Ondan önce
Evden kaçmayı başardığımız için tüm kişiliklerime teşekkür ediyordum. Onlar benden güçlüydü. Ben ise hala hayattaydım. Intahar planı ölümle sona ermemişti. Bu çok üzücü. Kendi üzerime düşeni yapamamış bizi öldürememiştim. Tek yapa bildiğim vücuduma çizikler atmaktı.
Onunla
Belki ben de sevile bilirim. Belkiler ve keşkeler düşünmemi sağlıyordu o. Bir insan nasıl bu kadar kusursuz ola bilirdi. Beni hiç yargılamamış yaralarımı sarmıştı.
Lütfen beni daha çok sev diyordu kalbim ve hayallerim.
Ondan sonra
Bugün Tuna beni arayıp kafede buluşmak istediğini, çok önemli birşey olduğunu söyledi. Eşofmanını ve kapşonumu giyip evden çıktım. Kapşonumun şapkasını kafama geçirmiştim. Bu sanki beni güvende hiss ettiriyordu insanların yanında. Bunu söyleyen kişide ölmek isteyen birisi ne kadar ironik.
Bisikletime binip kafeye doğru yola çıktım. Oraya vardığımda Nil ve Rüzgarında orada olduğunu gördüm. Bu adam neden buradaydı? Çok garip birisiydi. Ama umurumda defğildi. Mesele neyse hemen halledip evime gitmek istiyordum.
Tuna beni görünce kocaman gülümsedi "Naber Alexa. Günün nasıl geçiyor?"
"Sıkıcı" dedim düz bir surat ifadesiyle. Ama onun asla yüzü düşmüyordu.
"Istersen seninle sinemaya gidelim. Eğleniriz."
"Istemem. Sen beni neden aradın?" Rüzgar pür dikkat bizi dinliyordu. Sanırım beni çözmeye çalışıyordu.
"Ah o mu? Şöyleki..." arkaya çalışanlara işaret yaptı. Bir kaç saniye sonra yedi çalışan ellerinde pastayla bizim masaya yaklaştı ve ellerindeki yedi farklı pastayı masamıza bıraktı. Bir anda doğum günü şarkısı söylemeye başladılar. Ama nasıl? Nasıl benim doğum günüm olduğunu biliyorlardı? Şaşırmıştım ama yüz ifadem hala aynıydı.
Şarkı söylemeyi bitirdiklerinde alkışlamaya başladılar. Ben ayağa kalkıp ilerliyordum ki Tuna tam karşıma geçti. "Anladığım kadarıyla doğum günlerinden hoşlanmıyorsun. Ama lütfen en azından biraz bizimle otur ve pasta ye. Sanki normal günlerden biriymiş gibi. Lütfen." Çalışanlar aralarında konuşarak bizden uzaklaştılar. Ben yerime geri döndüm.
"Pasta yemem ben biliyorsun. Nereden biliyorsun bugün benim doğum günüm olduğunu?" Merak ediyordum. Bu benim Tuna ile ikinci görüşmemizdi. Normalde sıra bana geldiğinde kendimi eve kapatır asla dışarı çıkmazdım. Hiçbir şey yapmayı sevmezdim. Sıranın Saraya geçmesini beklerdim.
"Gökçe farkında olmadan ağzından kaçırmıştı. Ve ben de bunu bir fırsata çevirdim. Hadi biraz eğlenelim. Lütfenn. Hadi gel bana gidip dizi izleyelim."
"Ben dizi sevmem"
"Anime?"
Kafamı hayır anlamında salladım.
"O zaman sen bir şeyler söyle. Ne seni mutlu eder?"
Düşündüm. "Kontrolün diğer kişiliklerimde olması." Ölümüm belki.
"Örgü?" Kafamı salladım.
"Modelimzi ol seni çizelim. Çizme yarışı yapalım." Kafamı yine salladım.
"Yemek yapalım?" Bu sefer kafamı sallayamadan Rüzgar "Salsana oğlum kızı. Istemiyor bir şey yapmak işte." Dedi. Bense parmaklarımla oynuyordum.
"Sen karışma" diye cevap verdi Tuna. "Aha buldum. Birbirimize soru soralım. Mesela şuan birine aşık mısın? Seninle hiç bu konu hakkında konuşmadık. Bunu çok merak ediyorum." Ellerimle oynamayı bıraktım ve duraksadım. Gözlerim parmağımdaki yüzüğe takıldı. Sonra onunla gözgöze geldim. Bir anda ayağa kalkıp eli ile ağzını kapattı.
"Haklıyım değil mi? Kim? Nasıl birisi? Kız mı? Erkek mi? Kızım konuşsana. Aaa kafayı yiyeceğim." Etrafında dönmeye zıplamaya garip garip sesler çıkarmaya başlamıştı. Ne heyecandı bu böyle.
