
Hayat bir denklemse, ben o denklemi Paris’in ışıklı sokaklarında, Eyfel Kulesi’nin gölgesinde çoktan çözmeye başlamıştım. Adım Esila... Henüz 20 yaşındayım ama akademik hayatım, yaşıtlarımın henüz hayalini bile kuramadığı bir hızla ilerledi. İlk ve ortaöğrenimimi Türkiye’nin disiplinli okullarında bitirdikten sonra, lise yıllarım için kendimi modanın ve sanatın kalbi Paris’te buldum. Üstün zekalılar programıyla iki yıl önden gidip, ardından hedeflerim uğruna beş yıl daha sürecek dev bir vizyon çizmiştim kendime. Lisans eğitimimi ise inanılmaz bir tempoyla, sadece bir yılda tamamlayıp Türkiye’ye, büyük bir bursla geri döndüm.
Paris’in o lüks kafeleri, şık caddeleri ve yüksek standartlı yaşamı benim karakterimin bir parçası olmuştu. Türkiye’ye dönerken yanımda sadece valizlerimi değil, en yakın dostum, suç ortağım Rüya’yı da getirmiştim. Rüya ile biz, lüks yaşamayı, şatafatı ve kaliteyi seviyorduk. İstanbul’un en gözde semtlerinden birinde, her köşesi zevkle döşenmiş, lüks bir daireye yerleştiğimizde hedefimiz belliydi: Egemen Üniversitesi’nde dil bilimleri üzerine o büyük burslu eğitimi başarıyla tamamlamak.
Ancak Egemen Üniversitesi, sadece derslerden ibaret bir yer değildi. Okula adım attığımız ilk gün, koridorlarda yankılanan bir isim vardı: Enes Hoca.
Onu ilk gördüğümde, kampüsün ortasındaki basketbol sahasındaydı. Ter içindeydi ama o kadar karizmatik ve yakışıklıydı ki, etrafındaki tüm sesler bir anda kesilmişti sanki. Enes Hoca, sadece bir hoca değil; Egemen Üniversitesi’nin yaşayan efsanesiydi. Genç yaşına rağmen hem başarılı bir mühendis, hem de zihnini rakamlarla dans ettiren bir matematik dehasıydı. Ama asıl tutkusu spor sahalarındaydı. Basketbolda potaları ağlatıyor, atletizmde ise rüzgarı bile gerisinde bırakıyordu.
Bekardı... Kampüsteki her kızın iç çekerek baktığı, ama o sarsılmaz prensipleri ve disiplinli ahlakı nedeniyle kimsenin yanına yaklaşmaya cesaret edemediği o "ulaşılamaz" adamdı. Kararlıydı, sertti ama bir o kadar da etkileyiciydi. Duyduğuma göre bugüne kadar gerçek aşkı hiç tatmamıştı; kalbi, bir matematik denklemi kadar karmaşık ve bir spor müsabakası kadar disiplinliydi.
Rüya ile kafeteryada otururken, onun sahadaki o hırslı oyununu izledik. "Bak Esila," dedi Rüya, latte’sinden bir yudum alarak. "Şu adam... Enes Hoca. Okulun sadece en yakışıklısı değil, aynı zamanda en zoruymuş. Tam senin kalemine göre bir problem, ne dersin?"
Gülümsedim. Paris’te en zorlu sınavları vermiş, en karmaşık dilleri saniyeler içinde çözmüştüm. Bir matematikçi, bir mühendis ve bir sporcu... Enes Hoca, hayatımda gördüğüm en zorlu denklem gibi duruyordu karşımda. Ama o an bilmiyordum ki; ben onun hayatına girdiğimde, o sarsılmaz prensipleri teker teker yıkılacak ve aradığı o büyük aşkı, benim hırçın inadımda bulacaktı.
Çantamı omzuma taktım ve sahadaki o yeşil gözlerin, rüzgarla savrulan sarı saçlarımın üzerinden geçişini hissettim. Egemen Üniversitesi’nde yeni bir dönem başlıyordu. Ve ben, Esila; bu okulun sadece en zeki öğrencisi değil, Enes Hoca’nın hayatındaki en büyük bilinmeyen olmaya gelmiştim.
