İçeriğe geç

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 15 · 8 dk okuma

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 15

15

"Buradan çıktığımda dava edeceğim sizi! Hakkınız yok bizi almaya!"

Tunga, bıkmadan bağırıyor, gittikçe büyüyen baş ağrıma katkı sağlamaktan başka işe yaramıyordu. Üstelik sesi boş koridorda yankılanıyordu ve halihazırda onun işini bitirme isteyişimi daha da körüklüyordu. Başımın ağrısına mızmızlanamıyor, aradan iki saat geçmesine rağmen bağırmaktan vazgeçmeyen Tunga'nın bağırışlarına maruz kalıyordum.

Karakola geldiğimizde, Hesila ile Roza'yı bizden ayırmış, onları kadınların bulunduğu kısma götürürlerken bizi erkeklerin bulunduğu kısımdaki kodese tıkmışlardı. Buradan da, nerede oluğu belli olmayan kaçması imkansız, sapığından tutun da katiline varana değin türlü türlü suçluların bulunduğu bir hapse falan naklederlerdi herhalde. Kodeste, bizim dışımızda bir de yaşlı amca bulunuyordu. O Tunga'nın bağırışlarından rahatsız değilmiş gibi sessiz sakin bekliyordu, geleli beş dakika falan olmuştu gerçi. Yaşlı amca gelene kadar Tunga ile baş başa kafayı yemek üzereydim.

Küçük bir oda kadar olan kodeste Tunga yüzünü parmaklıklara yaslamıştı, katı halden sıvı hale geçip o parmaklıkları aşmayı falan planlıyordu herhalde. Her duvarda, o duvara monteli uzun banklar vardı. Gözleri beyaza yakın mavi, yüzü kırışık buruşuk, beyaz sakalları kucağına kadar uzun olan ama kafasında tek tel saç barındırmayan, kel ve ölmemek için Azrail ile anlaşma yaparak ömrünü uzatmış varsayacağım kadar yaşlı adam tam da parmaklıkların karşısındaki duvarın bankında oturuyordu. Mavi gözlerinin açık tonu kör olduğunu düşündürüyordu ama Tunga'ya bakışlarını kitlemiş gibi o noktadan gözünü ayırmıyordu.

Ayakta durmaktan vazgeçip yaşlı amcanın yanına oturdum. Başı bana dönmemişti, sadece Tunga'ya bakıyordu veya yaşlı adamın baktığı noktada Tunga bulunuyordu, belki de gözleri açık uyumuştu. Yaşlı adam hakkında ilginç teorilere sahiptim anlaşılacak üzere.

"Sen neden içeriye alındın dede?" diye sordum. Yaşlı amca diye hitap etmek isterdim ama amca betimlemesinin kullanılamayacağı kadar yaşlıydı, dedeyi hak ediyordu daha çok ama o bile onun yaşını yeterince yansıtmıyordu.

"Dilencilik yapmaktan," dedi gülerek.

Tunga bağırışlarına bir son verip anında bize döndü. Acaba dede ile gözgöze geldiler mi diye düşünürken, o yaşlı adama öldürecekmiş gibi bakıyordu. Dilencilik onun hassas noktasıdır, zamanının her salisesini insanlara yardım etmeye adayan biri için dilencilik en aşağılık işti ona göre. Belki bir katile bile sempati duyabilir ama insanların vicdanını sömürerek para kazanan birini asla kabullenemez. "Dede dilenip ne yapacaksın, topladığın paraları harcamaya ömrün yetiyor mu senin?"

Yine güldü dede, gülerken canını bağışlamasından korkmuştum çünkü gülmekten çok öksürüyor gibiydi. "Daha on yıl yaşarmışım, doktorlar öyle diyor."

"Ne yaptın?" diye sordu imayla Tunga. "Dilencilikten topladığın parayla Azrail'e rüşvet mi verdin?"

"Yok beleşe yaşıyorum ben" diye cevapladı dede. "Azrail beni almaya niyetli değil demek."

"Beleşe olmasa yaşamazdın zaten," diye söylenerek tekrar parmaklıklara döndü Tunga. Aslında büyüklerine saygılı, yardım kampanyalarıyla insan hayatına dokunmak için kendini feda etmeye hazır biri olduğu göz önüne alındığında, yaşlı adama karşı ters tavırlarından dilenciliğe karşı ne kadar hassas olduğu daha anlaşılır oluyordu. "Avukat olduğumda bunların hepsini ödeteceğim, hakkınız yok bizi buraya tıkmaya!"

Tunga tekrar bağırışlarına devam ettiğinde, gülerek Tunga'yı izleyen yaşlı adam döndüm. Gözlerinin rengi onun kör olduğunu düşündürüyordu ama hareketleri görebiliyor gibiydi. Benim dilencilerle bir alıp veremediğim yoktu. Genel olarak bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesini benimsemiş biriyimdir.

"Nereye bakıyorsun dede?" diye sorarken amacım, onun aslında görüp göremediğini teyit etmekti.

"Baktığımı kim söylemiş, ben bakmıyorum ama görebiliyorum. Ne gördüğümü soruyorsa, dikeni yaprağıyla çatışan kırmızı güller görüyorum."