Nil "Ya sakin olsana abi. Kız daha cevap bile vermedi." Deyip Tunayı yerine oturttu.
"Tamam sakinim. Şimdi sesli bir şekilde cevap ver."
"Bilmiyorum" dedim sessiz bir şekilde. Anlamamıştı. Durmadan sorular sormaya devam etmişti. Aynı zamanda pasta yemeye başlamıştı. Bir noktadan sonra soru sormayı bırakmış oastaya odaklanmış. Şimdi hepimiz oturup onu izliyorduk. On dakika sonra bütün çikatalı pastayı bitirmiş rahat bir şekilde oturmaya devam etmişti.
Ben pasta yiyemiyordum çünkü bu bile bana Mehmeti hatırlatıyordu. Ona söz vermiştim yemek ve pasta yapmaya. Ama olmamıştı işte. Onunla bazen oturur hayaller kurardık. Nelerin değişmesini isteriz diye. Çok az zamanımız olsada onunla geçirdiğim her saniye benim için elmasdan değerliydi. Neyse.
"Abi iyi misin?" Diye sordu Nil.
"Evet kardeşim çok iyi geldi pasta. Hem çikolatalı en sevdiğim." Dedi gülerek.
Sonra bana dönüp konuştu "Biraz neşelensen ne olur. Hem bak Rüzgarı bile çağırdım. Bence çok iyi anlaşa bilirsiniz. O da askerlikten yeni döndü..."
Yanılıyordu. Rüzgar ile aram asla iyi olmadı. Zaman geçtikce sanki bana daha az gıcık oluyordu ama yinede aynıydık. Pek fazla konuşmazdık. Sanırım Tunayı bizden korumak için durmadan kafeye geliyordu.
Birgün akşam saatlerine kadar oturmuş, muhabbet etmiş, hatta dedikodu bile yapmıştık. Akşam geç saatleriydi. Tuna kardeşi ile eve giderken Rüzgar kalmıştı.
"Istersen seni eve bırakayım." Dedi. Şaşırdım. Normalde beni bir kaşık suda boğmak isterdi.
"Gerek yok. Geç olduğu için kafede kalacağım."
"Olmaz öyle şey gel bırakayım" diye ısrar etti. Aslında evimi kimseye göstermek istemiyordum. Ama belki bu sayede derdini anlaya bilirdim. Bisikletimi arabanın bagajına yerleştirip arabaya bindi. Ben de yanına oturdum. Ve ona adresi tarif etmeye başladım.
Arada saçma sapan kavgalar ederdik mesela:
"Doğru düzgün konuşsana sarı kafa ne küfür ediyorsun" demişti Sara. Bizi. gıcık ediyordu.
"Sarı mı? Benim saçların sarı bile değil açık kahverengi." Dedi kaşlarını çatarak.
"Banane istediğim gibi seslenirim sana Allah Allah."
"O zaman sen de düzgün otur patlıcan kafa. Ben de sana istediğim gibi seslenirim o zaman"
Işte böyle çocuk gibi didişiyorduk.
Eve vardığımızda onu içeri davet ettim. Tabii ki davetimi kabul etti. Aklınca beni kontrol edecekti.
"Bu nasıl ev böyle? Diğer mobilyalar nerede?" Diye sorarken kendimi koltuğa bıraktım. Bugün fazla enerji tüketmiştim.
"Ne var? Gül gibi ev işte."
Buzdolabıma doğru yaklaştı ve kapısını açtı. Hiçbir şey bulamayınca ağzı açık kalmıştı. Ona dönmüş gülerek onu izliyodum. Dolap sadece su şiseleri ile doluydu. Kış olmasına rağmen oradaydılar çünkü soğuğu severdim. Her sabah soğuk duş alıyordum hatta. Beni hiç rahatsız etmiyordu artık.
"Onu bunu bırakta gel sana güzel bir şey göstereyim." Dedim ve onu dışarı çıkarıp gölün önüne getirdim. Yere oturduk ve dakikalarca gölü izledik.
"Böyle bir role mi girdin yoksa gerçekten çoklu kişilikli misin?"
"Neden role gireyim. Saklayacak bir şeyim yok." Dedim ama vardı. Mesela Tunanın asla katil olduğumu öğrenmesine izin vermeyecektim. Bu olmaması gereken bir şeydi ama olmuştu. Gölge ara sıra hala görevlere gider, insanlara yardım ederdi. Ama öldürmek ve işkence etmekten çekinmezdi. Bu korlunç bir şeydi. Bu yüzden kendimden nefret ediyordum.
Elizabeth:
Sen sadece kendinden nefret etmeye yer arıyorsun. Bak halimize ne kadar güzel, akıllı ve güçlü bir kadınız. Kimseden aslı değiliz.
