İçeriğe geç

SAFKAN

Bölüm 2 · 29 dk okuma

SAFKAN

Bölüm 2

~1~

HERKESE BOL BOL SELAMLAR🖤

2. BÖLÜMLE KARŞINIZDAYIM. UMARIM BEĞENİRSİNİZ😖

İYİ OKUMALAR🖤

Son Feci Bisiklet- Gece

*********

"Siz..."

Şaşakınlık bedenimi esir alırken olduğum yere sabitlenmişti. Sözlerimi duyan Alsancak beni baştan ayağa süzüp rahatsız olmamı sağlarken kendime yapılmasından hoşnut olmamama rağmen aynısını ona yapıp onu baştan ayağa süzmeye başladım.

Aramızda yaklaşık 15 adım kadar mesafe vardı. Heybetli vücudu ve uzun boyuyla pencerenin önünde duruyordu. Üzerinde klasik siyah bir takım vardı ama kravat takmamıştı. Bakışlarım yüzüne tırmanırken ona doğru bir adım attım. Yüzü kemikli değildi ama hatları belliydi. Alnına düşen kahverengi saçları, hafif dar alnı, kalın kaşları, bir erkeğe göre düz burnu ve kalın dudakları vardı. Hepsi bir bütün olarak yakışıklı bir yüzü tamamlamıştı. Ama asıl dikkatimi çeken şey dudağıyla yanağı arasındaki belirgin beniydi. Yüzünü yumuşatmış apayrı bir hava katmıştı. Hoştu.

"Ben? Pardon, tanışıyor muyuz?" diye konuştu Alsancak. Karşımdaki kişi dün gece düğününe gittiğim Batuhan'ın karısı Leyal'in abisiydi. Batuhan bütün şansını koskoca uygulamanın temsilcisine enişte olarak kullanmıştı anlaşılan.

Gülümseyip "Hayır tanışmıyoruz. Dün gece, Kız kardeşinizin düğününde görmüştüm sizi." dedim. Kaşlarını çatıp "Leyal'in senin gibi bir arkadaşı yoktu bildiğim kadarıyla." dedi. Başımı iki yana sallayıp "Evet Leyal'in arkadaşı değilim. Batuhan'ın üniversiteden arkadaşıydım. Belki hatırlarsınız; Çıkarken başımla selam vermiştim." dedim. Düşünceli bakışlarını yüzüme çevirdi ve yüzümü inceledi.

"Hatırlamıyorum maalesef."

Bir şey demeden başımı sallayıp sessiz kaldım. O da masanın arkasına geçip koltuğuna oturdu. Ardından eliyle masanın önündeki sandalyeyi gösterip "Buyurun, söyle oturabilirsiniz." dedi. Başımı sallayıp ahşap zemine topuk seslerimi bırakıp gösterdiği yere oturdum.

"Adınızı öğrenebilir miyim?" dedi, dirseklerini masaya yasladı. Oturduğum yerde dikleşip bir bacağımı diğerinin üstüne attım. Başımı olumlu anlamda sallayıp "Gülan Safkan. Editörüm Asil sizinle bir randevu ayarlamıştı. Hatırlarsanız." dedim. Başını olumlu anlamda sallayıp. "Biliyorum. " dedi.

"Randevuyu Bay Asil alınca o gelir sanmıştım. Karşımda sizi görmeyi beklemiyordum. Yazarlar ve çizerlerle görüşmek tercihim değildir." dediğinde olduğum yerde kıpırdandım. Bakışlarımız birbirimizin yüzündeydi. Resmi ifadesini hiç bozmuyor, kibar bir şekilde kendini ifade ediyordu. Ona karşılık aynı kibarlıkla "Anlıyorum. Merak etmeyin yüzünüzü gördüğümü kimseye söylemem. İşim acil olmasa rahatsız etmezdim." dedim. Kaşları çatılırken "Yüzümü gizlediğimi söylemedim. Pek merdümgiriz bir insan değilim. Neyse. Konumuza dönelim. Hesabınızda mı sorun vardı?" dedi. Neden kendini açıklama ihtiyacı duymuştu anlamamıştım. Bu çıkışı beklemediğim doğruydu.

"Evet. Son sayımı yayımlayacağım sırada hesabıma giremedim. Hiçbir cihazdan. 'Hatalı giriş' ya da 'Böyle bir hesaba ulaşamadık' uyarısı veriyor. Halledebileceğinizi umuyorum. Yani, çok iyi olur." diye konuştum. Başını sallayıp bilgisayarına döndü. Birkaç tuşa tıkladıktan sonra bana dönüp "Bu hesapta kullandığınız e postanızı söyler misiniz?" dediğinde e postamı söyleyip beklemeye başladım.

"Bir şey içmek ister misiniz? Çay, kahve." dediğinde "Kahve alabilirim. Filtre." dedim. Bir yandan klavyede hızlı hızlı bir şeyler tuşluyor bir yandan da telefondan hizmetliye istediklerimizi iletiyordu. Hızı hayran bırakır cinstendi. Koskoca Türkiye temsilcisiydi elbette hızlı olacaktı.

O bilgisayarla ilgilenirken ben de etrafı inceliyordum. Oda, daha doğrusu ev fazla Dark Academia havası veriyordu. Anlamlandıramadığım bir şekilde çok huzurlu hissediyordum. Odanın dört duvarı da kitaplıkla kaplıydı ve hiç boş yer kalmayana dek doldurulmuştu. Hayranlığım örtülemez bir şekilde gözlerime yansımıştı. Yerde bordo geleneksek bir halı vardı. Odayla ve ahşap zeminle uyumu çok hoştu. Kahverengi deri koltuk takımı odanın diğer köşesine yerleştirilmişti. Oda tek kelimeyle muhteşemdi.

"İşte buldum. Hesabınız askıya alınmış. Fakat giriş yapan kişi hesabı ne için almış anlayamadım. Çizgi romanınıza dokunulmamış. Sanırım hesabınızı sizi geciktirmek için çalmışlar." dedi. Anlayamadığım noktalar vardı. Ne demek çalınmış. Bu kadar basit bir şeyse biz neden fark etmedik?

"Ne demek çalmışlar? Bu kadar basit mi? Biz neden fark etmedik peki? Şifre yanlış falan derdi hesabım çalınsa. Emin misiniz çalındığında? Çünkü basbaya hesabınıza erişim sağlanamıyor diye uyarı aldım. Sanmıyorum çalındığını." dedim. Kafam karışmıştı. Gerginlik ortamın sıcaklığını artırırken elimi yakama götürdüm ve çekiştirdim.

"Hesabınızın şu anki IP adresi yurt dışında görünüyor."

"Ne demek yurtdışı? Ne demek askıya alınmış? Askıya alınması için kural ihlali yapmam gerekmiyor muydu? Ben mi yanlış hatırlıyorum?" dedim sinirle. Tam konuşacağı sırada görevli kadın kahvelerimizi getirmişti. Kahveleri önümüze bırakıp çıktı, tek kelime etmemişti.

"Hesaba olağandışı giriş tespit edildiği için hesap askıya alınmış." dedi. Başımı sallayıp "Peki tekrar kurtarabilir miyiz?" dedim kurtarabilmeyi umut ederek. Bir süre ekrana baktı, bir şeyle tuşladı, sonra bana dönüp;

"Kurtardım sayılır. E postanıza gelecek olan kodu söylemeniz gerekiyor."