"Bakmıyor ama görüyor musun?" diye sordum şaşkınlıkla. Kör olduğunu anlamıştım ama benim mantığıma göre körlerin bakabiliyor ama göremiyor olması gerekiyordu. Sığ düşüncelerime, yaşlı adamın derinlik kattığı görüşleri kabul ettirmek benim için zordur. "Dikeni yaprağıyla çatışan kırmızı gül ne oluyor tam olarak."

"Evet görüyorum, sivri düşünceleriyle dikenini büyüten ve arka plana attığı kırmızı taç yapraklarını dikenine kurban eden bir genç görüyorum."

Yaşlı adamın Tunga'dan bahsettiğini anlamam biraz zaman alsa da, anladığımda ise göz devirmiştim. Tunga'nın dövülürken övüldüğü bir ortamda olmak istemiyordum, mümkünse başrolün, odağın kendim olmasını tercih ederdim.

Dedenin ona laf çarpıttığını anlayan Tunga, "Saçmalık" diyerek karşılık verdiğinde aslında kulaklarının bizde olduğunu anlamış olmuştum. Önüne dönüp tekrar bağırmaya başladı ama adım kadar emindim ki gizlice bizi dinliyordu. "Yetkili biriyle konuşmak istiyorum! Avukatımı istiyorum!"

"Ya başka ne görüyorsun?" diye sordum, bu sefer benim için bir şeyler söylemesini umuyordum.

"Çiçek olmanın ne olduğunu merak, açmak için sabırsızlanan beyaz lale görüyorum."

Tam da beni söylemişti, lalenin çiçek olmayı merak ettiği kadar ben de hayata anlam katan şeyin ne olduğunu öğrenmeyi istiyordum. Lalenin açmayı istediği kadar da ben kendimi tamamlanmış olarak görmeyi bekliyordum. "Lale hakkında başka ne görüyorsun?"

"Başka bir şey görmüyorum lale hakkında, normal lale işte başka ne görebilirim?" dedi ters ters. Her yaşlı adamdan, hatta onun yaşlarında olanların hepsinden beklenen bilge konuşmaların, akıllıca öğüt vermelerin aksine bize trip atıyordu. Gerçi onun yaşıtı var mıydı bu dünya üzerinde merak konusuydu, bence hepsi toprağın altında malum yere gitmişlerdi geriye de bu yaşlı adamı bırakmışlardı.

Yaşlı adamın görebiliyormuş tavırlarından dolayı yine kendi kendime şüpheye düştüm. "Gerçekten görüyor musun?"

Az önce trip atan o değilmiş gibi tekrar bilge moduna girdi. "Bakan ya görür ya göremez, gören ya bakıyordur ya bakmıyordur."

Biraz daha düşünse filozof olacak rütbedeydi yaşlı adam. Derin anlamlar kattığı akıllıca sözlerini bazen anlamakta zorlansam da aslında çoğu şeyi kısa bir cümleyle özetlemeyi başaracak kadar da kabiliyetli biriydi. Değeri yüzyıllar sonra anlaşılan sanatçılara canlı şahit olmuş gibi hissediyordum.

Her defasında öleceğini düşündüren gülümsemesi silindi yüzünden yaşlı adamın. "Bakmasam da görüyorum, biliyorum. Cebinde parasıyla, o an emir süren hükümetleri desteklemekten nevri dönen, asıl görüşünün ne olduğunu unutan insanları görüyorum. Tek bir kararıyla milyonlarca insanın hayatını değiştirecek gücün seçimle devlet adamlarının eline verilişini görüyorum, siyaset yüzünden aykırı düşüncelerin ölüşünü ve düşünce çeşitliliğinin azalıp sığlaştığına şahit oluyorum. Gençlerin, hak arayış peşinde, en dolu dolu geçmesi gereken yaşlarında mücadele etmesi gerektiği için heba oluşlarını bile görüyorum. Ben görüyorum, devlet adamları bakıyor. Ben bakamasam da görüyorum, onlar baksalar bile göremiyor. Görmek anlamaktır, empati kurmaktır, kimse kimseyi görmüyor, kimse kimseyi anlamak istemiyor."

Yaşlı adam, dünyanın renklerini ondan çalan gözlerine inat bütün renklere bir kup uydurarak kendi dünyasında daha da güzel şekilde canlandırmıştı. Kendini kandırmıyor, gerçeklerin ağırlığına şahit olmaktan onun yaşıtlarından beklenen bilgeliği, üstelik trip atmadan aktarabiliyordu. Yaşadığı yılların acısı yüzüne yansımış olmalıydı ki, yüzünde gösterdiği yaş kadar kırışıklıklar barındırıyordu. Saçı yoktu tanık olduğu şeylerin saçmalığının stresinden ama uzun sakalı vardı, onu da yılların götürüleri beni benzettiği beyaz lale kadar beyazdı.

