
"Benim adımın geçtiği yerde merhamet susar, adalet ise kanla yazılır."
— Friedrich Nietzsche
İnsanların pis nefesleri ve içki kokan koridorların arasında, dikkat çekmeden yürüyordum. Kırmızı ışıkların yanıp söndüğü, müziğin mekânı titrettiği gürültülü bir yerdeydim.
Sivri yüksek topuklularımın üzerinde ustaca ilerlerken merdivenlere yöneldim. İnsanlara çarpmayı önemsemedim; zira çoğunun ayık olduğunu bile sanmıyordum. Merdivenleri çıkıp uzun ve loş bir koridorla karşı karşıya kaldım. Bazi çiftlerin olduğu koridordan ve Sıralı odalardan gelen gürültüleri umursamadan soldan üçüncü odanın önünde durdum. Hiç düşünmeden kapıyı açıp içeri girdiğimde beni neyin beklediğinden haberim yoktu.
Allah’tan müstehcen bir ana denk gelmemiştim. Odadan içeri adım atmamla birlikte kurbanım irkilerek bana döndü. Kaskatı kesilmiş halde, kim olduğumu anlamaya çalışıyordu. Kapıyı arkamdan yavaşça kapatıp içeri ilerledim. Yutkunarak gerileyen adamı büyük bir zevkle izliyordum.
"Sen kimsin? Ne işin var burada?"
Cevap vermeden yüzüne bakmaya devam ettiğimde hatları iyice kasıldı.
"Ekrem mi gönderdi seni?"
Ekrem’in kim olduğunu bilmiyordum ama onun adamı olma ihtimalimin bile adamı nasıl delirttiğini görebiliyordum.
"Hayır," dedim sadece.
"Nasıl girdin içeri? Kimsin o halde?"
"Ecelin."
Hızla üzerine yürüyüp yüzüne sert bir yumruk indirdiğimde, arkasındaki masaya sertçe devrildi. Dehşet içinde elini burnuna götürdü; bir kadın olduğum için bana karşılık verebileceğini sanıyordu. Otuzlu yaşlarındaydı. Sarı saçları alnına dökülüyor, nefesinden iğrenç bir içki kokusu yayılıyordu. Bunlar, aldığı son nefesler olacaktı...
Devrildiği masadan kalkıp öfkeyle yumruğunu bana savurmaya kalktı.
"Kimsin lan sen?"
Yumruğunu havada yakalayıp bileğini büktüğümde acı içinde haykırdı. Müziğin sesi son perdeye vurduğu için bağırması benim açımdan sorun değildi; aksine hoşuma gidiyordu. Tıpkı karısını öldürürken onun çığlıklarını dinlediği gibi...
Kafamı geriye çekip tüm gücümle suratının tam ortasına bir kafa attım. Bir kadından böyle bir hamle beklemediği için çığlık attı kuş beyinli.
"Böyle mi vurdun lan karına?" Yumruğumu üst üste yüzüne geçirirken sabrımı kaybetmiştim. "Böyle mi vurdun?"
İstese de bana karşılık veremiyordu; hem içtiği içkilerin sarhoşluğunu yaşıyor hem de gücü bana yetmiyordu. Yüzü kanlar içinde kalarak yere yığıldı.
Küçük bir odadaydık. İçeride eski, iğrenç görünümlü bir yatak, ufak bir sehpa ve sehbanın üzerindeki meyve tabağının yanında duran bir bıçak vardı. Hızla bıçağı almak için sehpanın olduğu yöne ilerledim. Bu gidişimden faydalanıp kapıya koşmaya çalışan Müslüm’ün önünü elime aldığım bıçakla kestim.
Elimdeki bıçağı gördüğünde nefesi boğazında tıkandı. Sol gözü kan çanağına dönmüş halde geri geri kaçmaya çalışıyordu.
"Lütfen..." diye yalvardı. "Lütfen bırak beni... Polise gitmem, peşine düşmem, ne olursun!"
"Ah Müslüm ah... Çok geç."
Üzerine doğru ilerlerken bıçağı parmaklarımın arasında çeviriyordum.
"Kim olduğumu ve niye canını alacağımı merak etmiyor musun?"
Bir anda tüm gücüyle bağırmaya başladı: "İmdat! Yardım edin! Adam öldürüyorlar!"
"Adam olduğunu mu düşünüyorsun piç herif?"
Bıçağı tek bir hamlede omzuna sapladığımda acıyla haykırıp omzunu tuttu. Bıçağı çekerek çıkardım ve aynı yere tekrar sapladım. Yere düştüğünde durmadım; anında üzerine çıkıp bıçağı sapladığım yerde döndürmeye başladım.
"Biliyor musun Müslüm, ben katilim," dedim soğukkanlı bir sesle. "Ama bunu sorun edeceğini sanmıyorum."
Bıçağı sertçe çıkardığımda gözyaşları içinde ağlamaya başladı.
"Karını acımasızca öldürdüğüne göre sen de katilsin, değil mi? Meslektaş sayılırız."
"Pişmanım... Lütfen bırak beni, çok pişmanım!"
Dedikleriyle iyice çıldırarak bıçağı sertçe boynuna sapladım.
"Ama ben değilim!"
Ve bir kuş daha uçup gitti...
Hiçbir şey olmamış gibi üzerinden kalktım. Elbisemin kırışan yerlerini düzelterek aynı umursamazlıkla dışarı çıktım ve kapıyı ardımdan kapattım.
Koridorun başında duran Safa ile göz göze geldiğimde, ben çıkana kadar üst kata kimseyi almadığını ve yukarıdakileri de aşağı indirdiğini fark ettim. Ona gülümsedim ama o, yüzünde kızgın bir ifadeyle hızla bana doğru geldi.
"Bu ne biçim sorumsuzluk? Yüzünde ve elbisende kanlar varken insan içine çıkamazsın!"
Gözlerimi devirerek ceketinin cebinden çıkardığı mendille yüzümü silmesine izin verdim. Ardından ceketini çıkarıp üzerimdeki fıstık yeşili elbiseyi kapatacak şekilde omuzlarıma örttü. Fıstık yeşilinde kırmızı hiç hoş durmuyordu.
Ceketi üzerime yerleştirip arkamızdaki kapalı kapıya baktı. "Sen artık eve git, gerisi bende."
Kafamı sallayarak onayladım. "Lütfen yanına siyah gül bırakmayı unutma."
Elinde gül göremediğim için söyleme gereği duymuştum; o gül benim imzam, olmazsa olmazımdı. Safa alayla gülümsedi.
"Unutulur bir şey mi sence bu? Delilleri temizledikten sonra hallederim."
Güven dolu sesiyle rahatladım. Verdiği mendili ceketin cebine koyup merdivenlere yöneldim. Etraf hâlâ çok neşeliydi, herkes zil zurna sarhoştu. Bu gürültü canımı sıktığı için hızla mekândan çıktım.
Az ileride duran kırmızı Ferrari’min burada ne kadar dikkat çektiğini biliyordum. Gerçi bir sıkıntı çıkarmayacaktı. Arabama binip hızla uzaklaşırken önce ceketi, ardından kafamdaki siyah peruğu çıkardım. Yol kenarındaki ağaçlık alana peruğu fırlatırken Safa’nın ceketini de ön koltuğa attım. Peruğun çıkmasıyla sarı saçlarım omuzlarıma döküldü; kafamı iki yana sallayarak dağılmalarını sağladım.
Şu andan itibaren sadece Gamze Deniz’dim.




