Kastor ve Safir aynı gün yaralanmış ve aynı gün uyanmışlardı. Bu
süreçte hepsi çok yorulmuştu. Hepsi birbirinin kıymetini bu süreçte
iyi anlamıştı.
Kastor uyanır uyanmaz kendisine bunu yapan kişinin kim olduğunu
merak ediyordu. İlk sorduğu soru ise, “Bana bunu kim yaptı?” oldu.
Kastor'un sorusunun ardından kapı açıldı ve içeri Lila girdi. Gayet
sakin görünüyordu. Kastor'un sorusunu duymuştu. Yüzünde en ufak
bir pişmanlık dâhi bulunmuyordu. “Ben yaptım,” dedi Lila.
Kastor karşısında kendisine ok atan kişiyi görünce, kılıcı ile ona saldırmaya yeltendi ama omzundaki acı durdurmuştu. Sinirden gözleri
kızarmış ve kızgın bir boğa gibi hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.
Pol onu sakinleştirmek ve bir şey yapmasına engel olmak için tam
önünde durdu. “Kastor, sakin ol lütfen. Daha yeni uyandın.”
Kastor öfke dolu bakışlarını Pol'a çevirmişti. “Neredeyiz biz?”
“Sinirleneceksin ama biz Lila'nın evindeyiz,” diye tedirgin bir şekilde konuştu Pol. Kastor, her yerinden öfke okları saçıyordu. “Sen
nasıl izin verirsin buna? Kardeşini yaralayan insanın evine nasıl getirirsin bizi?”
“Kastor başka çarem yoktu. Sen kanlar içindeydin. Safir ve Teyen
ejderhaların arasında kaldı. Bu eve gelmeseydim. Her şey daha kötü
olurdu.”
Kastor ve Pol hararetli bir şekilde konuşurlarken araya Lila dahil
olmak istedi. “Pol haklı, buraya seni getirmemiş olsaydı. Durumun
şimdikinden daha da kötü olurdu.” Konuşurken parmağı ile Kastor'u işaret ediyordu.
“Sen konuşma! Benim bu hâlde olmamın sebebi de sensin,” dedi
Kastor.
“Evet benim. Ama benimde haklı sebeplerim var. Yine olsa yine
yaparım. Şimdi iyileştiyseniz evimden çıkın ve gidin.”
Lila bir anda sinirlenmişti. Bu insanlara yeterince iyilik yaptığını
düşünüyordu. Artık gitmeleri yönünde karar kıldı. Çünkü bu insanlara daha fazla dayanamıyordu. Lila son sözünü söylemiş ve köşeye
çekildi. Hazırlanıp gitmelerini bekliyordu. Kastor'da bu evden hemen çıkmak istiyordu. Yavaşça yerinden doğruldu. Pol onun koluna
girmeye yeltendi ama Kastor kabul etmedi. Kendisi kalkmak istiyordu.
Pol olanlara hâlâ inanamıyordu. Hem gitmek için arkadaşlarına yardım ediyor hem de kafasının içinde olanları düşünüyordu. “Ejderhalar gelmeseydi böyle olmayacaktı,” dedi Pol.
Kastor, Pol'un cümlesinden sonra kafasına bir şey takıldı. “Ejderhalar etlerin kokusuna gelmiş olmalı. Peki ya etlere sadece metreler
uzaklıktaki bir ejderha neden gelmedi?”
Lila köşesinde kollarını birleştirmiş şekilde evindeki insanları izliyordu. Kastor'un bu sorusuna kendisi cevap vermek istedi. “O ejderha et sevmez, kokusundan nefret eder.”
Pol, Kastor, Safir ve Teyen tüm dikkatini Lila'ya vermişti. Lila'nın
söylediği şeyler hiçbirine mantıklı gelmiyordu.
