı yüzünde buruk bir ifade bıraktı. Saatin beş olmasına yalnızca yarım saat kalmıştı, içine koca yaşamın sığdırılması gereken otuz dakika.
Onlara karşı borçlu olduğum abilik görevini üstlendim. Son dakikalar, vedalaşmalarla boşa harcanmayacak kadar değerliydi, bizimle doldurmak yerine daha güzel geçirilmesi gerekiyordu. "Hadi gidin."
Üzerlerindeki kostümleri çıkarmaya vakit bulamadılar, Juliet ve Romeo olarak kalmak zorunda kaldılar. Katherina'nın elini tutan Tunga, düğünden gelin kaçırır gibi, biricik meleğimizi peşinde sürükleyerek seyircilerin arasına daldı. Elbisesinin eteklerine dolanmamak için çabalayan Katherina, boşta kalan eliyle kabarık eteğini tutuyordu.
***
"Neden gideceğini söylemedin?!"
Tiyatro salonunun bulunduğu büyük binadan çıkarken, bir yandan söyleniyordu Tunga. Tanık olduğu ölümlerden sonra ders aldığını, geciktirmeden yaşamaya başladığını sanıyordu ancak o kayıplar kendi başına gelene kadar yeterince değer bilmediğini anlayabiliyordu.
"Çünkü gitmeyecektim."
Duraksadı ve Katherina'yı peşinde sürüklemeyi bıraktı Tunga. "Seni de öldürürler."
"Kendi ülkemin buradan farkı yok Tunga. En azından sevdiklerimin yanında ölmüş olurum."
"Ölümü aklından çıkar," diyerek birleşik ellerini hafifçe sıktı Tunga. "Ölmeyeceksin ve nereye gidersen git, yanına gelmenin bir yolunu bulacağım."
Trafik lambası kırmızıya dönüp de arabalar durduğunda, karşıdan karşıya geçtiler. Nereye gideceklerini veya ne yapmaları gerektiğini bilmiyordu Tunga, sadece kaçmak ve kurtulmak istiyordu. Kaçmak çözüm değildi fakat çözüm yolu bulana kadar oyalayabilirdi.
İş çıkışı saatinin gelmesinden, eve gitmek için hareketlenen insanlardan dolayı kalabalıklaşan caddede, üzerlerindeki kostümler yüzünden onlara çevrilen bakışlar da bir hayli fazlaydı. Kabarık elbise yüzünden insanlardan kaçamıyordu Katherina, sürekli birileriyle çarpışmak zorunda kalıyordu. Tunga'nın bunu fark etmesi biraz gecikmiş olsa da ara sokaklara girerek hatasını telafi etmişti. Ara sokaklardan, bilmediği yollardan ilerlemeye başladılar, yolun sonunda nereye varacaklarını bilmeden misilleme yapıyorlardı ama en azından kalabalıktan kurtulmuşlardı.
İlerledikleri sokağın diğer ucunda, ara sokaktan çıkan bir polis gördüklerinde durdular. "Sıçtık," diyebilmişti Katherina, yakalanıp götürüleceğini düşündüğü sırada kolundan çekildi. Tunga onu, iki büyük apartman arasındaki dar boşluğa çekmişti. Boşluk iki karış kadar genişti ve kabarık elbiseleri nedeniyle yan yana ancak sığılabilirdi. Önden Katherina girerken, Tunga'nın ardından boşluğa geçmesine fırsat kalmamıştı. Ufak tıkırtılar duyan polis onların olduğu yöne dönmüş, iki binanın arasına girmeye çalışan Tunga'yı fark etmişti.
"Hey! Ne yapıyorsun sen orada?"
Tunga, yakalanmış olmanın verdiği tedirginlikle, Katherina'nın alttan hafif görünen eteğini ileriye doğru ittirdi. Ona korkarak bakan sevdiği kadına, teselli edercesine kısa bir bakış atıp polise döndü. Polisin, Katherina'yı görüp görmediğinden emin değildi bu yüzden tedbirli davranmaya çalıştı.
"Kedi gördüm de, onu sevmek istemiştim."
Tunga'nın kostümü dikkatini çeken polis, ona doğru adımlamaya başladı. "Bu kılık ne?"
Yanına gelmeye başlayan polis karşısında telaşlanmıştı Tunga, heyecanının esiri olmamak için belli etmeden derin nefesler almaya başladı. Eliyle, arkadan Katherina'ya gitmesi gerektiğini işaret etse kızın pek seçeneği olmadığını biliyordu. "Ben tiyatro oyuncusuyum, sahnem var onun için hazırlandım."