"698321."

"Bir saniye... Ve oldu." dediğinde sevinçten ellerimi çırpıp "Yaşasın!" dedim. Bulunduğum ortamı unutarak gösterdiğim tepki Alsancak'ı fazlasıyla şaşırtmışa benziyordu. Çünkü kaşlarını kaldırmış şaşkınca bana bakıyordu. Yanaklarım ısınırken "Pardon, ben şey... Teşekkür ederim." dedim.

"Rica ederim." dedi kısaca. Ben de bir şey demeden kahvemden bir yudum aldım. O sırada çalan telefon sessizliği bir bıçak gibi kesti. Benim değildi. Çalan telefon Alsancak'a aitti. Telefonu eline alıp ekrana baktı, kaşları çatılmıştı. Aramayı yanıtladı ve konuşmaya başladı.

"Alo, efendim?"

"..."

"Ben seni birazdan arayacağım. Şu an bir toplantım var."

Telefonu kapatıp tekrar masanın üstüne koydu. Gitmem gerektiğini anladığımda ayağa kalktım ve eteğimi düzeltip konuşmaya başladım.

"Tekrardan her şey için teşekkürler. Ben artık gideyim." dedim. Başını salladı ve o da ayağa kalktı. "Rica ederim. Ben sizi geçireyim. Buyurun." dedi ve yanıma geldi. Ardından beraber odadan çıktık.

Merdiven basamaklarını bir bir inip salona ulaştık. Salon daha ferahtı. Fakat tıpkı az önceki oda gibi kahverengi ağırlıklıydı. Adımlarım dış kapıya ulaştığında arkamda benimle gelen Alsancak'a dönüp "Görüşmek üzere Bay Alsancak." dedim. Bana sıcak, kibar bir şekilde gülümseyip "Görüşmek üzere. Tanıştığıma memnun oldum Bayan Gülan." dedi. Bay ve Bayan hitabını kullanırkenki ses tonu fazlasıyla kibar ve hoştu. Mesafeli olmasına rağmen aynı zamanda ilgiliydi de.

"Ben de memnun oldum Bay Alsancak." dedim onu taklit ederek. Bu hareketim onu gülümsetmişti. Yanaklarım ısınırken gitmem gerektiğini anlayıp elimi kapıya uzattım. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda o da benimle çıktı. Hava kararmıştı. Soğuk kendini hissettirircesine ince çorap giydiğim bacaklarıma saplandı. Evin önünde veranda vardı. Verandayı da aştıktan sonra toprak -daha doğrusu çamurlu- bahçe yoluna çıktım.

Yol taşlarla doluydu. Ayağımdaki topuklu ayakkabılarla yürümek tamamıyla işkenceydi. Yeni doğmuş koyun gibi yürümem başlı başına rezillikken bir de Alsancak verandada durmuş beni izliyordu. Neyse ki bir daha görüşmeyecektik.

Adımımı attığım sırada topuğumun iki taşın arasına girmesi ve ayağımın dönüp yere kapaklanmam sadece birkaç saniye sürmüştü. Düşmenin etkisiyle dudaklarımdan bir çığlık kaçmıştı. Gözyaşlarım anında yanaklarıdan süzülürken doğrulmaya çalıştım. Dizimi fena çarpmıştım. Canım tatlı olduğu için en ufak fiziksel acı dahi beni çok ağlatırdı.

"Ah!"

Ama bu hiç de ufak bir fiziksel acı değildi. Doğrulup bacağıma baktığımda ağlamam daha da şiddetlendi. dizimde kocaman bir yara açılmıştı. Bacağım, eteğim ve ellerim çamura bulanmıştı. Ayağımı da burkmuştum sanırım çünkü bileğim de acıyordu.

Ben oturduğum yerde ağlarken bakışlarım bana uzanan ele uzandı. Alsancak düştüğümü görük hızla yanıma gelmiş kalkmam için elini uzatmıştı. "İyi misiniz Bayan Gülan?" diye sordu hızla yanıma geldiğinde. Bir an tereddüt etsem de çamurlu elimi avucunun içine bıraktım. Sağlam olan bacağımdan destek alıp ayağa kalktım. Diğer elini belime sarıp eve kadar yürümeme yardım etti. Elinin belime sarılması beni bir an duraksatsa da şu an canımın derdinde olduğum için pek umursamamıştım.

"İçeri götüreyim sizi, pansuman yapalım. Yaranız kötü duruyor." dedi. Başımı iki yana sallayıp "Gerek yok. Ev arkadaşım hemşire o halleder." dedim. Yürümeyi bırakıp başını bana çevirdi. Uzun boyu yüzünden bana üstten üstten bakıyordu. Burnuma dolan kokusu dikkatimi dağıtırken gözlerimden hala yaş akıyordu. 'Ne ağladın be' demeyin. Canım yanıyor.

"Bu halde araba kullanabilecek misiniz ki?" dedi. Başımı iki yana sallayıp "Taksi çağırabiliriz. Bu halde kullanmam araba. Ezildi muhtemelen, arkadaşım bakacaktır." dedim. Tekrar yürümeye başladık. Daha doğrusu ben sekiyordum. Verandadaki sandalyelerden birine oturttuktan sonra "Burası şehre uzak. Taksi bayağı geç gelir. Belki gelmez bile." dediğinde ağlayarak "Ne yapacağız o zaman? Eve gitmek istiyorum ben." dedim. Elini kahverengi saçlarına geçirip "Benim bırakmamı ister misiniz?" dedi sıkıntıyla. Başımı sallayıp "Çok makbule geçer. Çünkü canım gerçekten çok yanıyor." dedim. Sonra da "Zahmet olmazsa yani." dedim. Canımın acısı bir yana bir de koskoca temsilciye kendimi eve bıraktırmanın sıkıntısını çekiyordum. Garip ve rahatsız hissediyordum.

"Önemli değil. Şehirde işim vardı zaten." dedi. Ama yüzünde planları bozulmuş gibi bir ifade vardı. Ve bu beni inanılmaz rahatsız ediyordu. Sonradan planlara dahil olup insanlara rahatsızlık vermek...

"Pekala o zaman."

"Benim arabamla gidelim. Arabanı sonra göndertirim." dedi. Ardından eve girdi ve bir süre sonra üzerinde siyah kaşe kabanla geri çıktı. Hava gerçekten soğuktu. Üşüdüğümü onu görene kadar fark etmemiştim. Oturduğum yerden destek alarak ayaklandım fakat adım atacakken saplanan acıyla yüzümü buruşturdum. Acilen pansuman yapılması gerekiyordu. Derisi fena halde soyulmuştu. Kanıyordu. Bu bahçenin bana yara açması tuhaftı. Sonuçta öylesine bir yerdi.

Alsancak yürüyemeyeceğimi anladığında koluna girmem için kolunu büktü. Çekinerek koluna girdim ve arabaya doğru yol aldık.

Normal siyah bir arabası vardı. Zengin birinin aracı gibi işte. Görmemiş gibi 'Wow, çok güzel bayıldım.' demeyecektim çünkü gerek yoktu. Sürücü koltuğunun yanındaki koltuğa oturdum. o da sürücü koltuğuna geçip arabayı çalıştırdı. Evin bahçesinden çıkıp patika yolu aştıktan sonra ana yola girdik. İkimiz de sessizdik. Ama sessizliği ilk bozan kişi ben olmuştum.

