Yeniköy yalısı, pencerelerinden içeri süzülen solgun öğleden sonra güneşiyle bile, kasvetli bir ihtişama sahipti. Tarihi dokusu, yüksek tavanları ve Boğaz’a nazır mermer balkonlarıyla her köşe, yaşanmış sayısız hikâyenin fısıltısını taşıyordu. Ancak Ela Yıldırım için burası, yedi yıldır devam eden kendi sessiz dramının sahnesiydi. Elindeki inci çiçeği buketini vazoya yerleştirirken, narin yaprakların zarafeti, ruhundaki kaosa tezat oluşturuyordu. Düğüne bir hafta kalmıştı ve bu yalı, ablası Defne ile Cihan Altay’ın yuvası olacaktı.
Her çiçek, her tül, her kurdele, Ela’nın kalbine saplanan minik bir iğne gibiydi. Düğün hazırlıkları son hızıyla devam ederken, her detayı kendi elleriyle hazırlamak zorunda kalışı, kaderin ona oynadığı acımasız bir şakaydı. Sanat galerisi yöneticisi olarak estetik duygusu güçlüydü, bu yüzden bu iş, aile içinde doğal olarak ona kalmıştı. Her zaman zarafetle üstlendiği bu görevin, ruhunu bu kadar kemireceğini asla tahmin etmemişti.
İç çekişi, boşluğa asılı kaldı. Günlüğü, çantasının derinliklerinde, ondan başka kimsenin bilmediği, utanç verici sırrını saklıyordu. Yedi yıl. Tam yedi yıldır, ablasının nişanlısına, kendi kaderini çizen o adama delicesine âşıktı. Bu aşk, günahkâr bir gölge gibi peşini bırakmamış, ruhunu sarıp sarmalamıştı. Onu görmenin her anı, içini yakan bir ateş, aynı zamanda ruhunu besleyen tek yakıttı. Kendine defalarca yemin etmişti: bu duygularla birlikte ölecekti. Hiç kimse bilemeyecekti. Özellikle de Defne ve Cihan…
Kapı çalındığında Ela irkildi. Kendini toparlamak için derin bir nefes aldı. İçeri giren Cihan’dı. Koyu lacivert ceketi, özenle taranmış kumral saçları ve her zaman o tanıdık, hafifçe hüzünlü tebessümüyle içeri adım attı. Odanın ışığı sanki birden değişmiş, hava elektriklenmişti. Ela’nın kalbi göğüs kafesinde çılgınca çarpmaya başladı, sanki oradan çıkıp kaçmak istiyordu.
“Ela,” dedi Cihan, sesi her zamanki gibi tok ve sakin. “Çiçekleri yerleştirmek için mi geldin? Defne nerede?”
Cihan’ın Defne’nin adını anması, Ela’yı acımasız gerçekliğe geri savurdu. Bu adam, onun ablasının müstakbel kocasıydı. “Merhaba Cihan,” dedi, sesinin titrememesi için kendini zorlayarak. “Evet, son rötuşları yapıyordum. Defne, gelinlik provasından henüz dönmedi. Birazdan burada olur.”
Cihan başıyla onayladı, gözleri yavaşça odayı süzdü, sonra duraksadı, bakışları Ela’nın üzerinde oyalandı. Ela’nın yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı. Cihan’ın ona bu kadar dikkatle bakması her zaman içini titretir, aynı zamanda suçluluk duygusunu doruklara çıkarırdı. Genç mimar, elindeki çizim rulosunu mermer masanın üzerine bıraktı. “Çok güzel olmuş, eline sağlık. İç mekan düzenlemesinde senin kadar zevkli kimse yok.”
Sözleri, basit bir iltifat gibiydi, ama Ela için her kelimesi bir zehirli ok gibiydi. Onun iltifatı, içindeki fırtınayı daha da şiddetlendiriyordu. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı, gözlerini kaçırarak. Göz göze gelmek, şimdi kaldıramayacağı bir yük olacaktı. O gözlerdeki derinliği biliyordu; yedi yıl boyunca, bazen o gözlerde kendi hislerinin bir yansımasını gördüğünü hayal etmişti. Aptalca bir umut…
Cihan masaya yaklaştı, çizimleri açtı. “Şu merdiven boşluğuna asacağımız tablo için bir fikrin var mıydı? Defne kararsız kaldı, senin fikrine güveniyor.”