"Buna emin misin?" diye sordu. "Açık konuşacağım. Sanırı sen beni hatırlamıyorsun ama ben seni çok iyi hatırlıyorum. Iki yıl önce Yeraltında bir maç yaptık. Ve sen benim kolumu kırdın. Şimdi hatırlıyor musun?"
Evet şimdi hatırlıyordum. Büyük patron kendi adıyla beni yine maça göndermişti. Bu sefer en güçlülerin güçlüsü ile dövüşecektim. Bir erkekle hemde. Dövüş zamanı en zayıf yerlerine gözüne, burnuna ve kasıklarına hedef almış sonra onu yere serdiğimde kolunu kırmıştım. Böylece kuralları ihlal ettiğim aslında en sevdikleri oyuncuya zarar verdiğim için Yeraltından atılmıştım.
Ona doğru döndüm. Bu yüzden ilk karşılaştığımızda bana öyle davranmışdı. Benim bir mafya ile çalıştığımı biliyordu. Biraz araştırsa katil olduğumu bile bula bilirdi. Kahretsin.
Cebimdeki bıçağı hızla çıkarıp boğazına dayadım ve yere doğru itip üzerine çıktım.
"Beni bununla tehdit etmeyi aklından bile geçirme." Dedim. Güldü bana.
"Seni tehdit edecek olsaydım uzun zaman önce yapardım salak. Şimdi çekil üzerimden." Deyip beni itti. Yerime geri döndüm. Ama hala kaşlarımı çatmış onu izliyordum.
"Sen hiç birini kaybettin mi?" Diye sordu cevap veremedim. "Biliyor musun ben o gün sevdiğim kadını kaybettim. Bana seninle dövüşeceğimi söylememişlerdi. Sadece bir mafyanın adamı olduğunu söylenmişti. O gün sevdiğim kız ona yalan söylediğimi anlayıp beni takip etmişti. Ismi Pelindi. Uyuşturucu bağımlısıymış. Bunu öldükten sonra öğrendim. Birisi silahla vurmuş kaçmış. Kim olduğunu hala öğrenemedik. Iki yıldır devam ediyor dosyası."
Ağzım açık kalmıştı. Bunu ona anlatmam gerekiyordu.
"Sana bir şey anlatmam gerek. Ben o gün oraya başka bir sebeple gitmiştim. Uzun zamandır peşinde olduğum birinin adamlarından birisi bana gizli bilgi vereceğini söylemişti. Pelin isminde bir kadındı. Uzun zamandır uyuşturucu bağınlısıydı ve sevgilisi için bırakmaya karar vermişti. Bu yüzden beni bulmuş ve bana onlar hakkında bilgiler vereceğini söylemişti. Ama söyleyemeden keskin nişancı tarafından vurulmuştu. Pelin benim kollarımda can verdi. Yine masum birisi önümde can vermişti." Dedim düz bir şekilde ama şoktaydım. Tesadüfün bu kadarı. Fazlaydı. Rüzgara baktım. Şaşkınlıktan konuşamıyordu bile. Sonra bir anda kollarımsan tutup beni sarstı.
"Katil kim bilir musun? Cevap ver katil kim?"
"Sakin ol. Onu takip ettim ve yakaladım. Merak etme hakketiğini buldu." Sırıtarak dedim.
Kaşlarını çattı. "Ne? Ne yaptın ona?"
"Gerekli bilgileri aldıktan sonra halletti işini işte Elizabeth"
"Ve bunu kolaylıkla söyleye biliyorsun? Onu öldürdün ve bu sana komik geliyor. Hastasın sen. Hastaneye kapatılman gerekiyor." Dedi.
"Evet öyleyim gördüğün gibi. Hastayım ben." Kollarımı açıp ona gösterdim. Neye uğradığını şaşırdı. Kollarımı tuttu inceledi. Eski ve yeni yaralar vardı. Bir kaç dakika sonra çektim kollarımı onun elinden. "Bu kadar yeter. Gitmen gerek." dedim.
Ayağa kalkıp uzaklaşacaktım ki birden "Sen hiç birini kaybettin mi" diye sordu yine. Ona döndüm uzunca izledim onu. Başımı aşağı saldım. Sonra arkama dönüp evime girdim.
Anlamıştı beni. Kavgalarımız hala devam ediyordu. Saçma şeyler üzerine didişiyorduk. Ama beni anlamaya çalışıyordu artık. Bana bazen iyi davranıyor bazense gülümsüyordu. Ne olmuştu bu adama böyle. Ne değişmişti anlamamıştım. Acaba sempati miydi hiss ettiği. Bilemiyorum artık. Ama bir arkadaş daha edinmiş gibiydim.
xXx.