"Koskoca uygulamanın temsilcisi beni evime bırakıyor. Ne kadar şanslıyım değil mi? Kendimi önemli hissetmeli miyim?" dedim. Görüntüsü hiç de kibirli değildi. İçini bilemeyecektim. Kibar bir beyefendi gibi duruyordu. Şu ana kadar olan davranışları da bunu kanıtlar nitelikteydi.

Dediklerime güldü, gülüşü güzeldi. İnkar edemezdim yüzü de yakışıklıydı. Yanağındaki ben çok hoştu. "Hayır elbette. İnsanlar benim de bir insan olduğumu unutuyorlar. Ben Allah değilim. Sadece bir uygulamanın Türkiye temsilcisiyim. Normal bir meslek işte. Yani Bayan Gülan, üzgünüm ama kim olsa aynısını yapardım. Kendinizi önemli hissetmek isterseniz siz bilirsiniz." dedi. Konuşurken yola bakıyordu fakat sanki bana bakıyormuş gibi etkili konuşmuştu. Düşüncelerimin gerçek çıkması beni memnun etmişti. Kibir insanların statüsü haline gelmişti artık. Birlik ve beraberliği, kibarlık ve hoşgörüyü katleden bir statü...

"Kibirli olmamanıza sevindim." dedim. Tam konuşacağı sırada telefonu çalmıştı. Arabanın ekranından aramayı yanıtlarken "Afedersiniz." dedi kibarca. Ardından Bluetooth bağlantısını kesip telefonu kulağına götürdü. Konuşmadan başımı salladım. Konuşmaya başladı. Ekranda PUSAT yazıyordu.

"Alo, efendim Pusat?"

"..."

"İyiyim. Sen nasılsın?"

"..."

"Biliyorum. Beklenmedik bir durum gelişti. Yetişirim merak etme."

"..."

"Yok yok. Geldiğimde anlatırım. Şimdi kapatıyorum. Görüşürüz."

"..."

Aramayı sonlandırdı. Kırmızı ışıkta durduğumuzda bakışlarını önce bana sonra da dizime çevirip "Nasıl oldu? Geçti mi acısı?" diye sordu. Başıımı iki yana sallayıp "Hayır. Hala çok acıyor. Kan kurumuş, çorap yapıştı muhtemelen. Birazdan daha çok acıyacak." dedim. Söylediklerim kafasında canlanmış olmalı ki kaşları çatılmıştı. Gözyaşlarım hemen gözlerime toplandı. "Neden bu kadar ağlıyorsunuz ki?" diye sordu. Aklından 'Abarttı.' diye düşündüğüne emindim. "Benim canım çok tatlıdır. Parmağımı bile kessem çok ağlarım." dedim. Gülümsedi. Güzel gülüyordu.

"Anladım. İstersen hastaneye de bırakabilirim. Arkadaşın hangi hastanede çalışıyor? Yaranız evde pansuman yapılacak gibi görünmüyor." dedi. Dudağımı 'bilmiyorum' dercesine büküp "Şu an hastanede mi bilmiyorum. Arayayım bir." dedim ve çantamdan telefonumu çıkarıp Lalin'in numarasını tuşladım. Birkaç çalışta açmıştı.

"Alo, Lalin?"

"Gülan, efendim bebeğim?"

"Hastanede misin?"

"Evet de, bir sorun yok değil mi?"

"Gülanlığım tuttu. Düştüm. Gelince anlatayım. Yakındayım zaten 10 dk ya oradayım."

"Tamam bekliyorum."

Bir şey demeden telefonu kapatıp tekrar çantama koydum. Alsancak cevap bekler gibi yüzüme bakıyordu. "Hastanedeymiş. Az ilerideki hastane." dedim. Başını salladı ve dediğim konuma sürmeye başladı.

Hastanenin önünde durduğumuzda başımı Alsancak'a çevirip "Her şey için çok teşekkürler. Kusura bakmayın yük oldum size de. Bu iyiliğinizi unutmayacağım." dedim minnetle gülümseyerek. Aynı şekilde o da gülümsedi ve "Önemli değil gerçekten. Geçmiş olsun." dedi. Başımı salladım. Ardından arabadan inip kapımı açtı ve inmeme yardımcı oldu. Lalin'e geldiğimi ve gelip beni almasını mesaj atıp beklemeye başladım. Alsancak ise çoktan gitmişti.

Lalin hızlı adımlarla yanıma ulaştığında beni baştan ayağa süzdü. Bakışları dizimde duraksadı. Gözlerindeki şaşkınlık bariz belliydi. "Gülan? İyi misin? Ne oldu sana böyle?" dedi saf endişeyle. Yanıma gelip koluma girdi ve beraber hastaneye girdik.

"Bugün toplantım vardı ya? Ona gittim. Dağ evi gibi bir yerdi, geri dönerken topuğum taşa takıldı düştüm."

"Nasıl geldin buraya? Araban nerde? Taksiyle mi geldin?" art arda sorduğu sorular başımı döndürürken "Alsancak Bey bıraktı." dedim. Ama sonra bu dediğime pişman olmuştum. Pansuman boyunca elli tane soru sormuştu.

Pansuman bittiğinde Lalin'in çıkış saatine kadar oyalanmış ardından beraber eve geçmiştik. Dizim düşmenin etkisiyle ezilmiş, bileğim de burkulmuştu. Bir süre yürürken zorluk çekecektim. Üzerimi değiştirip odama geçtim. Yorucu bir gündü. Hesabımın düzeldiğini haber vermek için Asil'i aradım ve açmasını bekledim. İkinci çalışta açmıştı.

"Asil, naber?"

"İyidir Gülan, senden naber?"

"İyi ben de. Bugün Alsancakla görüştüm. Hesabı hallettik. Onu haber vereyim dedim. Sayıyı yarın mı atalım? Ona göre paylaşım çıkacağım."

"Hazırsa yarın aynı saatte atalım."

"Tamam, görüşürüz."

"Görüşürüz."

Telefonu kapattıktan sonra hesaplarımdan sorunun çözüldüğüne ve yeni sayının yarın atılacağına dair paylaşım çıktıktan sonra telefonumu kapattım ve komodinin üzerine koyup kendimi uykuya teslim ettim.

⏳⏳⏳

Gözlerimi yatağıma birinin atlamasıyla açtım. Uyku sersemi neyin ne olduğunu anlamaya çalışırken yatağıma atlayan kişi kollarını bana doladı.

"N'oluyo ya sabah sabah?"

"Ben geldim ablacığım!" diyen sesle gözlerimi irice açtım. Ses erkek kardeşim Erden'e aitti. Neden gelmişti ki? Daha 1 hafta olmuştu ben yanlarından döneli. Umarım kötü bir şey olmamıştır.

"Erden? Hoşgeldin ablam da, ne işin var senin burada?" diye konuştum kollarımı beline dolarken. Kokusu ciğerlerime dolarken "Öylesine geldim. Gelemez miyim?" dedi. Kollarımı geri çektiğime o da sarılmayı bıraktı.