Kastor ayakta ama daha fazla dayanamayarak koltuğa oturdu. “Ne
demek et sevmiyor. Sen nereden biliyorsun?” diye bir soru yöneltti
Kas“Kayaların dibinde prensesime birisi demir okunu tutmuş, diğeri zarar vermeyecektik diyor. Sizin birbirinizden haberiniz yok,” öfkeli
ve bir o kadar da alaycı bir şekilde konuşmuştu Lila.
Safir, Kastor'a sert bir bakış attı. Kastor ise kendini tamamen haklı
gördüğü için cevap vermekten kaçınmadı. “Tamamen önlem
amaçlı. Sonuçta büyük bir ejderha, öyle değil mi? Uyanıp bize saldırabilirdi.”
“Evet saldırır. Sizin buraya gelmeniz baştan başa kocaman bir hata,”
dedi Lila.
Pol araya girdi. Gerçekten merak ettiği bir şey vardı. “Ejderhanın
adı Prenses mi? Yanlış duymadım değil mi? “
“Evet, Prenses,” diye cevap verdi Lila.
“Peki et sevmiyorsa ne ile besleniyor?” diye bir soru daha yöneltti
Pol.
“Prenses vejetaryendir. Genellikle meyve ve sebze yer.”
Teyen Safir'in omzunda konuşulanları dinliyordu. “Vejetaryen bir
ejderha da yeni duyuyorum,” dedi ve kıkırdamaya başladı.
Lila bizim bacaksıza yaklaştı ve, “Bende konuşan bir sincap yeni
görüyorum,” dedi.
Lila artık bu insanların gitmelerini istediğinden dolayı konuşmayı
bitirmek istiyordu. Dostuna zarar vermeye yeltenen insanları gördükçe nefreti daha da büyüyordu. Dostluğun kıymetini bu insanların bilmediğini düşündü. “Yeter bu kadar konuşma. Artık evimden
gidin.” Sesi oldukça güçlü çıkmıştı.
“Evine yerleşmek gibi bir niyetimiz yok. Hadi çocuklar gidelim bu
boğucu evden,” dedi Kastor.
Pol ve Safir başını tamam anlamında salladılar. Teyen ise bir sıçrayışta kapıya kadar gelmişti. Safir ve Kastor yürümekte biraz zorlansa da kendilerini bu evden hemen atmak istiyorlardı. Hepsi birlikte kapıdan çıkıp havayı içlerine doyasıya çektiler.
Issız kayalıklardan hep birlikte çıkıyorlardı. Kastor eksik olan bir
şeyi fark etti. “Ejderha, ejderha ne olacak?”
“Doğru ya, ama merak etmeyin. Kayalıkların dibinde ölmüş ejderhalar vardı. Onlardan birini yükleyelim,” dedi Pol.
“Mantıklı Pol, öyle yapalım,” dedi Kastor.
Hepsi birlikte kayalıklara doğru yönelmişlerdi. En azından bir ejderha ile dönmek hepsinde rahatlık yaratacaktı. Ama bir sorun
vardı. Kayalıkların oraya geldiklerinde bir tane bile ölü ejderha bulamadılar. Her tarafa dağılıp baktılar ama yoktu. Yok olmuşlardı.
Hepsi çok şaşırmıştı. Ölü ejderhalar bu kadar kısa zamanda nasıl
yok olabileceğine dair kimsenin bir fikri yoktu.
“Pol, burada bir tane bile ejderha yok,” dedi Kastor.
“Kastor burada bir sürü ejderha vardı. Ne olduğunu anlayamıyorum.” Pol konuşurken şaşkınlığını gizleyemiyordu.
“Lila kesin biliyordur,” dedi Safir.
Kastor, Lila'nın adını duyar duymaz küplere binmişti. Kendisini yaralayan o küstah kızın adını bile duymak istemiyordu.
“Safir doğru söylüyor. O kesin biliyordur,” diyerek Safir'e katıldığını belli etti, Pol.