Anlamam ben hayatı çünkü anlam veremem. Annem, kaç yaşında olduğum ama hatıralarıma bu anı saklayabileceğim kadar aklı başımda olduğum çocukluk dönemimde, "Hayatımın kalanını feda etmeme değmezsin" diyerek beni terk ettiğinde aklıma taktığı bir problemdi. Hayat bu kadar önemli mi, diye düşünmüştüm önce. Birlikte geçirdiğimiz güzel günleri feda edecek kadar anlam yüklemişti kalan yaşamına. Sonra çocuk aklımla, 'Bu hayatın anlamı ne?' diye düşündüğüm anda başlamıştı arayışım.

Bu güne kadar arayışıma cevap bulabilmiş değilim ama birkaç ipucu bulabilmiştim. Devrim Kütüphanesi sahibi Huysuz Erna'dan, her insanın farklı hayat anlamına sahip olduğunu öğrenmiştim. Roza ve annem, hayatın anlamı için kendilerini adayabileceklerini öğretmişlerdi ancak annem beni bırakarak, gerekirse başka şeylerinde feda edilebileceğini göstermişti. Kaptan Morgan, anlamına kavuştuğunda onu koruyacak iç güdüye sahip olacağımı bir nevi öğretmişti. Tiyatro kulüp başkanı Havin ise anlamına kavuşmanın ve kaybetmenin acısını gösteriyordu, intihar eden sevdiği kadının ona ördüğü kırmızı atkıyı çıkarmayarak, bir de kadınlar için daha çok tercih edilen ismini sırf sevdiği kadın seviyor diye değiştirmekten vazgeçerek.

İpuçlarını takip ederek kendi anlamıma ulaşmaya çabalıyordum ve bu sefer gerçekten aradığım anlama ulaşmış hissediyordum. Yaşlı adamın hayatına anlam katan şey kör gözlerine inat görmekti anlaşılan ve benim anlamım da tam olarak aynı olmasa da yakındı. Etliye sütlüye bulaşmak istemeyen bir insandım, bu yüzden görmekle pek ilgilenmiyordum ama bazı şeylerin, olduğundan daha farklı anlamlara sahip eylemlere sahip olduğunu düşünüyordum ve bu anlamlara ulaşmak için dedenin tabiriyle görmek gerekiyordu.

"Dede, neden dileniyorsun?" diye sordu Tunga. Benim kadar dedenin dediklerinden etkilenmiş olmalıydı ki sorduğu sorunun altında, dilenci olmasına rağmen ona bir şans tanıdığı anlamının yattığını görebiliyordum.

Güldü dede, yine öksürüyor gibi. "Arada bir suç işlemeliyim ki tutuklanıp yatabileceğim bir yatağım olsun."

"Eğer yatacak bir yere sahip değilsen senin için yardım top-"

"Önen!" Tunga'nın sesini, koridorda yankılanan Roza'nın sesi böldü. Çok geçmeden parmaklıkların önünde belirdi, koştuğunu belli edercesine nefes nefeseydi ve yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Parmaklıklara yapışık, kafasını da demir uzun çubuklara yasladı. "Bana güvenebilirsin demiştim!"

Ayağa kalktım ve ona karşı tavrımı bozmadan kollarımı göğsümde bağladım. "Bunun için çok geç."

Ona olan tiribimi görmezden geldi. "İmer avukat ordusu tutmuş, anası babası gibi bizi savunmuş. Sana dediğim gibi kara listede değil kitap, biz de masum sayıldık çıkıyoruz buradan."

"Banane, kara listede değilse değil. Beni bu kodese kadar getirdi sonuçta."

Roza'ya aldığım tavır sırasında, elinde anahtarlarla, okulda arama yapan kıdemli polis belirdi. Roza'yı geçip, demir parmaklıkların bir kısmını oluşturan kapıyı açtı. Kapı açılır açılmaz içeriye doğru fırladı ve koşarak yanıma gelip boynuma sarıldı Roza. O kadar hızlıydı ki, ona tekrar tavır almama fırsat tanımamıştı, ben de zaten trip atmaktan usanmıştım.

"Ben de korktum," diye fısıldadı kulağıma doğru. Bir fısıltının ne denli can yakıcı olabileceğini o an anladım. Onu korkutmuş ve tavır yaptığım için de biraz üzmüştü, kim bilir ne kadar endişelenmişti ki hepsi benim suçumdu.

"Korkma," diye fısıldayabildim sadece. Kollarımı, bol tişörtünün sakladığı ince beline doladım. Boyunun yalnızca çeneme kadar gelişinin sevimliliğini görmezden gelmeye ve kollarımla iki kat dolasam yine dolamaya payın kalabileceği kadar ince belini umursamamaya çalıştım. Burnuma dolan ferah kokusunun etkileyiciliğini duymamaya, yumuşak saçlarının boynumu gıdıklanmasını odak noktamdan çıkarmaya çalıştım. Kollarımla onu sarıp sarmalayıp, hayatım boyunca maruz kaldığım en huzur dolu anı bir kodeste yaşayışımı göz ardı ettim. Bana huzuru, böyle leş bir ortamda bile sağlayabilen Roza'ya dikkat kesildim ve biri bizi arayana ya da o bıkıp sarılmaya son verene kadar onu bırakmamaya karar verdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.