"Gelirsin de, ne bileyim normalde gelmezdin şaşırdım sadece. Neyse, hoş geldin tekrardan." dedim. Kendini geriye yaslayıp hınzırca gülümsedi ve "Aslında bir nedeni var gelmemin. Hadi hazırlan dışarı çıkalım. Çıkınca anlatayım." dedi. Ne dediğini anlamasam da başımı salladım. O da başını sallayıp yataktan kalktı. Kalkarken dizi dizime çarptığında acıyla inledim. "Ah!"

"Ne oldu? İyi misin abla bir şey mi yaptım?" dedi endişeyle bana bakarken. Yorganı kaldırıp bacağımı gösterdim. "Dizime çarptın." dedim sargılı bacağımı gösterip. Şaşkınlık bakışlarını esir alırken "Ne oldu bacağına? Biri mi yaptı? Ne zaman oldu?" diye sordu art arda.

"Dün bi görüşmem vardı. Eve dönerken topuğum taşa sıkıştı düştüm." dedim. dudağını sarkıtıp "Çok acıyor mu? Ah be ablam niye dikkat etmiyorsun?" dedi. Şevkatle gülümseyip "Acıyor ama geçecek kuzum merak etme. Babamlara da bir şey söyleme. Telaşlanmasınlar." dedim. Başını sallayıp "Tamam söylemem. Sen yürüyebilecek misin? Çıkmayalım dışarı, ben sana kahvaltı hazırlarım. Öğle yemeği de olabilir çünkü öğlen olmak üzere." dediğinde "Ne? Ne demek öğlen olmak üzere? Saat kaç tam olarak?" dedim telaşla. Telaşımı anlayamamış olacak ki kafası karışmış bir şekilde kaşlarını çatıp telefonuna baktı.

"11:57."

"Oh, iyi. Yetişirim." dedim kendi kendime. "Neye?" diye sordu Erden anlamamış bir şekilde. Tabletimi kucağıma alıp hesabıma girdim ve taslağın duruyor mu diye kontrol ettim. Duruyordu. Hemen kopyalayıp Asil'e attım. Yanında özür için çizdiğim özel bölümü de attım.

"Taslağı atmam lazımdı da. Onu." diye yanıtladım kardeşimi. Başını salladı sadece. Ardından "Hadi o zaman mutfağa gidelim. Sana güzen bir kahvaltı hazırlayayım." dediğinde gülümseyerek başımı salladım. Yataktan kalkmak için sağlam olan bacağımla yere basıp diğerini de yavaşça indirdim. Erden yanıma gelip kolunu belime doladı ve beni odadan çıkarttı. Erden'in yardımıyla yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa girdik.

Sandalyeye oturacakken Erden'i kendime çekip sıkıca sarıldım. Oda sarılışıma karşılık verirken "Az önce uyku sersemliğiyle hoşgeldin diyemedim. Hoşgeldin kardeşim." dedim. "Hoşbuldum ablacım." dedi ve kollarını çözdü. Ben de kollarımı çözüp sandalyeye oturdum.

"Ne yapayım? Ne istersin?" diye sordu. Omuz silkip "Çok uğraşma ya, tost yap birer tane yeter. Dolapta geçen günden kalan mandalina suyu vardı. Sen seversin. Onu da çıkart, yeter." dedim. Onaylarcasına başını sallayıp dediklerimi yapmaya başladı. Ben de o sırada telefonuma gelen mesaja bakmıştım.

05********: Merhaba Bayan Gülan. Ben Alsancak Merih. Dün yaşamış olduğunuz talihsiz kaza için geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum ve iyi günler diliyorum. Umarım çiçekleri beğenirsiniz. 08:⁰⁰

"Çiçekler mi?" diye mırıldandım kendi kendime. Erden dediklerimi duymuş olacak ki "Kapıda bulduğum çelenkten mi bahsediyorsun?" dedi. Ne? Çelenk mi? Geçmiş olsun diye çelenk mi göndermişti yani? Ne?

"Çelenk mi?" dedim şaşkınlıkla. Komik bir şaka olmalıydı? Açılış mı yapmıştım sanki çelenk ne alakaydı? "Getirir misin kuzum? Ne çelengiymiş bu bakalım? Bir yanlışlık olmalı?" dedim. Başını sallayıp mutfaktan çıktı ve kısa süre sonra elinde kocaman bir çelenkle geri döndü. Kahkahama engel olamadım. Resmen geçmiş olsun diye çelenk göndermişti. Bir de üstünde kocaman 'GEÇMİŞ OLSUN BAYAN GÜLAN' yazıyordu. Yazıdan dolayı gülmem daha da şiddetlendi. Erden bana garip garip bakıyordu.

"Kim göndermiş ki bunu?" dedi şaşkınlıkla karışık kıskançlık içeren ses tonuyla. "Dün görüştüğüm adam." dedim ben de kahkahalarımın arasından. Üstelemese de kaşları çatıktı. Gülmem durduğunda telefonu elime alıp fotoğrafını çektim ve Alsancak'a attım.

Siz: Çelenk?12²⁷

Mesajıma anında döndü.

Asancak Merih: Ne? Ben göndermedim onu? Bir karışıklık olmalı. Kusura bakmayın lütfen. 12²⁷

Siz: Önemli değil. Teşekkür ederim yine de. Evimin baş köşesine koyacağımdan emin olabilirsiniz :)12²⁸

Alsancak Merih: Bu arada arabanızı evinize gönderttim. Tekrardan geçmiş olsun :) 12³⁴

Siz: Teşekkür ederim :)

Cevabını beklemeden telefonu kapatıp masanın üzerine bıraktım. Erden yaptığı tostu tabağa koyup önüme koydu. "Bu cenaze çiçeğini nereye koyayım?" dediğinde tekrar gülmeye başladım. Gülüşlerimin arasından "Misafir odasına koy." dedim. Ardından Erden çelengi götürdü ve geri geldiğinde tostlarımızı yemeye başladık.

"Anlat bakalım ne anlatacaksın?" dedim meyve suyumun dibini içerken. Bardağı dudaklarımdan ayırıp masaya koydum ve bakışlarımı Erden'e çevirdim. Sorumu duyduğunda anında kızardı. "Bir kız var. Arkadaş gibiyiz. Ama değil gibiyiz de." dediğinde gülümseyip heyecanla yerimde kıpırdandım. "Nasıl yani?" diye sordum.

"Kalbim de aklım da çok karışık. Ne yapabilirim bilmiyorum. Kızı görmeye geldim. Kafamdakiler otursun diye." dedi ve derin nefes alıp gözlerimin içine bakıp;

"Aşk ne sence abla?" dedi. Sorusu bir an duraksayıp gözlerine bakmama neden oldu. Gözlerini alacalı hislerle doluydu. Aşk ne miydi? Biliyor muydum ki ben. Benim için aşk sadece edebiyatın elden ele, kalpten kalbe dolanan hançeriydi. Sorusu benim için yanıtlayamayacağım kadar zordu. Oysa 4 kelimeden oluşan bir soru cümlesiydi.

