Ekim ayının sonlarına doğru, havanın ısırmaya başlayan o keskin soğuğu şehre henüz yeni çökmüştü. Saat gece yarısını geçeli yarım saat oluyordu ama gökyüzündeki simsiyah bulutlar, dolunayın soluk ışığını tamamen perdelediği için sokaklar zifiri bir karanlığa gömülmüştü.
Arda’nın emektar, kaportasında çizikler dolu olan siyah hatchback arabası, şehrin en dış halkasında, terk edilmiş eski sanayi bölgesine giden bozuk asfalt yolda sarsılarak ilerliyordu. Arabanın içindeki hava, sadece çalışan zayıf kaloriferin sıcaklığıyla değil, aynı zamanda içerdeki huzursuz bekleyişle de yüklüydü. Hoparlörlerden yayılan hafif cızırtılı bir indie rock şarkısı çalıyor, ama kimse müziğe eşlik etmiyordu.
"Arda, fenerlerin pillerini kontrol ettin mi?" diye sordu Selin. Torpido gözünü açıp kapatırken sesi hafifçe titriyordu. Torpidonun içindeki yedek pilleri, küçük bir çakmağı ve katlanmış haritayı parmaklarıyla kontrol etti. Selin, her zaman en küçük ihtimali bile düşünen, gruptaki en tedbirli kişiydi. Omuzlarına dökülen koyu kahverengi dalgalı saçlarını eliyle geriye itti ve dikiz aynasından arka koltuktakilere baktı.
"Kontrol ettim Selin, sakin ol," dedi Arda direksiyonu hafifçe sağa kırarak. Yoldaki derin bir çukuru son anda teğet geçmişlerdi. Arda, 20 yaşında, grubun en iddialı ve olayları sürekli mantık süzgecinden geçirmeye çalışan üyesiydi. Yüzündeki kendinden emin gülümseme, gecenin karanlığında araba panelinin yeşil ışığıyla aydınlanıyordu. "Her şey planladığımız gibi. Altı tane güçlü LED fener, yedek bataryalar ve şarjı tam telefonlar. Alt tarafı birkaç fotoğraf çekip binanın mimarisini inceleyeceğiz."
"Sadece fotoğraf çekmek olmadığını ikimiz de biliyoruz Arda," dedi Mert arkadan, pes etmiş bir edayla. 1.85'lik boyuyla arka koltuğun ortasında oldukça sıkışmış görünüyordu. Koyu renk ceketinin kollarını sıvadı, esmer yüzünü cama yaslayıp dışarıdaki ıssız çalıları izlemeye başladı. "O bina otuz yıldır boş. Şehir efsanelerine inanacak yaşta değiliz ama mühürlenmiş bir yere girmek hâlâ yasadışı."
"Aman Mert, yine başlama lütfen," diyerek söze karıştı Aylin. Kısa kesim siyah saçlarını düzeltirken Mert’in koluna hafifçe vurdu. "Tüm hafta boyunca kampüsteki sınav stresiyle kafayı yedik. Biraz adrenalin iyi gelir. Hem Kaan da yanımızda, bir şey olursa bizi o korur değil mi?"
Sürücü koltuğunun arkasında oturan Kaan, telefonunun ekranından başını kaldırmadan sırıttı. "Ben ancak kendimi korurum Aylin, hiç bana bakmayın. Ayrıca aramanın sonucuna göre o binada geçen yıl güvenlik görevlisi olarak çalışan adam bir gece aniden işi bırakmış. Adamı bulup konuşanlar 'ora artık insanlara ait değil' dediğini söylüyor."
"Efsaneleri abartmayı ne çok seviyorsunuz," dedi Elif. Sarı saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Kucağındaki küçük sırt çantasının fermuarıyla oynuyordu. "Binanın inşaatı 90'larda yarıda kalmış. Yedi katlı yapılmış ama müteahhit kaçtığı için katların çoğu tamamlanamamış. Şehir kurulunun binayı mühürleme sebebi tamamen yapısal riskler. Ters bir durum yok yani."
Arda arabayı aniden sağa doğru çekip frene bastı. Lastiklerin çakıllar üzerinde çıkardığı sert sesle birlikte arabanın içindekiler hafifçe öne savruldu.
"Geldik," dedi Arda, motoru kapatıp farları söndürürken.