Polisin ilerleyen adımlarını, adının seslenilmesi durdurdu. Polisin çıktığı aradan, başka biri seslenip yanına gelmesini söylüyordu. "Neyse, sana bol şans." dedi ve ardına dönüp, henüz attığı adımları geri arşınladı. Çıktığı araya tekrar girip gözden uzaklaştığında rahat bir nefes almıştı Tunga. Aradan, polisin başka biriyle konuşmalarını duyunca rahatladığına pişman olsa da, artık başından savılması olumlu denilebilirdi. "O arada karı kılıklı biri var görmeliydin. Gelmeyen mültecileri mi toplamaya başlayalım?"
"Çok korktum," dedi Katherina aradan çıkarken.
"Koşmamız gerek," diyerek, ayrılan ellerini tekrar birleştirdi Tunga.
Koşmaya başladıklarında, ortaçağdan fırlamış gibi görünen bu ikiliyi garipseyen bakışlar yoktu etrafta. Katherina, tekrar el ele tutuşmanın heyecanını aldırmamaya çalışırken takılmamak için eteğini tutuyordu. Günün en heyecan verici olayı hiç şüphesiz el ele tutuşmalarıydı onun için, ülkeden sürülmesi veya polisler tarafından yakalanma olasılığı önemli değildi.
Her polis her mülteciyi tanıyamazdı, her gitmesi gereken insanı da bilemezlerdi. Bu yüzden daha rahat davranıyorlardı ancak tedbiri elden bırakmamak adına, askeriyeye dair gördükleri her şeyden kaçıyorlardı. Kaçtıkça, onları yakalaması gereken güvenlik birimleri artacak ve asıl o zaman, her güvenlikten ciddi manada kaçmaları gerekecekti, bu yüzden hazır vakitlerini sadece kaçma üzerine harcamamaları gerekiyordu.
Yüksek katlı binalar küçük evlere, dar sokaklar geniş yollara dönüşene kadar tek laf etmeden yürüdüler. Tunga korkan tarafken, Katherina vakitlerini mutlu değerlendiren tarafa dönüşmüştü.
"Bak orada yavru kedi var!" diye sevinçle bağırdı Katherina. Kedileri severdi, yavru kedilerin ise kokuşmuş bu dünyaya biraz olsun güzel şeyler barındırsın diye gönderildiğini düşünüyordu.
Katherina'nın işaret ettiği yöne döndü Tunga. "Hani nerede?"
İki katlı, dış cephesi beyaz boyalı evin, ikinci katındaki acık penceresinde etrafı inceliyordu. Yavru kedi, küçük bedeniyle cam önüne konulmuş yumak toplarına benziyordu. Koyu gri, kül rengi tüyleri elektriklenmenin etkisiyle havalanmıştı.
"Düşecek gibi duruyor," dedi Katherina evin dibinde durduklarında.
Evin dışa bakan cephesinde, açık pencereden hemen aşağı atlayacak gibi duruyordu minik yavru. Düşme ihtimaline karşın, Katherina oradan bir adım dahi uzaklaşmak istemiyordu.
"Sevmek ister misin?"
Kolunu uzatmayı denedi ancak pencere onun için yarım metre daha yüksekte kalıyordu. Yavru kedi başını eğip miyavladığında, atlayacağını sandığı için Katherina iki elini de havaya kaldırdı, minik yavru atlarsa havada yakalamak istiyordu. "Evet ama yetişemem."
Bir yavru kediye, bir de en az yavru kedi kadar gözüne sevimli gelen kadına baktı Tunga ve bu ikisini bir arada görmenin yaratacağı etkiyi düşündü. Dünyada güzel şeyler kısıtlı olduğu için, bütün güzelliklerin bir araya gelmesi gerektiğini düşünüyordu.
"İzin verirsen," diyerek kıza yaklaştı.
Onun şaşkın bakışlarıyla birlikte, beline sarılıp kucağına aldı. Katherina, tek eliyle dengede durabilmek için Tunga'nın omzunu tutarken, yükselmenin onda yarattığı özgürlük hissi nedeniyle gülüyordu. Ona bahşedilmeyen özgürlüğü artık Tunga'nın yanındayken, yüzünü okşayıp geçen rüzgarda hissedebiliyordu.