"Bilmem. Hiç aşık olmadım. Sevdim ama aşık olmadım. Aşkı ben okulda tanıdım; okuduğum kitaplarda, dersini aldığım edebiyatta." dedim. Kaşları çatılırken "Hiç sevgilin olmadı mı?" diye sordu. Güldüm ve "Oldu elbette. Ama okuduğum kitaplardaki gibi bir şey hissetmedim. Sevdim ama, ne bileyim? Kalbim dolup taşmadı." dediğimde parmağını şıklatıp "Hah! Benim kalbim dolup taşıyor işte. Böyle boğazıma kadar dolu gibiyim." dedi. Bu hali beni gülümsetirken "Neden kafan karışık o zaman bebeğim?" diye sordum. Omuzlarını düşürüp "Benden kaçıyor. İstediğini biliyorum. Ama tam kıvama geliyor, böyle tamam diyorum o da beni seviyor sonra bir anda kendini geri çekiyor. Anlamıyorum." dedi.

"Hiç buluştunuz mu?"

"Hayır. 1 yıldır telefondan görüşüyoruz. Diyorum ya geri çekiyor kendini. Buluşmak istediğimde olmaz falan diyor. Ben de sürpriz yapacağım işte." dedi. Heyecanla gülümserken "Yaa, seni yerim ben ya. Tipe bak. Erden Efendi, Erden Efendi. Size de bir terbiyeci bulundu sonunda." dedim ve güldüm. O da güldü.

"Cihangir duysa seni vurur." dediğimde kahkaha atıp "Nedenmiş o?" dedi.

"Evde kaldı ya o? Ondan." deyip kahkaha attım. Aynı şekilde o da gülerken telefonumun üst üste titremesiyle bakışlarım ekrana düştü. Asil sayıyı paylaşmıştı. Okurların yorumları geliyordu.

"Sen kendine bak. Senin çok farkın var sanki." dediğinde bakışlarımı tekrar ona çevirdim. Dudaklarımdan bir 'hah!' sesi çıktı. "Benim aşklarım var bi kere evde kalmadım." dedim. Başını sallayıp "Abla, sana kötü bir haberim var." durdu ve "Kitap karakterleri gerçek değil. Onlarla aşk yaşayamazsın." dediğinde sanki bana çok önemli bir haber vermiş gibi elimi ağzıma götürüp "Sen ne diyorsun? Nasıl olur böyle bir şey?" dedim. Bana gülerken "Hadi kalk gidelim." dedim.

"Nereye?"

"Beni Evren'e bırak. Sen de şu kızla buluş." dedim. Başını sallayıp ayağa kalktı ve yanıma gelip kolunu belime sardı. Beraber mutfaktan çıkıp benim odama girdik. Giyinmem için beni odada bıraktı ve çıktı. Ben de seke seke dolabımın önünde durdum ve gri bol paça keten pantolonumu ardından da beyaz kazağımı çıkardım. Dolaptan çıkarttıklarımı üstüme geçirdikten sonra yine seke seke makyaj masama oturdum.

Saçlarımı tarayıp serbest bıraktım. Ardından rimel ve gloss da sürüp ayaklandım. Dün kafama taktığım siyah fransız bereyi de taktım saçlarımı bozmadan. Ardından siyah omuz çantama kulaklığım, anahtarım, cüzdanım ve telefonumu koydum.

Odadan çıkınca Erden kapının sesini duyup yanıma geldi ve "Ne güzel olmuşsun kız." dedi ve koluma girip beni dış kapının oraya getirdi. Gülümseyip teşekkür ettim, "Ayakkabılarımı giymeme yardımcı olur musun?" dedim siyah kabanımı giyerken. Başını olumlu anlamda sallayıp önümde diz çöktü. Beyaz spor ayakkabılarımı yavaşça giydirdi. Ardından evden ayrıldık.

Apartmandan çıktığımızda kabanımın cebindeki arabamın anahtarını ona uzattığımda bana "Vallaha mı?" dedi heyecanla. Çünkü ehliyetini almasına rağmen babam güvenmediği için arabayı vermiyordu. Erden gizlice alıyordu ama neyse.

"Bu halde araba kullanamam herhalde. Sana kaldık, hadi gidelim." dedim ve kapısını açtığım arabaya bindim. Erden de bindikten sonra arabayı çalıştırıp yola koyulduk.

Evren Lalin bugün nöbete kaldığı için yalnız kalmayayım diye ona çağırmıştı. Ayağım da ağrıdığı için tek kalmamak için kabul etmiştim. Zaten Erden de olacağı için sıkıntı olmmazdı.

"Sen ne zaman döneceksin?" diye sordum. Bakışlarını yoldan ayırmadan "Cumaya dönerim sanırım. Şimal'in vereceği tepkiye bağlı. Eğer iyi karşılamazsa bu akşam dönerim." dedi. Omzuna vurup "Ya saçmalama. Senin gibi yakışıklısını bulmuş kaçırır mı sence?" dedim. Güldü ve "Kimler harcandı bu uğurda abla, beni yutar bu illet. Sürpriz yaparken asıl sürprizle aldatıldığını öğrenen kaç kişiyi gördüm. Şimdi ben yanına gitsem onu başkasının kollarında görsem hoş olur mu? Olmaz. Ama ihtimal var." dedi. Gözlerimi devirip "Ne kurdun be tc kızı? Abartma. Kızla bir yıldır konuşuyoruz diyosun. Güvenmiyorsan niye konuştun o zaman? Git kıza sarıl. İtmezse senindir, iterse zaten hiç senin olmamıştır. Takıl işte kafana göre." dedim. Gülüp "Abla çok kötü ilişki tavsiyesi veriyorsun. Sen nasıl bir ilişki yaşayacaksın acaba çok merak ediyorum." dedi. "Ben ilişki yaşamayacağım. Benden geçti o işler Akın yetti bana." dedim.

"Geçmişte yaşadığın ilişki geleceğini etkilememeli. Herkes aynı diye bir şey yok. Karşına biri çıkar Akın'ı falan tekler. Hepsini unutursun." dediğinde yüzümü buruşturdum. "Görelim." sustu ve bir şey demeden yola devam etti. Biraz sonra gelmiştik zaten.

⏳⏳⏳

ERDEN SAFKAN

Heyecan... Bir kanser gibi bütün hücrelerime yayılmıştı.

Onu görmek, ona dokunmak, onu hissetmek vücudumu heyecanla sarsıyordu. Bir yandan da onun bana yaklaşımı korkutuyordu. Biraz sakin sessiz bir insandı. Ağırbaşlı birisiydi ve bu yönü beni ona daha da bağlıyordu. Canım Şimal'im.

Titreyen ellerimi yumruk yapıp durmasını bekledim fakat bedenimdeki heyecan her saniye diriydi. Ellerim titreye titreye arabanın kapısını açıp indim. Diğer elimde ona aldığım bir tane kırmızı gül vardı. Kırmızı gülleri çok severdi. Hediye almamıştım çünkü ona göre bir kırmızı gül on hediyeye bedeldi. Bunları laf arasında söylemesine rağmen her sözünü aklıma kazıyordum.

Yolun karşısına geçip arkadaşıyla oturduğu kafeye girdim. Kapıya uzak bir masada oturuyorlardı. Yerlerini arkadaşı sayesinde öğrenmiştim ve geleceğimden haberi yoktu. Heyecanla derin bir nefes alıp yanlarına doğru adımlamaya başladım.

Adımlarım beni Şimal'in tam arkasına sürüklemişti. Karşısında oturan Melekle göz göze geldiğimizde Şimal'e belli etmeden gülümsedi ve başını salladı. Ama bir sorunumuz vardı.