Bir anda arabanın içi katı, kapkaranlık bir sessizliğe büründü. Dışarıda sadece rüzgarın kurumuş ağaç dallarını birbirine sürtmesinden çıkan o tiz gıcırtı duyuluyordu.
Altı genç de aynı anda başlarını kaldırıp arabanın ön camından dışarı baktı.
Metrelerce ötede, etrafı paslanmış tellere sarılı geniş bir arazinin ortasında devasa bir beton kütlesi yükseliyordu. Binanın pencereleri kapısız ve camsız birer kapkaranlık boşluktan ibaretti. Altı kat boyunca uzanan o ıssız siluetin en tepesinde, gecenin gökyüzüne bir mızrak gibi saplanan 7. Kat duruyordu.
Binanın geri kalanından farklı olarak, en üst katın pencereleri kalın tahta bloklarla dışarıdan tamamen çivilenmişti.
"Şu üst kata bakın," dedi Selin, sesini istemsizce alçaltarak. "Neden sadece orayı tahtalarla kapatmışlar ki?"
Arda arabanın kapısını açtı. Dışarıdaki dondurucu soğuk bir anda arabanın içine doldu. "İşte bunu öğrenmek için buradayız," dedi cebinden fenerini çıkararak. "Herkes eşyalarını alsın. Geri dönüş yok."
Arabadan teker teker indiler. Bagajdan alınan sırt çantaları, yakılan ilk fenerlerin beyaz ışık hüzmeleri ve botların çamurlu toprakta çıkardığı sesler eşliğinde, paslı tellerdeki geniş yarık tarafa doğru yürümeye başladılar. Hiçbiri henüz farkında değildi ama zihinlerindeki o "mantıklı" düşünceler, onları bekleyen karanlığın en büyük yemi olacaktı.
Arda "Oha Selin,biz yanınıza gerekli kıyafetleri falan alın dedik sen kuaförü yanına almışsın amına koyiyim!"
Arda’nın patlamasıyla birlikte grubun üzerindeki o ağır sessizlik bir anlığına dağıldı.
Kaan kendini tutamayarak kahkahayı bastı. "Oğlum harbi diyorum, Selin savaşa gitsek arkasında makyaj masası taşıyacak tipte biri. Çantanın boyutu benim sırtımdan büyük."
Selin, gözlerini devirerek çantasının askılarını omuzlarında düzeltti ve Arda’ya sert bir bakış fırlattı. "Çok konuşmayın isterseniz. İçinde ekstra fener, ilk yardım kiti, fenerler için yedek piller ve ne olur ne olmaz diye aldığım kalın hırkalar var. İleride 'Selin donuyoruz, Selin yaramız kanıyor' diye ağlarsanız tek bir şey bile vermem, haberiniz olsun."
"Aman Selin abla, büyüksün," dedi Mert gülerek. Sesi ne kadar neşeli çıkmaya çalışsa da gözleri sürekli binanın kapkaranlık girişindeydi. "Ama haklılık payı var, dondurucu bir hava var dışarıda. İçerisi muhtemelen daha da soğuktur."
Elif, fenerinin ışığını binanın paslanmış giriş kapısına doğru tuttu. Kapı çoktan yerinden sökülmüş, geriye sadece çürümüş demir kasası kalmıştı. Girişin hemen üstündeki beton bloktan sarkan kurumuş sarmaşıklar, rüzgar estikçe kapının önünde siyah bir perde gibi sallanıyordu.
"Şaka bir yana," dedi Elif, sesini yeniden alçaltarak. "O teli geçtikten sonra geri dönüşümüz zor olur. Gerçekten girmeyi istiyor muyuz?"
Aylin, Elif’in koluna girdi. "Girdik bile Elifçiğim. Bak, Arda çoktan çitin altındaki yarıktan geçti bile."
Arda, paslı tellerin arasındaki aralıktan eğilerek karşı tarafa geçmiş, fenerini binanın geniş, karanlık fuayesine tutuyordu. Yüzündeki o umursamaz, hafif alaycı tebessüm geri gelmişti. "Hadi ama millet, kapıda dikilip soğuktan donmaya mı geldik? İçeride rüzgar yok en azından."
Grup, teker teker telin altındaki yarıktan süzülerek binanın bahçesine ve ardından kapısız girişine doğru ilerledi. Botlarının altındaki kırık cam parçaları ve dökülmüş harç kırıntıları, attıkları her adımda çatırdıyordu.