İhtiyacı olan yarım metre de tamamlandığında, üşüyen soğuk elini kedinin sıcak tüylerinde gezdirdi. Gri tüylü, turuncu gözlü kedi, cins ev kedilerinden gibi görünüyordu ama kökü nereden olursa olsun, her canlının yavrusunun güzel oldu gibi o da çok güzeldi. Henüz kötülükle tanışmamış yeni doğan yüzü, henüz insanlara maruz kalmadığı için parlayan gözleri ve küçük miyavlamalarıyla bu dünya için fazla masumdu. İkinci okşamaya izin vermeden içeriye kaçtı kedi, böylelikle Katherina'nın içindeki düşme ihtimaline ilişkin korkuyu da silip atmıştı, buna karşın fazla sevdirmediği için genç kadını üzmüştü.
Tunga, Katherina'nın kediye olan şefkatine tanık oldukça geciktirdiği itirafların altında eziliyordu. Kucağına aldığı genç kadın, onun için sevgiden daha fazla anlam ifade ediyordu, mutluluğun çok görüldüğü bir ruhu görüyor ve kendini ona karşı borçlu hissediyordu. "Şey.." diye mırıldandı. "Benimle çıkar mısın Katherina?"
Beklemediği soru, beklemediği anda ve beklemediği pozisyondayken geldiğinde, Tunga'nın omzundan destek aldığı kolu titremiş, sarsılmasına neden olmuştu. Düşecek gibi olduğunda, Tunga onu güvenle yere indirmişti. Ayakları yere değer değmez tekrar gülmeye başladı, bu sefer özgürlüğünü yüzüne vuran rüzgarda değil titreyen bacaklarında buluyordu. Başını olumlu anlamda sallayarak verebildi çünkü konuşabileceğini sanmıyordu.
Bazı hareketler, konuşmaktan daha fazla şey anlatır karşı tarafa. Tunga duyamadığı eveti baş sallamasıyla aldığında, Katherina'nın da onun kadar heyecanlandığını anlamıştı. Elleri, yaptığı ilk itiraf karşısında titrerken bu sefer çekingen davranmadı, kollarını iki yana açıp Juliet replikalı genç kadına kocaman bir sarılma bahşetti. Kısıtlamaların hayatına yön veremeyeceği kadar az vakti vardı, bu yüzden artık çevrede bulunan insanların da ne düşündüğüne göre hareket etmek önemini yitiriyordu.
"Hırsız mısınız lan siz!?"
Evin, ön bahçesinden, elinde süpürge sopasıyla çıkan yaşlı adamın bağırışları eşliğinde birbirlerinden ayrıldılar. Tekrar elini tuttu Tunga Katherina'nın ama bu seferki el ele tutuşma daha farkı anlamlar barındırıyordu içinde, bu kavuşan sevginin ilk dışa aktarımlarından biriydi.
Yaşlı adama geri laf vermektense tekrar kaçmaya başladılar. Tunga, kimsenin karışmadığı, ön yargıların olmadığı bir dünyaya götürmek istercesine peşinden çekiştiriyordu Katherina'yı fakat bu mümkün olmadığı için yapabildiği tek şey mevcut düzenden kaçırmak oluyordu.
Hava, yavru kedinin kül rengi tüyleri kadar kararana değin durmadılar. Polisten, onları yanlış anlayan insan zihniyetlerinden kaçtılar, kaçtılarsa da pek başarılı olamadılar. Çil yavrusu gibi her yere dağılan insanlardan ne kadar kaçarlarsa o kadar başka versiyonlarıyla karşılaşıyorlardı.
Sahile geldiklerinde, Katherina artık ayaklarını sıkan babet ayakkabılarını çıkarıp eline aldı. Kararan havanın etkisiyle rengi koyulaşan, laciverte dönen denizin hızlanan gelgitleri artık kaçış noktalarının kalmadığını işaret ediyordu.
İleride, gemiye binmek için toplanan kalabalık veya kalabalığın başında bekleyen asker yığınını görse de umursamadan yürümeye devam etti. Yavru kediyi sevdikten sonra bu sefer gidecekleri yere yön veren kişi olmuştu, sahile gelmek istemişti. Sahilin sonunda, mültecilerin bindirildiği gemiye rastlamamak imkansız olurdu, bunu biliyordu, son kez denizi hatıralarında güzel hatırlamak istediği için Tunga ile birlikte gelmeyi tercih etmişti.
