Aziz tam doğrulduğunda Rolls-Royce'un bıraktığı dumanı elleriyle uzaklaştırmaya çalıştı. Kızaran gözlerini ovuşturarak odasına çıktığında hala orda olan Simay'ı gördüğünde burnunu çekti ve,
"Hala buradasın?"
"Gitmem mi gerekiyordu? Burası kocamın odası ayrıca benimde odam."
"Sen neden beni sevdin ki? Benden bir tane daha var git onu sev!"
"Sen ayrısın Aziz."
"Allah aşkına nerem ayrı?"
"Bakışların ayrı, farklı bakıyorsun, sesin, sinirlendiğinde burnunu çekmen, gülüşün farklı mesela, ağlayamadığın için güldüğünü, sürekli güldüğün için babandan sürekli dayak yediğini biliyor mu bana yeğelediğin kız?"
"Felsefe yapmayı kes, ve evet biliyor."
Aziz bir kez daha burnunu çekti gülümseyerek, fakat gülümsediğini gizlemeye çalışıyordu Simay'dan. Bir yandan da gardobundan temiz gömleğini alırken, Simay ekledi ardından.
"Ne kadarını biliyor Aziz? Çocukken ayağını kendi babanın arabasının ağlaman için bilerek ezdiğini ve bunun için ayaklarının içe doğru bastığını da biliyor mu?"
Aziz burnunu üçüncü kez çekerek gardobunun kapağını sertçe kapadı, bu sefer gizlemeden acı bir şekilde gülüyordu.
"Yuh be Simay, bunu benim dedeoğlu bile unutmuştur."
"Çok güzel gülüyorsun Aziz, keşke herkes senin gibi hergün gülse."
Aziz ona aldırmadan üzerini değiştirdi ve odadan çıkmaya hazırlanmışken kahkaha atarak cevap verdi.
"Simay bak ben artık ortaokuldaki o sümüklü çocuk değilim, sende hergün okula giderken yolumu kesip hadi Bi gülsene diye dalga geçen kız değilsin."
Aslında Aziz, acısını gülüşüyle maskeleyen kırık bir çocuk olduğunu biliyordu. Hep kendinen uzaklarda ve daha iyi şartlarda büyüyen ikizini kıskanırdı.
Zaten yüzünü de hepi topu on kez görmüştü, babası sağolsun onu yurtdışından en iyi okullarda okumuştu. Gariban Aziz, baba şefkatinin verdiği o yangının hasretiyle büyümüştü yıllarca.
Simay, Aziz kapıya yöneldiğinde yerinden kalkmadı, sadece bakışlarıyla onu takip etti. "Ortaokuldaki o sümüklü çocuk olmadığını biliyorum Aziz," dedi sesi bu kez daha soğuk, daha mesafeli çıkarak. "Ama o çocuğun hala içeride bir yerlerde can çekiştiğini de biliyorum. Sultan... O senin sadece bugününü seviyor. Ben ise senin o hiç kimseye göstermediğin yaralarını seviyorum."
Aziz kapı kolunu tutan elini sıktı. Simay’ın bu kadar haklı olması canını, boynundaki o ip izinden daha çok yakmıştı. Arkasına bakmadan konuştu:
"Yaralarımı sevmen onları iyileştirmiyor Simay. Sadece daha çok kanatıyor."
Hızla odadan çıktı. Merdivenleri inerken zihninde babasının o ağır Rolls-Royce’unun tekerleği altında kalan çocukluk feryatları yankılanıyordu. Hızla aşağı indiğinde sinirden kahkahalarla gülüyordu.
Acele ile Camarosunun kapısını açtı, direksiyon koltuğuna oturduğunda kafasını direksiyona dayadı ve ağlarcasına gülmeye devam etti. Çocukluğundan beri gülmesi geldiğinde hep masanın altına saklandığı geldi aklına.
Masanın altında gülerken babasından yiyeceği ayakları hesap etmeden büyümüştü. Şimdi ise aşkının sıkıştırdığı kalbi için gülüyordu. Aradaki tek fark yaşının biraz daha artmış olmasıydı.
Biraz sonra kahkahasını telefonun acınası bir şekilde çalan sesi kesti.
Telefonu aldığında kimin aradığına baktı hemen; 'gereksiz'
"İti an çomağı hazırla" diye mırıldandı Aziz, görüntülü arayan gereksize bakarak. Elleri titreyerek telefonu cevapladı.
"Ne var Aras, ne oldu?"
"Hello benim küçük kardeşim."
Arayan ikizi Aras'tı. Aras, yanında iki tane de sarışın kızla birlikte kollarını kızların boynuna dolamış bir şekilde kokteylini yudumlarken aramıştı ikizini.
"Abartma Aras, aramızda sadece bir dakika var."
"Ah be brother'ım hep bir dakikayla kaybettin, neyse neyse bak ne diyicem, orada havalar nasıl?"
"Bunun için mi aradın cidden?"
"Sana bomba haberim var my brother."
"Neymiş?"
"HAFTAYA TÜRKİYEYE DÖNÜYORUM OĞĞLUUUMMMM!!!"