Yeniköy yalısı, Bosphorus’un ışıltılı yüzeyine vuran sabah güneşiyle aydınlanırken, Ela için içerisi karanlık bir kuyuyu andırıyordu. Cihan’ın dün gece fısıldadığı sözler, zihnine bir akrep gibi sokulmuş, zehrini her an yaymaya devam ediyordu. “Umarım gerçekten her şey tam da istediğin gibi olur.” ve “Bazı gerçekler çok geç öğrenilir, değil mi?” Ne demek istemişti? Bu sözler, onun yedi yıldır ruhunu kemiren yasak aşkı hakkında bir ipucu muydu, yoksa Aylin’in masum dünyasını sarsacak bambaşka bir sırrı mı ima ediyordu?
Ela, büyük salonun yüksek pencerelerinden grileşen denize bakarken, parmak uçlarında hala Cihan’ın elinin sıcaklığını hissediyordu. O an, çiçeklerin arasına gizlenmiş küçücük bir kıvılcım gibiydi ama Ela’nın içindeki ormanı tutuşturmaya yetmişti. Yalının her köşesi, yaklaşan düğünün tatlı telaşıyla canlanırken, Ela’nın kalbi sessiz bir matem tutuyordu. Beyaz tüller, parlak gümüşler, mis kokulu zambaklar… Hepsi, Aylin’in saflığını ve hayallerini yansıtan birer simgeydi. Ela ise bu büyülü dünyanın bir parçası olamıyor, yalnızca gölgesinde saklanıyordu.
Annesinin sesi, Ela’yı düşüncelerinden sıyırdı. “Ela, kızım! Düğün pastası için son tadımlar yapılacak, Cihan da geliyormuş şimdi. Sen de gelip fikrini söylesenize.”
Ela, boğazında düğümlenen bir yumruyla, “Hemen geliyorum anne,” diye mırıldandı. Adımlarını yavaşça mutfağa doğru yöneltti. Her adımda kalbi, bir davul gibi çarpıyor, adını fısıldayacak kadar hızlı atıyordu. Bu evde her şey, Cihan’la olan karşılaşmaları için birer pusuya dönüşüyordu adeta.
Mutfak, beyaz mermer tezgahların ve paslanmaz çelik aletlerin serin, modern bir krallığıydı. Ortadaki büyük adanın üzerinde, üç katlı, bembeyaz bir düğün pastası minyatürü duruyordu. Etrafında, farklı kremalarla bezenmiş küçük dilimler ve rengârenk meyveler vardı. Aşçılar telaşla son düzenlemeleri yaparken, Cihan çoktan gelmişti. Sırtı Ela’ya dönük, Aylin ve pasta şefiyle hararetli bir tartışmanın ortasındaydı. Gündelik ama kusursuz dikim bir lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Omuzları her zamankinden daha geniş, boynu ensesinden çıkan birkaç tel saçla daha çekici görünüyordu Ela’ya. Ela’nın nefesi, ciğerlerine bir kor gibi oturdu.
Aylin, Cihan’ın koluna girmiş, başını omzuna yaslamıştı. “Hayır Cihan, limonlu değil, ben frambuazlı istiyorum! Daha ferah olacak.”
Cihan gülümsedi, sesi her zamanki gibi sakin ve derindi. “Tatlım, havalar sıcak olacak, limon ferahlatır ama frambuazın o hafif ekşiliği de harika gider. Bence ikisini de deneyelim.”
Aylin kıkırdadı. “Peki, madem öyle diyorsun.”
Cihan, Aylin’e döndüğünde, Ela’nın varlığını fark etti. Gözleri, mutfaktaki kalabalığın arasından doğrudan Ela’yı buldu. Bakışları, bir an için zamanı dondurdu. Cihan’ın gözlerinde, Ela’nın ruhuna dokunan, karanlık ve anlaşılmaz bir parıltı vardı. Bir saniye, sadece bir saniye sürdü ama Ela için bir ömre bedeldi. O bakışta, dün geceki sözlerin yankısını, bastırılmış bir ihtirası ve sorgulayan bir beklentiyi aynı anda gördü. Sanki "Sen ne hissediyorsun?" diye soruyordu sessizce.
Aylin, "Ela! Gel sen de tadım yap. Cihan'ın zevkine güveniyorum ama senin de fikrin önemli," diye neşeyle seslendi. Ela, sanki az önce ruhu soyulmamış gibi davranarak, zarif bir tebessümle masaya yaklaştı.
Cihan, Ela'ya döndü. "Ela, Aylin'in gelinliği kadar zarif bir pasta olmalı bu," dedi, sesi alaycı bir tınıyla doluydu. "Sen ne düşünüyorsun? Bir kız kardeş olarak..." Son kelimeyi vurgulaması, Ela'nın içini titretti. Bu bir kardeşlikten öteye geçen, bastırılmış bir fısıltı mıydı?
Ela, boğazını temizleyip tabağındaki frambuazlı dilimi kesti. Çatalı ağzına götürürken, Cihan’ın bakışlarını üzerinde hissetti. Gözlerini kaçırmakta zorlanıyordu. Sanki Cihan, onun sadece dudaklarını değil, her lokmada saklanan sırlarımı da okuyordu.