Uzakta beliren, aynı kalabalığı fark ettiğinde Tunga yerinde durdu. "Başka yere gidelim."
Başka yöne gitmeye yeltendiğinde, onu durduran şey sadece Katherina'nın sıkarak verdiği uyarı değildi. Hemen yanlarındaki yolda, hızla gelen askeri jip durdu. Dört çeker araba arka taraflarındaki yoldan geldiği için kaçma girişiminde bulamamıştı Tunga, geçip giden her arabada olduğu gibi onu da sivil sanmıştı. Şoför koltuğunda ve arka koltukta duran, yeşil kamuflajlı iki erkek asker indi arabadan, biri siyah saçlı ve uzun boylu, diğeri sarışın ve kısa boyluydu.
"Durun!" dedi uzun boylu olan. "Demek dandik kıyafetlerle dolanmanıza rağmen yakalanmayacağınızı sandınız."
Sarı saçlı, kısa boylu olan belinden silahını çıkardı ve dalga geçercesine elinde gevşekçe tuttu. "Ya ülkene dönersin ya da ölürsün, gerçi ikisi de aynı şey."
Kısa boylunun yaptığı şakaya gülenler sadece askerler olmuştu, söylediği şeyin korkunçluğunu göz ardı edecek kadar serin kanlı yapmıştı savaşla geçen hayatları onları. Ancak Tunga da Katherina da onlar kadar duygusuz değillerdi, beklentilerini biliyor ve sadece yaşamayı isteyecek kadar fedakar davranıyorlardı.
"Keşke seni hiç sevmeseydim."
Tunga, beklemediği cümle karşısında ne hissedeceğini bilememenin güçsüzlüğüne düşmüştü. Katherina'nın gözleri açık iki musluk misali gözyaşları akıtıyor, sesi duyguların karmaşası altında çatlak çıkıyordu. "Keşke beni hiç tanımasaydın. Sensiz orada yaşayamam Tunga, şimdi senin de hayatını altüst ettim. Buna hakkım yoktu."
"Saçmalama," dedi Tunga. Katherina'yı kendine çekti ve kollarını etrafına sardı. "Gidecek misin gerçekten?"
Dahi, dindar olmasına rağmen kafirlikle suçlanan Newton, şeytan diye bir varlığın olmadığını savunuyor, insanların içinde barındırdıkları kötülüğü sembolize edilerek yaratılmış olgu olduğuna inanıyordu. Her ne kadar bu görüş Katherina'nın inancına uygun gelmiyor olsa da, polislerin yanına gittiğinde birinin onu kolundan sertçe çekmesi tekrar aynı taciz cehennemini yaşama korkusunu içine sarmış ve Newton'un inanışına hak vermesine neden olmuştu.
Katherina, devletin benimsediği mükemmel insan profiline uymuyordu, her uyumsuz gibi ortadan kaldırılıp tek tip millet projesine geçilmesi çabasına engel olmamalıydı. Dini, devletin kanunlarında geçenlerden değildi, devletin topraklarında doğup büyümemişti. Kusurlu insan statüsünde sayılırdı, her yönden sadece özünü korumak isteyen anlayış için kendi başına karşıtlık oluşturuyordu.
Tunga, devrimci yapısını oluşturan temelinde araştırıcı kişiliğini barındırıyordu. Çoğu şeyin farkında, her düşünce akımının, benimsenen özlülüğün sonunda karşılaşılabilecek sonuçları tahmin edebiliyordu. Farklı düşüncelerin birbirine rakip olduğu otoriter sistemde, devletin başına geçen partinin temsil ettiği görüşler üstün gelir ve kalan görüşler ezilmeye mahkûm kalırdı. Ezilen kesimde bulanan insanlardan biri de Katherina'ydı ve kavuşmak için yeterince gecikmişlerken, kavuştuğunu düşündüğü anda kaybetmek istemiyordu.
Dünya ilginç bir yer olarak çoğu fikrin, çoğu fikirden üstün olabilmesini sağlar. Çoğunluğu takip edenler kazananlar olur. Yine çoğunluğa işlenen fikre göre, Katherina'nın mensup olduğu din cahiliyeti temsil ediyordu ve kalan dinlere zorla empoze edilişine göre de, Katherina'nın mensup olduğu dindeki insanları öldürmek sevap değerini taşıyordu. Şeytanın dini olarak nitelendiren, mensuplarının ya sürüldüğü ya öldürüldüğü, kaderine kara yazılar barındıran bir dindi.