“Ona soralım bakalım, ejderhalara ne olmuş?” dedi Safir.
Kastor bu durumdan hiç memnun olmasa da ejderha olmadan dönemezlerdi. Kendisini yaralayan kızı tekrar görmek sinirlerini oynatacaktı ama kendini tutması gerektiğini biliyordu.
Hep birlikte Lila'nın evine doğru yol aldılar. Kapıya geldiklerinde
kapıyı tıklatan Safir oldu. Kapıyı tam beş kez çaldılar ama ne açan
var ne de ses veren. Tam dönecekleri sırada arkalarından bir ses
geldi. Bu Lila'nın sesiydi. “Evin yolunu şaşırdınız galiba.”
Safir öne çıkarak sakince konuşmaya özen gösterdi. “Kayalıkların
arasında ölü olan ejderhalar, onlar nerede?”
“Ölü ejderhalar, ölü ejderhalar nerede acaba? Nerede öldülerse oradadır,” diye dalga geçer vaziyette konuştu Lila.
Kastor bu kızın haline, tavrına çok sinir oluyordu. Verdiği cevap ile
Kastor'un tepesini attırmayı başarmıştı. “Dalga geçmeyi kes. Bizim
için önemli bir soru soruyoruz sana. O ejderhaların uçup gidecek
hâlleri yok. Nerede?” diye sert bir şekilde sordu sorusunu Kastor.
Lila ise kendinden gayet emin bir tavır içerisindeydi. “Yanlışın var,
uçtular” dedi Lila. Hafif kafasını çevirip gülmüştü.
Kastor, Lila'nın bu cümlesinden sonra epey sinirlenmişti. Safir, Kastor'un omzuna dokundu ve, “Sakin ol Kastor” dedi. Lila ile kendisi
konuşacaktı. Daha sakin bir konuşma olmasını istiyordu. “Lila, biraz açık olur musun? Bizim o ejderhalardan birini almamız gerekiyor. Bize yerlerini söylersen...”
Safir cümlesini bitirmeden Lila cevap vermişti bile. “Prenses ile
hepsini uzak bir yere götürdük. Baya uzak bir yere. Oraya gidin alın
diyeceğim lâkin gitmeniz çok zor.”
“Neden götürdün?” diye sordu Safir.
“Burası benim evim ya hani. Etrafımda leş sürüsü ile kalamazdım,”
Lila çevresini göstererek konuşmuştu.
Kastor ve Pol birbirlerine bakakalmıştı. Şimdi ne yapacaklardı. Zaten epey bir süre burada oyalanmışlardı. Başka hiçbir çözüm yokmuş gibi görünüyordu. Bu görevden başarısız dönmelerinin imkânıda yoktu. Kafalarının içinde hep aynı soru dolanıyordu. “Şimdi ne
yapacağız?”
Kapının önünde sessizce kalakaldılar. “Hey, başka yerde düşünün
ne yapacağınızı. Evimden uzaklaşın artık. Prenses sizden dolayı kaç
gündür gergin bir vaziyette,” dedi Lila.
Herkes Lila'nın uyarısıyla kendine gelmişti. Lila'nın bu tavrı kimsenin hoşuna gitmiyordu. Orayı hemen terk etmek istediler ama ejderha sorununu çözmeleri gerekiyordu. Akıllarına ise tek bir çözüm
gelmiyordu.
Kastor, Lila'ya hafiften yaklaşmıştı. Gözlerini gözlerine dikti. Hiç
haz etmese de ona ihtiyacı olduğunu biliyordu. “Bizi ejderhaları götürdüğün yere götürmen mümkün mü?”
Lila gözlerinin içine bakan, siyahlara bürünmüş adama “Edemem,
Prenses çok yorgun.”
Kastor hâlâ Lila'nın gözlerinin içine bakmaya devam ediyordu.
“Bize yardım etmen gerekiyor. Yoksa evini terk etmemiz pek mümkün değil,” dedi Kastor.