Binanın içine girdikleri an, dışarıdaki rüzgarın sesi birdenbire bıçak gibi kesildi.
İçerideki hava tarif edilemez derecede ağırdı. Yıllardır birikmiş rutubet, çürümüş tahta ve garip, metalik bir koku genizlerini yaktı. Fener ışıkları, devasa fuayenin tavanındaki kalın toz bulutunu ve duvardaki dökülmüş sıvaları aydınlatıyordu.
Ve tam o anda, binanın derinliklerinden, sanki yukarıdaki katların birinden sert bir şeyin beton zemine düşme sesi yankılandı.
GÜM.
Hepsi bir anda durdu. Fenerlerin ışıkları aynı noktaya, merdiven boşluğuna kilitlendi.
Elif ve Selin "O seste neydi öyle?!"
Selin ve Elif aynı anda birbirlerinin koluna yapıştılar. Selin'in feneri elinde hafifçe titriyordu, ışık hüzmesi merdiven boşluğundaki toz bulutunun içinde dans ediyordu.
"O ses de neydi öyle?!" dedi Elif, sesi neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı ama fuayenin geniş ve yankılı yapısında kurşun gibi çınladı.
Selin panikle çantasını göğsüne doğru çekti. "Ben size dedim! Burası normal değil, yukarıda biri var ya da... ya da bir şey var!"
Kaan hemen fenerini merdivenlerin ilk basamaklarına tuttu. Sesi neşeli çıkmaya çalışsa da boğazını temizleme ihtiyacı hissetti. "Sakin olun kızlar. Kesin rüzgardan bir tahta parçası ya da çürümüş bir tuğla düşmüştür. Binanın haline baksanıza, her an tepemize çökecek gibi."
"Rüzgar mı?" dedi Mert, kaşlarını çatarak. "İçeri girdiğimizden beri rüzgarın sesi bile kesildi Kaan. Dışarıdaki soğuk bile buradaki garip havanın yanında hafif kalır."
Arda ise paniklemek yerine merdivenlere doğru iki adım yaklaştı. Fenerini yukarıya, 2. katın tavanına doğru dikti. "Tam da bu yüzden buradayız işte! Bir rüzgar esintisinden ya da düşen bir taş parçasından korkacaksak hiç gelmeseydik."
"Arda, cesaret gösterisi yapmanın sırası değil," dedi Aylin, kollarını kavuşturarak. "Ses tam olarak yukarıdan geldi. Eğer orada biri yaşıyorsa veya... tehlikeli bir durum varsa, paldır küldür yukarı çıkmak ne kadar mantıklı?"
"Tehlikeli bir durum olamaz Aylin," dedi Arda, dönüp gruba bakarak. Yüzünde yine o 'ben her şeyi çözerim' ifadesi vardı. "Binanın kapısında koca mühür vardı, kim buraya girip yaşayacak? Ayrıca, buradaki her şey bizi korkutup geri döndürmek için tasarlanmış bir psikolojik oyun gibi geliyor bana. Şehir efsanelerini besleyen de bu korkular zaten."
Selin, Arda’ya doğru bir adım attı. "Mantık yürütmeyi bırak Arda! Ses gayet gerçekti. Bir şey beton zemine vurma sesi çıkardı!"
"Tamam, öğrenmenin tek bir yolu var," dedi Arda ve merdivenlerin ilk basamağına ayağını koydu. Botunun altındaki cam kırıntıları gıcırdadı. "Yukarı çıkıp bakacağız. Mert, Kaan, arkamdan gelin. Kızlar, siz de ortada kalın."
Grup, hevesle korku arasında gidip gelen o ince çizgide duruyordu. Merdiven boşluğundan aşağıya doğru, dondurucu bir hava akımı esmeye başladı. Sanki 7. kat, üzerlerine doğru soğuk bir nefes veriyordu.
"Pekala," dedi Mert iç çekerek. cebinden kendi fenerini çıkardı. "Ama en ufak bir terslikte geri dönüyoruz, anlaştık mı?"
Arda cevap vermeden tırmanmaya başladı. Arkasında diğerleri, fenerlerin zayıf ışığında basamakları teker teker çıkmaya başladılar. Her basamakta tozlar havalanıyor, binanın derinliklerindeki o karanlık onları yutmaya hazırlanıyordu.