Melek'in arkasındaki duvarda, yani Şimal'in tam karşısında ayna vardı. Ve beni net bir şekilde görüyordu.

Yapacağın işe tüküreyim Erden.

"Melek, arkamdaki kişi Erden mi? Yoksa ben aşırı doz sevgiden kafayı mı yedim?" güzel ve naif sesini duyduğumda vücudumu bir sıcaklık kapladı. Melek önce arkasına döndü, aynayı gördü ve bana dönüp "Yapacağın işin ben... Evet Şimalciğim Erden." dedi. Şimal hızla ayağa kalktı ve arkasını döndü. Ela gözleri gözlerimle buluştu önce. Sonra utanıp başını eğdi. Zaman durmuştu. Sadece ikimiz vardık. O ve ben.

"Bu... Unutmamışsın..." dedi elimdeki güle bakıp. Başını kaldırdı ve gözerimizi birleştirdi. Dilim lal olmuştu güzelliği karşısında. Sapsarı saçları, bembeyaz teni, ela gözleri, küçük burnu ve... Elimdeki gülü gölgede bırakacak kırmızılıkta dudakları.

"Unutmadım. Seninle ilgili her şey hafızamda mühürlü. Seni bu kadar çok severken nasıl olur da unuturum."

"Erden..." sözünü bitirmeden kollarını boynuma dolayıp sarıldı. Ben de kollarımı incecik beline dolayıp sarıldım. Başımı boynuna gömüp mis gibi portakal çiçeği kokusunu içime çektim. İşte o an kafamdaki bütün bulutlar dağılmış, zihnime bahar gelmişti. Artık emindim;

Doğru kişiyi bulmuştum...

⏳⏳⏳

GÜLAN SAFKAN

"Evren yeter ama abartma, alt tarafı bi ezilme. Geçer birkaç güne."

Evren tam bir anne gibi evhamlıydı. Belki daha fazla. Geldiğimden beri etrafımda dört dönüyordu. Ayağımın altına yastık koymuş, üşürüm diye üzerime battaniye örtmüştü. Şimdi de bana çorba yapmış onu içiriyordu.

"Çorbanı içer misin güzel arkadaşım. Yeterli olsa iç demezdim." dedi uyarıcı bir tonla. Gözlerimi devirip "3. kase bu ama." dedim. Başını iki yana sallayıp "Bir şey olmaz. İç bitir hadi." dedi. Başımı geriye atıp gözlerimi kapattım. "Ölü taklidi yapman bir işe yaramıyor. Tamam bu son kaşık al bunu hadi. Temmuz gelecek zaten birazdan." dediğinde başımı hızla kaldırıp "Temmuz mu? İşi yok muydu onun?" dedim ve ağzıma uzattığı kaşıktaki çorbayı içtim.

"Belge almaya gelecek. Kalır mı bilmiyorum. İşler yoğun bu aralar. Sen iyisin değil mi? Üşümüyorsun?" dediğinde başımı olumsuz anlamda sallayıp "Hayır üşümüyorum, hatta sıcak bile." dedim. Ayağa kalktı, elindeki çorba kasesini sehpanın üzerine bıraktı ve üzerimdeki battaniyeyi biraz açtı. Çok az. Sonra kendi kendine "Şimdi daha iyi." dedi ve sehpaya bıraktığı kaseyi alıp odadan çıktı.

Kapı çaldığında Evren açtı, gelen tahmin edildiği üzere Temmuz'du. Kapı açıldıktan birkaç saniye sonra Temmuz odaya girdi. Bakışları endişeliydi. "Gülan? Ne oldu sana? İyi misin?" dedi yanıma gelip. Kollarımı açıp boynuna doladım ve "Hoş geldin. İyiyim ya bir şeyim yok. Dün görüşmeden dönerken düştüm. Ayağım dönmüştü. İncitmişim." dedim. O da bana sarılıp "Kıyamam. Bu gece burada kal. Evren'in işi yok baksın sana." dediğinde kollarımı çözmüş tekrar geriye yaslanmıştım. Evren Temmuz'u onaylarcasına başını sallayıp "Aynen." dedi. Başımı iki yana sallayıp "Erden geldi. Onunla kalırım. Bakar o bana." dedim. Temmuz "Vaaay, Erden mi geldi? Neden gelmiş?" dediğinde başımı sallayıp "Arkadaşıyla buluşmak için gelmiş." dedim.

"Yemeğe çağır o zaman bu akşam." dedi Evren. Ardından koltuğa oturup "Temmuz sen akşam evde olacak mısın?" diye devam ettirdi sözünü. Temmuz başını onaylarcasına sallayıp "Evet." dedi.

"Ne yapalım yemek? Erden ne sever?" dedi Evren. "Bir şey yapmasak? Dışarıdan söylesek? Sushi çekti de canım." dedim yumuşak bir sesle. Temmuz elini başıma koyup saçımı okşar gibi yaptı. "Erden de severse bana uyar. Hastamız ne derse o." dedi. Güldüm ve omzuna vurdum. "Tamam o zaman ben Erden'e mesaj atayım. Gelsin." dedim telefonu elime alırken. İkisi de başını salladı. "Ben de çıkayım. İşim biter bitmez gelirim." dedi Temmuz ve evden çıktı.

Siz: Erden, Evren seni akşam yemeğe davet ediyor. Akşam buraya gel.

Yazıp gönderdim. Uykum gelmişti. 3 kase sıcak çorba bir de sıcak battaniye uykumu getirmişti. Oturduğum yerde aşağı kayarak yatış pozisyonuna geçtim. "Evren, benim uykum geldi biraz uyuyorum. Erden geldiğinde beni uyandırırsın." dedim. Battaniyeye sarılıp gözlerimi kapattım.

⏳⏳⏳

"Abla. Abla uyan!"

Gözlerimi açıp beni dürten Erden'e baktım. Yanıma, yere çökmüş bana bakıyordu. Esneyip oturur pozisyon aldım. Ardından üzerimdeki bataniyeyi bacağıma dikkat ederek kenara çekip yavaşça ayağa kalktım. Ayağımın sızısıyla yüzümü buruşturduğumda Erden ayağa kalkıp "İyi misin?" diye sordu. Başımı onaylar biçimde sallayıp "İyiyim. Yüzümü yıkayacağım." dediğimde "Yardım etmemi ister misin?" diye sordu.

"Banyo yakın zaten. Hallederim."

"Sen bilirsin." dedi ve kalktığım yere oturdu. Ben de onu arkamda bırakıp salondan çıktım. Koridoru dönüp banyoya gireceğim sırada Evren'in telefon konuşmasına şahit oldum. Kiminle konuşuyordu bilmiyorum ama canı epey sıkkın gibiydi.

"Sen benim sana yaptığım evlatlığı hak ediyor musun acaba? Ne baba olmayı bildin ne iyi bir eş. Şimdi aylar sonra beni arayıp da geri gelmek istiyorum diyemezsin." dediğini duydum. Sesi daha önce Evrenden duymadığım kadar sertti. Babasıyla sorunları vardı. Yıllar önce onları bırakıp gittiğini biliyordum sadece. Detay vermemişti.

Daha fazla Evren'in özeline şahitlik etmeden banyoya girdim. Ellerimi ve yüzümü yıkayıp kağıt havluyla kuruladıktan sonra banyodan çıktım. O sırada kapı çalmıştı. Adımlarım kapıya yöneldi. Kapıyı açtım, Temmuz gelmişti.