Lila gözlerini kaçırmak istese de bunu yapmadı. “Size yardım edebileceğimi sanmıyorum,” dedi ve gözlerini Safir ve Pol'a çevirdi.
Safir, Kastor ve Lila konuşurken baya bir düşünmüştü. Aklına gelen
şeyin ne gibi bir sonuçları olacaktı bilmiyordu. Ama başka bir çözüm de yok gibiydi. “Lila, senin Prenses nasıl bir ejderhadır? Bize
biraz anlatabilir misin?” diye sordu Safir.
Lila, Prenses'in başını belaya sokmak istemiyordu. Karşısındaki insanlardan hemen kurtulmak istiyor ama pek mümkün görünmüyordu. Bu insanlar bir şey istedi mi onu almadan gitmeyecekti anlaşılan. Lila içinden bunları düşünürken Safir'in sorusuna da yanıt vermesi gerektiğini hatırladı.
“Prenses'i mi avlayacaksınız yoksa?”
”Saçmalama, sen buradayken avlayacak değiliz herhâlde,” dedi Safir.
Pol da destek verircesine, “Biz buraya avlamak için bile gelmedik,”
diye konuştu. Teyen, konuşan insanları izlemekten yorulmuştu. Biraz olsun kestirmek istiyordu. “Acaba şey diyorum, içeride mi konuşsak. Siz içeride konuşurken ben de az kestiririm,” dedi Teyen.
Kıllı suratı gerçekten çok huysuz görünüyordu.
Pol ve Safir de içeri girmek istiyordu. Lila ise bu durumdan hiç haz
etmese de onları tekrar evine aldı. Lila'nın geniş ama aydınlık olmayan evinde önemli konular konuşulacaktı. Sorunları her ne olursa
olsun çözmeleri gerekiyordu. Bunun için de mücadele vermeleri
şarttı.
Herkes koltukların olduğu kısımda kendine bir yer seçmiş ve rahat
bir şekilde yerleşmişlerdi. Lila evinin biraz daha aydınlık olması
için üç adet mum yakıp her birini bir sehpanın üstüne koydu. Daha
sonra kendisi de boş bir koltuğa geçip karşısında duran insanları
süzmeye başladı. Hepsi de birbirinden farklı özellikte olan bu insanları bir arada tutan şeyin ne olduğunu aşırı merak etmişti. Merak
ettiği bu şeyi sorsa bile onların doğru cevap vereceklerini düşünmüyordu.
Lila onları başından atmak için söze girdi. “Evet, sizin şu ejderha
sorununu çözüp, benim evimden gitmeniz gerek.”
”Bizde hemen çözüp buradan gitmek istiyoruz Lila. Bize yardım etmen gerekiyor,” diye konuştu Safir. Lila'nın gözlerinin en ücra köşesine bakarak konuşuyordu. Safir bu kızda terk edilmişlik gördü.
Gözleri hüzünlüydü. Belli etmemeye çalışıyordu ama evi burası olamazdı. Safir bu düşüncelerden sıyrıldı ve konuya odaklandı. Lila,
Safir'in bu sözünden konunun Prenses'e geleceğini çoktan anlamıştı.
“Benim değil, siz Prenses'in yardımını istiyorsunuz,” dedi Lila.
Pol, Lila'nın zeki bir kız olduğunu düşünmeye başlamıştı. “Yalnız baya zekisin,” diye Lila'yı övmeye başlamıştı Pol.
Teyen, Safir'in yanından sessizce Pol'a doğru zıpladı. Yavaşça
Pol'un kulağına doğru konuştu. “Pol aptal olduğunu bu kadar belli
etme istersen. Dışarıda Safir, Prensesten söz etmişti ya.”