* katı geçtiler, 2. katı geçtiler... Ancak 3. kata geldiklerinde duvarda ilk garip detayı fark ettiler.
Selin fenerini duvara tuttu. "Çocuklar... şuna bakın."
Duvarın sıvası kazınarak üzerine simsiyah bir boyayla büyük harflerle şu yazılmıştı:
> "BURAYA KADAR GELDİYSEN DÖNMEK İÇİN GEÇ KALDIN. AMA SAKIN 7. KATA ÇIKMA."
>
Aylin "Oldu,gitmişler birde kural koymuşlar kafalarına göre anasını satayım!"
Selin "Hııı aynen,biz bunları yaşayacağımızı düşünecek kadar ya da yaşadığımızda korkacak kadar salak değiliz."
Aylin’in söylediklerine Kaan kıkırdayarak karşılık verdi, ama gülüşü koridorun sessizliğinde çabucak eridi. "Valla yazan kimse bayağı uğraşmış. Bize direkt mektup bıraksaydı bari."
"İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım şey bu!" dedi Arda, duvardaki yazıya yaklaşarak elini siyah boyanın üzerine koydu. Boya çoktan kurumuş, pul pul dökülüyordu. "İnsanların buraya gelip korkmasını istiyorlar. 'Sakın çıkma' yazıyorlar ki merak edip çıkalım, sonra da kendi kurguladıkları korkuya teslim olalım. Tam bir psikolojik harp."
Mert fenerini duvardaki yazının alt kısımlarında gezdirdi. "Yazı eski görünmüyor Arda. Ayrıca bu boya kokusu... yeni değil ama çok da yıllanmış gibi durmuyor."
"Ne yani, biri bizi bekleyip iki saat önce mi yazdı buraya Mert?" diye sordu Selin, kollarını birleştirip dik dik bakarak. Sesi ne kadar kendinden emin çıkmaya çalışsa da gözleri sürekli merdiven boşluğundaki karanlığa kayıyordu. "Biz buraya macera yaşamaya geldik, millete maskaralık olmaya değil. Ters psikolojiymiş, kuralmış... Geçiniz bunları."
Elif, Selin’in arkasından hafifçe öne çıktı. "Yine de... uyarıları dikkate almak kötü bir fikir olmayabilir. Belki de bu yazıyı yazan kişi bizim gibi buraya girip pişman olan biriydi?"
"Ya da tamamen bir şehir efsanesi efsanesi üreticisi!" dedi Kaan, ortamın gerginliğini dağıtmak için duvardaki yazının yanına geçip poz vererek. "Çekin bakayım bir fotoğrafımı, '7. Kat’ın kurallarına meydan okuyan Kaan' diye paylaşırsınız."
"Şebekliği bırak Kaan," dedi Aylin gülerek ama gözlerini devirmeyi de ihmal etmedi. "Arda, madem bu kadar eminsin ters psikoloji olduğuna, bundan sonraki adımdaki planın ne?"
Arda arkasını dönüp 4. kata doğru uzanan merdivenlere baktı. Fenerinin ışığı, basamakların üzerindeki kalın toz tabakasını aydınlatıyordu. "Plan basit. Yukarı çıkıyoruz. Duvarda ne yazarsa yazsın, tam tersini düşüneceğiz. Bize 'dur' diyorlarsa yürüyeceğiz, 'bakma' diyorlarsa bakacağız."
Selin hafifçe gülümsedi. "Harika. O zaman o saçma sapan kuralları kendi silahlarıyla vuralım."
* kata doğru ilk adımı attılar. Fakat tam 4. katın sahanlığına vardıklarında, duvarda bu sefer daha büyük harflerle yazılmış yeni bir cümle karşılarına çıktı:
> "SESİ DUYDUĞUNDA SAKIN ARKANA BAKMA VE HAREKET ETMEYİ BIRAK."
>
Daha Selin veya Aylin yazıyla ilgili bir yorum yapamadan, tam arkalarındaki merdivenlerden—yani az önce çıktıkları 3. kattan—yavaş ve ağır bot sesleri gelmeye başladı.
Tık... Tık... Tık...
Sanki biri, acele etmeden basamakları tırmanıyordu.
O zaman tam o tırmanış ve gerilim anından devam ediyoruz!
Tık... Tık... Tık...