Paris’in tozu, Türkiye’nin hırsıyla birleşiyordu. Oyun başlıyordu...Üniversite hayatımın henüz çok başındaydım ve her şeyin mükemmel olmasını istiyordum. Ancak o sabah, alarmımın azizliğine uğramıştım. Koridorda yankılanan hızlı adımlarım, içimdeki telaşın en net kanıtıydı. Kucağımdaki kitaplar ağırlaşıyor, amfi kapısı sanki ben yaklaştıkça uzaklaşıyordu. "Lütfen, lütfen ders başlamış olmasın," diye mırıldandım nefes nefese.
Tam köşeyi dönüp sınıfa dalacakken, sert bir şeye çarptım. Daha doğrusu, bir duvara çarpmış gibi hissettim.
Elimdeki tüm kitaplar ve o özenle tuttuğum notlar büyük bir gürültüyle yere savruldu. Dengemi tam kaybedecekken, güçlü eller omuzlarımdan kavrayarak beni tuttu. Başımı hızla kaldırdığımda, karşımda Enes Hoca duruyordu.
Göz göze geldiğimiz o salise, zamanın durduğunu yemin edebilirdim. Bana öyle bir bakış attı ki, damarlarımda akan kanın yön değiştirdiğini, vücuduma yoğun bir elektrik akımının yayıldığını hissettim. Bakışlarındaki o anlam veremediğim derinlik beni kilitlemişti. Tam o sırada koridorda yankılanan keskin zil sesi, bizi o görünmez duvardan çekip çıkardı.
"Çok... Çok özür dilerim hocam," diyebildim kekeleyerek. "Acele ediyordum, geç kaldığım için..."
Hemen yere eğilip saçılan defterlerime uzandım. O da benimle birlikte eğilmişti. Aynı anda uzandığımız bir kitabın üzerinde ellerimiz birbirine çarptı, sonra da kafalarımız... Hafifçe gülümsedi. "Sorun değil," dedi, sesi o kadar huzurlu ama etkileyiciydi ki... "Ama biraz daha dikkatli olmalısın Esila."
Adımı ondan duymak, içimdeki o tuhaf heyecanı daha da körüklemişti. Hemen toparlanıp içeri geçtik.
Ders ilerledikçe kendimi toparlamaya çalıştım. Ben zeki ve çalışkan bir kızdım, derslerime odaklanmalıydım ama gözüm sürekli kürsüdeki o adamdaydı. Bir an ismimi söyledi: "Esila, bu soruyu tahtada seninle çözelim mi?"
Yerimden kalkarken ayaklarımın neden geri geri gitmek istediğini, neden kalbimin göğüs kafesimi dövercesine çarptığını anlayamıyordum. Tahtaya ulaştığımda bana kalemi uzattı. Parmak uçlarımız birbirine değdiğinde yine o aynı his... Sadece birkaç saniyelik bir temas ama benim için dünya durmuştu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sınıftaki herkesin bunu duyacağından korktum.
Teneffüs zili çaldığında, aramızdaki bu tuhaf çekimi anlamlandırmak istiyordum. Belki de sadece matematikti bahane... Kitabımı alıp masasına doğru ilerledim. Yanına gittiğimde heyecandan ellerim titriyordu. "Hocam, şu soruya bakabilir misiniz?" diye sordum.
O soruyu anlatırken ben onu süzmeye başladım; duruşunu, ses tonunu, ciddiyetini... Tam o an, Enes Hoca başını kaldırdı ve benim onu inceleyen bakışlarımı yakaladı. Gözleri gözlerime değdiğinde ne olduğunu anlamadı ama ondan da bana doğru bir elektriğin geçtiğini görebiliyordum. O zeki, karizmatik adam, bir anlığına ne diyeceğini bilemez gibi bakmıştı bana.
İşte o an anladım; bu sadece bir çarpışma değildi, bu çözülmesi imkansız bir denklemin ilk değişkeniydi.