Pol, Teyen'in sözlerinden sonra onu kuyruğundan tutup Safir'in üstüne attı. Teyen kuyruk acısı ile, “Pol indir beni. Kolumdan tut, kulaklarımdan tut ama beni kuyruğumdan tutma. Sen kuyruk acısı nedir bilir misin?” diye sızlanıyordu. O acı ile Safir’in kucağında olduğunu bile fark etmemişti.
Pol onu hiç ciddiye bile almamıştı. Teyen, Safir'in kucağında kuyruğunun acısı ile uğraşırken, Safir konuya girmişti bile. “ Evet Lila,
bizim Prenses'e ihtiyacımız var. Anladığım kadarı ile uysal bir ejderha. Sende olursan onu kolaylıkla götürüp getirebiliriz.”
Lila eliyle yüzünü kapatmış bir vaziyetteydi. Söylenilen şeyleri düşünmeye başladı. Ama hoşnut olmamıştı. Prenses'i asla ama asla
tehlikeye atmak istemiyordu. Başını olumsuz anlamda salladı. “Sizin için ejderha neden bu kadar önemli?”
Kastor asıl beklenen soru ile karşılaşmıştı. Bu soruya kendi cevap
vermek istedi. Koyu kahverengi gözlerini kısarak Lila'ya bakıyordu.
Her hâlinden ciddiyet akıyordu. “Biz bu ülkenin savaşçıları ve karşında duran ise bu ülkenin prensi. Ejderha avlamak için gönderildik
ama prensimiz bu zamana kadar gelmiş tüm prenslerden farklı bir
tutum sergiledi. Ejderhayı avlamak istemedi. Aksine onu öldürmeden götürecektik ama işler karıştı. Şimdi de oraya elimiz boş dönersek ne olur biliyor musun? İtibar diye bir şey kalmaz.”
Lila kaşlarını kaldırmış vaziyette Kastor'u dinliyordu. Son kelime
kulaklarında çınladı. İtibar... “İtibar demek. Daha can alıcı bir şey
beklerdim. Ama siz, neyse,” dedi Lila.
Safir ayağa kalkmıştı. Oturmaktan artık bacakları ağrımaya başlamış olmalıydı. “Lila tam olarak öyle değil. İtibar umurumda bile değil. Açıklayabileceğim bir şey olsa sana açıklardım ama maalesef
açıklanabilecek bir şey değil. Sadece Prenses'i saraya götürüp bu geleneğin ne kadar saçma bir şey olduğunu tüm insanlara duyurmak
istiyorum.”
Kastor ve Pol birbirlerine bakmıştı. Safir'in kafasında neler dolandığını anlamaya çalışıyorlardı. Anlaşılan bu ejderha konusu ülkece
konuşulacak diye düşünmüşlerdi.
“Prenses'i size veremem. Kusura bakmayın,” dedi birden Lila.
Lila'nın bu sözünden sonra herkes durgundu. Ne diyeceklerini düşünüyorlardı. Lila her hâlinden Prenses'i vermeyeceği ortadaydı.
Ama bizimkilerin vazgeçme gibi bir olasılığı yoktu. İnatçı olmaları
Piyan'dan geçmişti.
“Ona zarar gelmeyecek. Bunun için endişe ediyorsan etmene gerek
yok,” diye konuştu Kastor.
Lila en nefret ettiği insandan bunları duyunca endişesi daha da artmıştı. Prenses konusunda tavrını ortaya koymuştu.
“Lila karşında Gökyakut'un prensi duruyor. Senden rica ettik ama
kabul etmedin. Şimdi ise bir prens olarak emrediyorum. Prenses ile
birazdan yola çıkacağız.” Safir kendinden emin bir vaziyette konuşmuştu.
Lila afallamıştı. Nede olsa karşısında bir prens vardı. Ne yapacağını
bilemedi. “Bu adil değil,” diyebilmişti.
“Gayet adil bir istek, şimdi sende Prenses ile birlikte bizimle geliyorsun,” demişti Safir, gayet ciddi bir şekilde.