"Hoş geldin." dedim. Kapıyı benim açmamı beklemiyordu sanırım çünkü kaşları çatılmıştı. "Hoş buldum da, sen neden açıyorsun kapıyı? Evren nerede?" dedi. İçeri girmesi için kenara çekildim. "Evren telefonla konuşuyor. Hem ne olacak ben açsam?" dedim. İçeri girdi ve ayakkabısını çıkartıp ayakkabılığa koydu. "Bir şey olmaz da, ayağın için dedim. Yorulma diye." dedi. Kollarımı boynuna dolayıp "Ay canım arkadaşım benim. Beni düşünüyor bir de. Yerim seni." dedim. O da tek kolunu belime sarıp "Düşünürüm tabi." dedi ve diğer kolunu da bacaklarımın altından geçirik beni kucakladı. Dudaklarımdan çığlığın kaçmasına engel olamadım, beklemiyordum.

"Temmuz!"

Beni kucağında içeri götürdü. Erden şaşkın bakışlarını bize çevirirken Temmuz beni tekli koltuğa oturttu. "Allah cezanı.." dedim gülerek. Erden "N'oluyo be?" dedi, bakışları ikimizin arasında gidip gelirken. "Bir şey olmuyor." dedim ve geriye yaslandım. Bakışlarında gariplik sezmiştim.

"Hoş geldin Erden." dedi Temmuz.Erden başını sallayıp "Hoş buldum Temmuz." dedi. Temmuz "Ben üstümü değiştirip geliyorum. Sonra yemek yeriz." dedi ve odadan çıktı. Erden bana bakıp "Abla, hayatında biri olmadığına emin misin?"diye sordu. Sorusuna karşılık kaşlarımı çatıp "Eminim? De neden sordun şimdi?" dedim. Salon kapısına bakıp bana eğildi ve "Temmuzla aranda bir şey var gibi hissettim de." dediğinde yüzüm ışık hızıyla buruştu. "Ne? Saçmalama. Temmuz benim arkadaşım. Sakın ortamda açma bu konuyu. Yanlış anlaşılır. Yok öyle bir şey." dedim. Temmuz sevdiğim bir arkadaşımdı, tamam etkileyiciydi ama benim için sadece arkadaştı.

"O sana öyle bakmıyor ama."

"Nasıl bakıyormuş?" dedim sert çıkan sesimle. Koltukta biraz daha bana doğru yanaştı ve "Benim Şimal'e baktığım gibi bakıyor." dedi. Sözleri tüm tüylerimi diken diken etti. Kanımın damarlarımdaki akışının yavaşladığını hissettim. "Erden saçmalıyorsun kuzum. Kapatalım bu konuyu." dedim. Bir şey demek için ağzını açmıştı ki odaya Evren ve Temmuz giriş yapmıştı. Erden'e bakışlarımla susmasını işaret edip Evren'e baktım.

"E hadi yemeğe." dedi Evren. Onu onaylayıp mutfağa gitttik. Masa yarı hazırdı. Masa kuruluydu fakat birkaç eksiği vardı. Evren yemekleri koyarken Temmuz da eksikleri tamamlıyordu. Ben ve Erden ise yerlerimize oturduk.

"Eee Erden nasılsın? Ne yapıyorsun?" dedi Evren tabaklarımıza yemekleri koyarken. Elindeki tabağı Erden'in önüne koyduğunda Erden ona teşekkür edip "Ne olsun abi, hayat koşuşturmacası. Siz nasılsınız?" dedi gülümseyerek. Evren "İyiyiz kardeşim. Ben iyiyim en azından. Temmuz nasıl bilmiyorum." dedi. Temmuz Evren'e bir bakış atıp "Ben de iyiyim. İşlerle uğraşıyorum. Bu aralar ihracat yoğunluğu var. Eve pek gelemiyorum. Benim hanım sinirleniyor biraz." dedi alayla. Evrenle aynı evde yaşıyolardı. Evren evle o kadar ilgilenirdi ki, sanki evin hanımıymış gibi. Bir de temizlik hastasıydı. Temmuz ise daha işkolik, evi sadece otel gibi kullanan biriydi. Evren bazen hem çalışıp hem de ev işlerinden yakınınca Temmuz ona 'hanımım' demeye başlamıştı.

"Hanım mı? Evli misin? Bu evde yaşamıyor musun ki?" dedi Erden şaşkın bir sesle. O hariç hepimiz gülmeye başladığımızda bize garip garip bakmaya başladı. "Evren ev işleriyle ilgilenmede ortak olalım dediği için Temmuz ona hanımım diyor." dedim gülerek. "Siz..." dediğinde Evren ne ima ettiğini anlayıp "Yok öyle bir şey yahu. Bu andavalın salak lafları işte." dediğinde tabaklarım hepsi önümüze konmuş Evren de oturmuştu.

"Ben eve ekmek getiriyorum işte daha ne istiyorsun?" dedi Temmuz gülerek. Beyaz dişlerini göstererek sırıtmıştı ve bu beni de gülümsetmişti. "Sus da yemeğini ye Temmuz. Bereket bırakmadın yemekte." diye homurdandığında hepimiz güldük ve bir şey demeden yemeğimize başladık.

Yemek bittiğinde çaylarımızı içip kalkmıştık. Arabayı yine Erden kullanıyordu.

"Şimalle nasıl geçti? Kafan hala karışık mı?" diye sordum. Dümdüz yola bakan bakışları ısındı ve gülümsedi. Cevabımı almıştım. Duymak da istedim.

"Hayır, karışık değil. Aksine, hiç bu kadar kendimden, kalbimden emin olmamıştım. Abla, ben aşık oldum." dedi. Gülümsemesi bütün yüzünü kapladı. Ben de gülümsedim. "Ne güzel, sevindim senin adına. Mutlu olman her şeyden önemli." dedim elimi koluna koyup hafifçe okşadım. "Ben de senin mutlu olmanı çok isterim abla. Aşık olmanı. Doğru kişiye." dedi. Yola bakıyordu. Bana bakmasa da yüzünün değiştiğini hissedebiliyordum. Bu konuya neden bu kadar takmıştı. Kıskanmasını anlayabilirdim. Tamam abilerim ve kardeşim o kadar kıskanç değillerdi ama tek kız kardeşleri olarak biraz kıskanmalarını anlayabilirdim. Fakat ortada öyle bir durum olmadığı için, bu tavrı gerçekten yersizdi.

"Erden, seni bir daha uyarmayacağım. Temmuz benim arkadaşım. Aramızda öyle bir şey yok. Olamaz. Şu saçma düşünceyi at kafandan." dedim. Bakışları kısa bir an bana döndü fakat tekrar yola döndü. "Bakışlarını gördüm diyorum."

"Erden..."

"Pekala, susuyorum. Ama hissettiğim şey çıkarsa arkadaşlığının bozulduğunda üzülürsen o zaman görüşürüz." dedi uyarımdan sonra. Bir şey demeden yola döndüm. Az sonra eve gelmiştik zaten.

"Lalin abla ne zaman gelecek?" diye sordu Erden ayakkabılarını çıkarırken. Yolculuk bitene kadar başka konuşmamış, hemen eve varmıştık.