"Çok güzel," dedi kısık bir sesle. "Ferahlatıcı."
Cihan, alaycı gülümsemesini sürdürerek, "Ferahlatıcı ama yeterince tutkulu mu?" diye sordu. Gözleri Ela'nın dudaklarına takılı kalmıştı. Bu soru, pastayla ilgili değil, aralarındaki görünmez elektrikle ilgiliydi.
Aylin, onların bu garip diyaloguna dikkat etmeden, pastanın üzerindeki çiçek detaylarını inceliyordu. "Bence mükemmel! Değil mi Cihan?"
Cihan, Ela'dan gözlerini ayırmadan, "Neyin mükemmel olduğuna karar vermek, bazen çok zor olabilir Aylin," diye yanıtladı. Sesi, sanki sadece Ela'nın anlayacağı başka bir anlama sahipti.
Biraz sonra Aylin'in telefonu çaldı. En yakın arkadaşıydı, düğün öncesi son hazırlıkları konuşmak için sabırsızlanıyordu. Aylin, üzgün bir ifadeyle, "Kusura bakmayın, hemen döneceğim," diyerek mutfaktan çıktı. Bir an önce pastayla ilgili kararı vermek istiyordu ama arkadaşıyla yapacağı bu görüşme ertelenemezdi.
Mutfakta, aşçı ve yardımcılar hararetle çalışmaya devam ediyordu ama masanın başında sadece Ela ve Cihan kalmıştı. Hava yoğunlaşmış, sesler boğuklaşmıştı. Pastanın tatlı kokusu, Ela'nın genzini yakıyordu. Cihan, yavaşça ona doğru yaklaştı. O kadar yakındı ki, Ela onun parfümünün odunsu kokusunu, hatta nefesini hissedebiliyordu.
"Ela," diye fısıldadı Cihan, sesi boğuk, kadifemsiydi. "Hala o elin dokunuşunu unutamadın, değil mi?"
Ela'nın kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Başını kaldırdı. Gözleri, Cihan'ın derin, kahverengi gözlerine kilitlendi. Aralarında sadece birkaç santim vardı. Cihan'ın bakışları, karanlık bir girdap gibiydi, Ela'yı içine çekmeye ant içmişti.
Cihan, elini yavaşça uzattı. Ela istemsizce geriye çekildi ama gözlerini ondan ayıramadı. Cihan’ın parmakları, Ela’nın yanağındaki bir kırıntıyı silmek için uzanıyordu. Dokunuşu tüy kadar hafifti ama Ela'nın tüm bedenini yakmaya yetti. Bakışları o kadar yoğunlaşmıştı ki, Ela nefes almayı unuttu. Cihan'ın dudakları yavaşça aralandı, sanki bir şey söyleyecek ya da...
Bir şey söylemedi. Bunun yerine, gözleri Ela'nın gözlerinden, yavaşça dudaklarına kaydı. Bir milisaniye, sadece bir milisaniye... Cihan'ın yüzü, Ela'nın yüzüne doğru milim milim yaklaştı. Ela'nın gözleri istemsizce kapandı, kalbi çılgınca çarpıyordu. Dudaklarının üzerinde Cihan'ın sıcak nefesini hissetti. Bir saniye sonra, o beklenen dokunuş gelmedi.
Bunun yerine, Cihan'ın sesi, buz gibi bir fısıltıyla geldi: "Bu düğünün arkasında, hiç beklemediğin gerçekler yatıyor Ela. Ama sen... sen bunları öğrenmek ister miydin, emin değilim."
Ela gözlerini açtığında Cihan geri çekilmişti. Yüzündeki o alaycı gülümseme geri dönmüştü ama gözlerindeki karanlık, her zamankinden daha derindi. Ela'nın kalbi hala güm güm atarken, Cihan, Aylin'in geleceğini bildiği bir anda elindeki çatalı pastanın yanına bırakıp masadan uzaklaştı. Mutfaktan çıkarken, son bir kez Ela'ya döndü.
"Düğün haftası, sadece bir haftadan ibaret değil, Ela. Bazı hayatlar baştan yazılacak."
Ela, donmuş bir şekilde arkasından bakakaldı. Ne demek istiyordu? Hangi gerçekler? Hangi hayatlar baştan yazılacaktı? Ve daha da önemlisi, kendisi bu oyunun neresindeydi? Pastanın şekeri genzini yakıyor, Cihan’ın sözleri zihnine kazınmış, yedi yılın birikmiş tüm hisleri bir kasırga gibi ruhunda esiyordu. Kapı sesiyle irkildi. Aylin, elinde telefonuyla mutfağa dönüyordu, yüzünde mutlu bir gülümseme vardı. Ela, Aylin’e baktı. Ablasının o saf mutluluğu, Cihan’ın karanlık imalarıyla tezat oluşturuyor, Ela’nın içindeki kargaşayı daha da büyütüyordu. Bu düğün sadece bir başlangıç değil, aynı zamanda bilinmeyen bir sonun habercisiydi.