Gitmek istemiyordu Katherina, zaten anavatanından aynı sebeplerle mülteci olmaya zorlanmışken, yine din konusundan sürülmek istemiyordu. Anne ve babasının gözleri önünde ölümü geldikçe ürperiyor, uğradığı tacize karşı koyamayışını hatırladıkça kanı donuyor, zorlukların üstesinden gelmesini sağlayacak olan gücünü kaybediyordu.
Polislerin ittirmeleri arasında, arabaya binmeden önce arkaya doğru son kez bakışı durmasını sağlayan oldu. Pisi pisine, yaşanma ihtimali çöpe atılan güzel anıların kursağında bıraktığı acıyla birlikte gidemezdi. Tunga, ağlayacak gibi bakarken gidemezdi..
Ne bekliyordu bilmiyordu, anavatan topraklarına gittiğinde yeni bir yaşama başlayacağını kendine empoze etmeye çalışarak Polyanna'cılık oynamıştı. Zaten kabul görmeyen vatandaşlar olarak ölümden kaçtığı bir ülkede kendini güzelliklerin beklediği yönündeki kandırmalarının etkisi geçmişti.
Görüş açısına giren, aralarındaki mesafe yüzünden nokta yığını gibi görünen ve gemi beklemek için toplanan toprakdaşlarına kısa bir bakış attı. Arabaya binerse oraya götürülecek ve gemiye bindirilip anavatanına gönderilecekti. Bu ihtimali, polislerin ittiren kollarının arasından sıvışıp, Tunga'ya doğru attığı, istikametine aykırı adımlarla yok etti.
"İstemiyorum!"
Hızlı davranmıştı Katherina ancak reflekslerini olağan üstü derecede geliştiren polislerden kaçmayı başaramamıştı. Daha ilk adımında, iki polisten birer tane olacak şekilde iki silah sesi duyuldu.
Tunga, yüreği dayanmayan vedaya tanık olurken gözyaşlarını zor tutuyordu, Katherina ardına dönüp sarılmak için kollarını uzattığında bir anlık üzüntüsünden arınmıştı. Ancak o bir saniyelik sevincin yerini, duyduğu iki el ateş sesiyle tekrar acıya bıraktı, henüz ilk adımını atan Katherina sendelemişti. İleri atılıp, ikinci adımında yere serilmek üzere olan Katherina'yı son anda tuttu. Kızın beline kollarını sararken, Katherina da kalan son gücüyle kollarını Tunga'nın boynuna dolamıştı.
İki kurşun, kızın sırtına saplanmıştı ancak öldürücü noktalara denk geldiği için acısı da o kadar çok şiddetli oluyordu. Katherina, kendini ayakta tutacak gücü ve bilinci bulamadığı için Tunga'dan destek alıyordu. Zihni uyuşmaya başlamıştı ve gözlerini zor açık tutuyordu.
Katherina'yı, yaşadığı şok nedeniyle tutmayı beceremeyen Tunga, ayaklarındaki dermanın birden kesilmesiyle birlikte yere oturdu. Düşecek gibi olmuş ancak kolları arasındaki Katherina'nın zarar görmemesi için yavaşça oturmuştu. Katherina'nın başını göğsüne yasladı, kızın beline sardığı ellerini çözüp sol elini sırtında konumlandırdı. Boşta kalan eliyle, gözleri kapanmak üzere olan Katherina'nın bilincini yoklamak için yanağına koydu. Katherina dokunuşlara tepki vermiyordu.
"Bu onuncu oldu," dedi polislerden uzun boylu olan.
"Şu leşi kaldıracak birini çağıralım," dedi kısa boylu polis.
Hareketlerinden de, konuşmalarından da, tavırlarından da insanlığa dair bir iz barındırmıyorlardı. Barındırsalar da, Tunga insanlığın pek de boka yarayan unsurlardan biri olduğunu düşünmüyordu. Polisler arabaya binip gittiklerinde de, onlara dönüp bakmamıştı.
"Katherina."
İlk seslenişi yumuşak olmuştu. Katherina'nın baygın bakışları arasında, cana geleceğine dair bir umut, ufak bir ışıltı aradı. Polisleri, leş diye adlandırdıkları Katherina'nın bedenini alacak başka insanlar görevlendirmeleri yerine, onu iyileştirmek adına hastaneye yetiştirmelerini ummamaya çalıştı. Katillerinin kurtarıcıları olması büyük aptallık olurdu.