"Nöbette o. Yarın öğlen gelir muhtemelen." dedim. Başını olumlu anlamda sallayıp "Anladım. Ben yarın Şimalle bir kez daha buluşucam. Sonra giderim." dedi.

"Yine gelecek misin?" dedim ve kabanımı asıp beraber içeri girdik. Gülüp "Gelirim." dedi. Ben de güldüm. "Benim için mi Şimal için mi?" dedim. Beni koltuğa oturup kendisi de yanıma oturdu. "Tabiki de senin için." dedi. Güldüğümde o da güldü.

Ne kadar oturduk bilmiyorum ama saat epey geç olmuştu. Erden uykusu olduğunu söyleyip kalacağı odaya giderken beni de odama bırakmıştı. Üzerime pijamalarımı giydikten sonra yatağıma uzanıp biraz kitap okudum. Ardından uykum geldiğinde kitabı komodinin üzerine koyup yatış pozisyonuna geçtim. Sonrasında ise gözlerimi kapatıp uykuya teslim oldum.

⏳⏳⏳

"Filtre kahve, lütfen. Bir de suffle." dedim garsona gülümserken. O da başını sallayıp yanımdan uzaklaştı. Bakışlarımı tabletime çevirip çizime devam ettim.

Erden gideli 1 hafta olmuştu. Benim bacağım iyileşmişti ve kendim yürüyebiliyordum artık. Bu bir hafta o kadar hızlı geçmişti ki. Erdenin gidişi, çizim yapmam, Asille yaptığımız toplantılar. Sürekli koşuşturmaca içerisindeydim. Şu an ise, geçenlerde Asille geldiğimiz kafede oturmuş çizim yapıyordum.

Garson kız kahvemi ve sufflemi getirip masama bıraktı ve gülümseyerek "Afiyet olsun." dedi. Ben de aynı içtenlikle gülümseyip "Teşekkür ederim." dedim. Tableti kenara çekip sufflemi önüme aldım. Uzaktan biri görse gözlerimin nasıl parladığını görürdü. Suffle gerçekten çok lezzetliydi ve ben ona aşıktım.

Aşk mı arıyordun Gülan? Al sana aşk.

Kaşığımı suffleye daldırıp bir kaşık aldım. Kaşığı ağzıma götürdüğümde kafeye biri girdi. Ağzımın içindeki lezzet patlaması dikkatimi dağıtmıştı. Giren kişiye dikkatli baktığımda Alsancak Merih olduğunu gördüm. Ağzımdakini yutup sıcak kahvemden bir yudum aldım. Şu an gerçekten çok mutluydum. Lezzetli bir şeyler yediğimde kendimi çok mutlu hissediyordum.

Kahvemi yudumlarken daha dikkatli baktım Alsancak'a. Üzerinde kot pantolon, beyaz boğazlı kazak ve kot bir mont vardı. Çok sade ve gündelikti. Hoş bir tarzı vardı. Arkasını dönüp kasaya doğru yürüdü. Saçları son gördüğüme göre birazcık daha uzun ve dağınıktı. Yumuşak ve bakımlı görünüyordu. Kasadaki kıza bir şeyler söylediğinde kız başını sallayıp vitrindeki çikolatalı ve çilekli kurabiyelerden kutuya koyup ona uzattı. Alsancak uzattığı pakedi alıp cebinden çıkarttığı kartı ona uzattı. Kız ödemeyi aldıktan sonra kartı tekrar ona verdi. Oturduğum masa ve kasa yakın olduğundan olanları net bir şekilde görebiliyordum.

Alsancak elindeki kutuyla arkasına döndü. Elindeki kartı cebine koyarken bakışlarımız buluştu. Gözlerinde şaşkınlığın filizlendiğini gördüm. Yüzündeki düz ifade yerini sevecen bir ifadeye bıraktı. Masama doğru yaklaşıp tam önümde durdu.

"Bayan Gülan nasılsınız?" dedi gülümseyerek. Aynı şekilde gülümseyerek "Merhaba Bay Alsancak. İyiyim, siz nasılsınız?" dedim. Oturduğum için aşağıdan bakarak konuşuyordum. O bir şey demeden "Buyrun oturun?" dedim karşımdaki sandalyeyi göstererek. "Yani işiniz yoksa." diye ekledim ardından. Başını sallayıp elindeki kutuyu masaya bırakıp karşıma oturdu. Ardından garsona "Ben bir filtre kahve alabilir miyim?" diye seslendi.

Başını bana çevirdi ardından ve "Rahatsız etmiyorumdur umarım. İşinizden alıkoymayayım sizi? Oturun dedim ama." dedim. Yine gülümsedi. Bu adam ne güleryüzlüydü böyle. Sürekli gülümsüyordu. Kibardı üstelik.

"Yok, yeğenime kurabiye almaya gelmiştim. Siz nasıl oldunuz? Bacağınız..." dedi. Kahvemden bir yudum alıp "İyiyim. Geçti ağrısı. Yürüyebiliyorum artık." dediğim sırada garson kahvesini önüne bıraktı.

"Bu arada çelenk için özür dilerim. Bir yanlış anlaşılma olmuş sanırım." dediğinde o günü hatırlayıp gülmeye başladım."Gerçekten önemli değil. Güzel bir anı oldu. Teşekkür ederim." dedim. Utançla gülümseyip "Tekrardan geçmiş olsun." dedi. Bu halleri bana garip geliyordu. Dışarıya yansıttığı dik duruşunun altındaki kibar İstanbul Beyefendisi çok etkileyiciydi.

Gözündeki gözlüğü düzeltip "Bu arada karşılaştığımız iyi oldu. Size söylemek istediğim bir şey vardı." dedi. Oturuşumu dikleştirip " Bir şey mi oldu?" diye sordum. Başını sallayıp "IWM'yi bilirsiniz. Her yıl 28 Şubatta gerçekleştiriyoruz. Bu yıl yapılacak olan davete siz de davetlisiniz." dediğinde duyduklarımı idrak edemedim ve "Efendim?" dedim. Başını salladı ve "Doğru duydunuz. IWM'ye siz de davetlisiniz." dedi. Şaka yapıyor olmalıydı. Bildiğimiz IWM yani International Webtoon Meeting' den mi bahsediyordu? Bu buluşma her yıl düzenli olarak yapılırdı. Katılımcılar genelde yöneticiler, belirli düzeye ulaşmış yazarlar ve çizerler katılırdı. Hayalimdi diyebilirim. Çünkü o buluşmaya katılan her yazar ve çizerle özel ropörtaj yapılırdı. Yayınevinin dergisinin o ayki konusu bu olurdu. Bu buluşmaya katılman demek tescilli ünlülük demekti. Kalbime bir şey oluyor sanırım.

"Bayan Gülan? Duyuyor musunuz?"

"Pardon... Şoktayım hala. Ne demiştiniz?" dedim. Heyecandan yerimde duramıyordum. Göz bebeklerimiz titrediğini nefesimin düzensizleştiğini hissediyordum. Alsancak'a odaklanamıyordum.

"Resmi olarak IWM'e davetlisiniz. Partnerli bir organizasyon olacak."

Resmi olarak hayallerime kavuşmuştum...

⏳

Eveeeettttt ve 2. bölümle karşınızdayım...

Umarım beğenirsiniz❤️‍🔥

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın. Işıltılı günler✨❤️‍🔥

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.