Lila bir çıkış yolu arıyordu ama bulamıyordu. Karşısında bir prens
olması elini kolunu bağlamıştı. Tek çare onlarla birlikte gidecekti.
Prenses'i asla yalnız bırakmayacaktı. Herkes dışarı çıkmıştı. Lila da
Prenses'i getirmek için yanlarından ayrılmıştı. Biraz bekledikten
sonra Lila ve arkasında devasa ejderha görülmüştü. Lila'ya derinden
bağlıydı. Ona olan sevgisini çok net bir şekilde gösteriyordu. Her
şey tamamdı. Safir, Lila'nın isteği üzerine Prenses'i kafes ile birlikte götürmeyecekti. Aslında Safir de Lila ile aynı fikirdeydi. Bu kadar
uysal bir ejderhanın kafes ile gitmesi ona haksızlık olurdu.
Kastor, Safir, Teyen ve Lila ejderhanın üstünde uçarak gelecekti.
Safir, Lila'nın arkasında ve Kastor'da Safir'in arkasındaydı. Pol ise
atlarla birlikte Gökyakut'a dönecekti.
Safir ilk defa bir ejderhanın üstündeydi. Bu onun için mucize gibi
bir şeydi. Uçmak ona özgürlüğü hissettiriyordu. Saçlarına dolanan
rüzgâr fısıldayarak dillendiriyordu. Gözlerine dolan ışık göstermeyi
seçiyordu. Kendini sarıp sarmalayan bulutlar dokunarak belirtiyordu. Tüm hücreler uçarak özgürlük ile dans ediyordu. Ejderha
kısa bir sürede Gökyakut'a gelmeyi başarmıştı. Gökyakut halkı uçan
ejderha karşısında şoka uğramıştı. Etrafta bir oraya bir buraya koşup
duruyorlardı. Gökyakut sarayı ise alarma geçmişti. Gökyakut sarayının her yerinde okçular belirmeye başladı. Ejderhayı indirmek için
emir bekliyorlardı. Ama Safir ejderhanın üstünde askerlere kendini
göstermeyi başarınca oklar kaybolmuştu. Ejderha, Gökyakut sarayının büyük bahçesine inmişti. Bahçenin her tarafı insanlar ile dolmuştu. Hepsinin yüzünde bir şaşkınlık belirtisi vardı. Kendi aralarında hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Tüm insanlar bir açıklama
bekliyordu.
Kral Busirus hasta olduğu için balkona kadar çıkabilmişti. Olanlar
karşısında şaşkına dönmüş bir hâli vardı. Oğlunun ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyor ama bir türlü çıkarımda bulunamıyordu.
Piyan'da olanları kral Busirus ile birlikte izliyordu. Onun yüzünde
ise sadece korku vardı. Kendi kendine konuşmaya başladı. “Aptallar, bir ejderhayı uyutmayı bile başaramadılar.”
Herkes dikkat kesilmişti. Prensin ağzından çıkacak tek bir cümleyi
bekliyorlardı. Safir, Kastor ve Teyen öndeydi. Lila, ejderha ile birlikte arkada duruyordu.
Safir kendini biraz daha öne çıkararak konuşmaya başladı. “Ben
Gökyakut kralının oğlu Atlas. Bu ülkenin prensiyim. Tahta çıkmam için geçmişten süregelen bu ejderha katletme işine şu anda son veriyorum. Cesaret katlederek gösterilmez, yaşayarak hissettirilir.”
Piyan, Safir konuştukça kral Busirus'a daha dikkatli bakıyordu. Kral
Busirus'un sinirlenip sinirlenmediğini anlamaya çalışır bir vaziyeti
vardı.