Sesler merdiven basamaklarında yavaşça ama ritmik bir şekilde ilerliyordu.
Altı genç de bir anda buz kesti. Fenerlerin ışıkları, 4. katın karanlık koridorundan 3. kattan gelen merdiven boşluğuna doğru kaydı. Duvardaki kan kırmızısı yazı adeta karanlıkta parlıyordu: "SESİ DUYDUĞUNDA SAKIN ARKANA BAKMA VE HAREKET ETMEYİ BIRAK."
Elif nefesini tuttu, gözlerini kapatıp Selin’in koluna daha da sıkı sarıldı. Mert eliyle Kaan’ı geride tutarak hafifçe öne geçti, göğsü hızla kalkıp iniyordu.
"Arda..." dedi Aylin fısıltıyla, çenesi titriyordu. "Bu... bu yürüyüş sesi ne?"
Arda arkasına bakmamak için kendini zapt etmeye çalışıyordu ama gözlerindeki o hırslı ifade bir an bile kaybolmadı. Yutkundu, sesindeki hafif titremeyi saklamaya çalışarak alçak bir sesle konuştu:
"Hatırlayın... Bize ne yazıyor orada? 'Arkana bakma ve hareket etme' değil mi? Eğer şimdi burada durursak ve arkamıza bakmazsak, yazanın tam olarak istediği şeyi yapmış olacağız. Bizi korkuyla felç etmek istiyorlar!"
"Arda saçmalama!" diye fısıldadı Selin, gözleri merdiven boşluğundan ayrılmıyordu. "Sessizce yukarı çıkalım demiyorum ama en azından neyin geldiğine bakmamız lazım! Ya binada biri varsa?"
"İşte tuzak bu Selin!" dedi Arda aniden dönüp doğrudan merdiven boşluğuna bakarak. "Bakıyorum işte! Arkama bakıyorum ve yürüyorum da!"
Arda arkasını döndüğü an, merdivenlerdeki bot sesleri pat diye kesildi.
Ortalığı felaket bir sessizlik kapladı. Sadece altı gencin düzensiz nefes alıp verişleri duyuluyordu. Merdivenlerin köşesinde hiç kimse yoktu. Sadece boş, tozlu basamaklar ve yukarıdan süzülen soğuk bir hava...
Kaan derin bir nefes verdi. "Oğlum... Hiç kimse yok."
"Ben size dedim," dedi Arda hafif bir tebessümle, ama alnında biriken soğuk teri sildi. "Tamamen psikolojik. Biz kurallara uyup dursaydık o ses zihnimizde büyümeye devam edecekti. Kuralların tam tersini yaptığımız an illüzyon bozuluyor."
Aylin duvardaki yazıya baktı, sonra Arda’ya. "Peki ya bir sonraki kural daha tehlikeli bir şeyse Arda? Ya ters psikoloji yaptığımızı sanıp kendimizi doğrudan tehlikenin kucağına atıyorsak?"
Mert söze girdi, sesi oldukça ciddiydi: "Aylin haklı. 5. kata çıkıyoruz ama bundan sonra her adımı iki kez düşüneceğiz. O sesler zihnimizin bir oyunu olsa bile, bu binadaki atmosfer normal değil."
Grup, tedirgin adımlarla 5. katın sahanlığına doğru tırmanmaya başladı. Her basamakta Arda’nın haklı olduğuna inanmak istiyorlardı ama kalplerindeki o sıkışma hissi bir türlü geçmiyordu.
* kata geldiklerinde koridorun ortasında yarısı kırılmış devasa bir ahşap kapı duruyordu. Kapının üzerinde siyah sprey boyayla, diğerlerinden çok daha büyük harflerle yeni bir kural yazılmıştı:
> "KAPININ ARKASINDAN GELEN SES NE OLURSA OLSUN, SAKIN KAPIYI AÇMA VE İÇERİYE IŞIK TUTMA."
>
Tam o sırada, kapının hemen arkasından çaresiz, fısıltılı bir kadın sesi yükseldi:
"Lütfen... Yardım edin... Buradayım..."
Elif bir adım geri çekildi. Selin feneri kapının çatlağına doğru yöneltmek için elini kaldırdı ama Mert onu durdurdu.
Arda ise kapıya doğru bir adım attı. Yüzünde yine o kuralları yıkma isteği belirmeye başlıyordu...