Katherina, zorlukla ağzını açtığında, Tunga onun bir şey diyeceğini sanarak başını yaklaştırdı kızın dudaklarına. Hırıltılı, yavaş nefes alış verişleri dışında bir ses duyulmuyordu. Bir müddet sonra, nefes alış veriş sesleri de duyulmamaya başlandı.
"Katherina!"
İkinci seslenişi, Katherina'nın gözlerinin kapanması üzerine oldu. Katherina, Tunga'nın sesini duyup da ayılmadığında, bu sefer sarsmaya başladı cansız bedeni. Sırtına koyduğu elinde hissettiği sıcaklığın aksine, Katherina'nın bedeni git gide soğuyordu.
"Katherina! Yeni kavuşmuşken gidemezsin! Niye vazgeçtin ki gitmekten! Bu kadar kolay olamaz ölmek uyan!" sesini duyurmak için bağırıyordu Tunga. Yavaşça kırmızı rengini kaybeden dudaklarına, solan benzine baktığında bağırmasının anlamsız olduğunu anladı. Başını, artık atmayan kalbinin bulunduğu göğsüne eğdi. "Ben sana çok geciktim Katherina, daha yeni kavuştuk ya. Hadi uyan Juliet'im, uyan lütfen. Yalvarırım."
Katherina'nın sırtından akan sıcak kan, yerde kendine yer ediniyordu yavaşça. Kanının aksine, bedeni soğumuştu, sanki bütün sıcaklığını bedenini terk eden kanıyla birlikte uğurluyordu. Bu katliama alışan insanlığa dair kimse yoktu etrafta, haykırışlarım ruhum dışında kimseyi korkutmadı ki kendim dışında sızlayan hiçbir ruh beni incitemezdi. Kimse kırılan parçaları incitemezdi çünkü.
Bu sefer sakarlıklarından sıyrılmıştı Tunga, Katherina'yı sıkıca kollarıyla sararken oldukça becerikliydi, ilk defa bu kadar becerikliydi. Katherina'nın her zaman yaptığı rollerinden birini yapmasını diledi, 'Şaka yaptım' diyerek uyanacak ve aptal özlü sözlerini peş peşe sıralayacaktı. Ölümün öptüğü kapalı gözleri, her an neşeyle açılacak, parlak gözleri eşliğinde ayaklanacaktı. Katherina, drama rollerinin en büyük gözdesidir, ona Drama Kraliçesi lakabı boşuna verilmemiştir. Juliet rolündeki gibi perdeler kapanınca uyanacak gibi, sırtından sızan sıcak kırmızı sıvı aslında bu rol için hazırlanan sudan başka bir şey değil. Katherina Juliet değil, huzuru ölerek değil, yaşamında yakalamalı.
Ona bu yakışır, yaşama coşkusuyla, her dakikasının değerini bilen birine, yaşayan ölülerin mekanında gerçekten yaşayan tek kişiden gerçekten yaşaması beklenir. Ona ölmeyi yakıştıramaz Tunga, ölmek onun için rolden fazlası olmamalı. Katherina'nın omzuna yüklenen yükleri taşımaya ortak olmakta bu kadar gecikmese, o yükleri daha fazla kaldıramayıp altında ezilen kızın kaderini değiştirebilirdi.
Akan yaşlarının bulanıklaştırdığı görüşü, Katherina'da odaklanamadı ama ziyanı yoktu, kollarında tuttuğunu bilmesi ona yetiyordu. Zihnini toparlayamadı, gerçeklik algısını da Katherina ile birlikte kaybetti. Onun öldüğü, kolları arasında durduğu gerçeği rüya, hayır kabus gibi geldi. Anlamadı, anlayamazdı.
Son haykırışı, ona inanmasına rağmen kaderine güzel şeyler karalamayan Katherina'nın tanrısına, gökyüzüne doğru oldu. Gecikmesine, geciktirmesine, onu meşgul edip yaşamasına engel olan ve sevginin önünde engel olan her oyalayıcı olaya oldu. Kendine kızdı. Kolları arasında Katherina olmasa, sıktığı yumruklarını acımadan kendine vurabilirdi. İnsan kendi kendini dövebilir miydi? Tunga, sinir krizinin etkisiyle bunu yapabilirdi.
Bir can daha yitip gitti ama bunun insanların ilerleyişi açısından hiçbir etkisi olmadı.
𖤋