Ela, derin bir nefes alıp yanına yaklaştı. Çizimlerin üzerine eğildiğinde Cihan’ın tanıdık kokusu genzini yakaladı. Lavanta ve hafif bir sedir ağacı… Ona ait, sadece ona ait o koku. Kalbi hızını bir kat daha artırdı. O kadar yakındılar ki, omuzları birbirine değecek gibiydi. Cihan’ın sıcaklığı havaya sinmişti.
“Ben birkaç galeriyle konuştum,” dedi Ela, sesi kısık çıkıyordu. “Sence daha modern bir parça mı, yoksa buranın tarihi dokusuna uygun bir klasik mi olmalı?” Gözlerini çizimlerde tutmaya çalışırken, Cihan’ın elinin kendi eline ne kadar yakın olduğunu fark etti. Uzansa, parmakları onun parmaklarına değebilirdi. Bu düşünce, içini yakıp kavurdu.
Cihan, kalemiyle bir noktayı işaret ederken, eli hafifçe Ela’nın eline çarptı. Kısa, masum bir dokunuş. Ama Ela için bu, buz gibi bir nehirde anlık bir elektrik çarpması gibiydi. Kalbinin sesi kulaklarında gürlüyordu. Çekip gitmek istedi, bu işkenceye dayanamıyordu.
Cihan elini çekti, Ela’nın kalbinin atışı yavaşladı. “Aslında,” dedi Cihan, sesi normalden daha alçak çıkıyordu, sanki sadece Ela’nın duymasını istiyormuş gibi, “Ben senin galerinden seçtiğin bir şeyi tercih ederim. Senin bakış açına her zaman güvendim.”
Ela, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, Cihan’ın kararlı, bir nebze de olsa dalgın bakışlarıyla kesişti. O bakışta, Ela’nın yıllardır günlüğüne hapsettiği umut kırıntılarına benzeyen bir şey vardı. Yoksa sadece hayal mi ediyordu? Bu bakış, sadece bir nişanlının kız kardeşine duyduğu saygıdan mı ibaretti, yoksa altında başka bir şey mi yatıyordu?
Cihan’ın gözleri, Ela’nın gözlerinde gezinirken, bir anlığına zaman durdu sanki. O an, dışarıdaki Boğaz’ın sesleri, yalıdaki hareketlilik, her şey sustu. Sadece onların arasında asılı kalan, yoğun, boğucu bir sessizlik vardı. Bu sessizlik, içinde binlerce söylenmemiş kelimeyi barındırıyordu. Cihan’ın gözlerindeki o şey, Ela’nın en derin korkusu ve en büyük arzusuydu. Bir anlığına, Cihan’ın dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu. Ela nefesini tuttu, bekledi. Acaba o da hissediyor muydu? O da biliyor muydu?
Ama Cihan sadece yutkundu, bakışlarını geri çekti. “Neyse,” dedi, ses tonu normale dönmüştü ama biraz daha gergindi. “Senin seçtiğin her şey güzel olur. Ben sadece Defne’ye danışmak için sormuştum.” Sonra yavaşça masadan uzaklaştı, rulosunu topladı.
Ela, ardında bıraktığı o yoğun kokuyu, o keskin boşluğu hissetti. Gözlerini tekrar vazodaki inci çiçeklerine dikti. O sessizlik, o bakış… Aklını karıştırıyordu. Yoksa yıllarca süren bu yasak aşk, onu sanrılara mı sürüklüyordu?
Cihan kapıya doğru ilerlerken durdu, elini kapı koluna uzattı. Arkasını dönmeden, sesi alçak ve anlam yüklü bir şekilde fısıldadı: “Bazen… en doğru kararlar, en imkansız olanlardır, öyle değil mi, Ela?”
Kapı yavaşça kapandı. Ela olduğu yerde donup kalmıştı. Kalbi yine delicesine çarpmaya başlamıştı. Cihan ne demek istemişti? Bu bir tesadüf müydü, yoksa bu sözler sadece onun bastırılmış duygularının bir yansıması mıydı? Cihan… Cihan biliyor muydu? Yoksa hisler sadece karşılıklı mıydı?