Herkes bir anlığına susmuştu. Safir'in söyledikleri her birinin kafasında yankılanıyordu. Sonra ise bir alkış sesi ve giderek artan bağrışmalar. Tüm insanlar Safir'i kutluyordu. Kral Atlas, kral Atlas diye
bağırıyorlardı. Kral Busirus ise yüzünde beliren gülümsemesi ile
oğluna destek veriyordu. Piyan, kralın güldüğünü görünce derin bir
oh çekmişti. Gökyakut bugün alkış sesleri ve bağrışlarla inliyordu.
Tüm insanlar bu yeni durumdan oldukça mutlu görünüyordu.
♤♤♤
Safir, kral Busirus'un odasındaydı. Bugün olanlar hakkında konuşuyorlardı.
“Oğlum, bu yaptığın aykırı bir durum. Onay vermiyorum. Ama sana
hâk veriyorum oğlum. Burada büyüseydin daha farklı olurdu her
şey. Yine de insanlar seni çok sevdi. Bu takdiri hak eden bir durum.
Seni tebrik ederim oğlum.”
Safir yaptığı şeyin doğruluğundan çok emindi. “Teşekkür ederim
kralım,” dedi ve hızlıca odadan çıktı. Safir hızlıca kendi odasına
doğru gidiyordu. Kastor, Pol ve Teyen onun odasındaydı. Safir
odaya girer girmez kafasında Teyen belirmişti. “Seni küçük prens
seni, o ne konuşmaydı ya,” diye Safir'i övmeye başladı.
Safir kafasındaki sincabı elleri ile alıp birlikte koltuğa geçmişlerdi.
Bu durumdan herkes çok memnun olmuştu. Ama Kastor aradaydı.
Ne memnun bir hâli var ne de sinirli bir hâli, anlaşılmıyordu. Kastor
bu durumdan rahatsız değildi belki ama onu huzursuz eden başka
şeyler vardı. Yalanlar her geçen gün çoğalıyordu. Emin olduğu tek
şey, bir gün tüm yalanlar ayaklarına dolanacaktı ve kimse arkasında durmayacaktı. Tüm iyilikler, güzellikler insanların kalbinden sökülüp atılacak ve akıllarında yapılan hataların izi kalacaktı.
Safir ise bir sınavın içinde gibi hissetti kendini. Buradan gidebilirdi.
Arkasına bile bakmadan hem de. Ama ne için gidecekti. Buraya gelmeden önce de gidiyordu zaten. Ya kalmak nasıl olurdu. Burada bir
amaç uğruna kalmak. Teyen için kalmak ve Teyen gibi kalmak. Aklına ejderhaların arasında yaralı olduğu an aklına gelmişti. O kadar
ejderhaya rağmen Teyen yanında kalmıştı. Ejderhanın birisi gelip
oracıkta onu küle çevirebilirdi. Kalın cüsseli ayakları ile ezebilirdi
ama Teyen, yanında kalmıştı. Safir gitmek ile kalmak arasında bir
yerdeydi. Ama kalmak daha ağır basıyordu. Safir bunları düşünürken Pol ona en başında sorulması gereken soruyu sormuştu bile.
“Safir hafızan artık yerinde. Sen gidecek misin yoksa bu yolda birlikte miyiz?”
Safir bu soruyu ne zaman soracaklar diye bekliyordu. Ama sanki
cevabı daha hazır değildi. “Pol biraz düşünmek istiyorum,” demişti
sadece.
Piyan o anda odaya endişeyle dalmış ve heyecanla, “Neredeydiniz?
Ben kaç gündür at sırtında size arıyorum,” diye söylenmeye başlamıştı.Pol yavaşça geldi ve Piyan’a sarıldı. Piyan hala öfkeli ama her
şey şimdilik düzeldiği için rahatlamışa benziyordu.
♤♤♤
Yeni bir gün doğmuştu dağların ardından. Lila bu geceyi Gökyakut'ta geçirmişti. Prenses ise en tepede bulunan balkondaydı. Keyfi
ise gayet yerindeydi. Saraydaki herkes Prenses'i çok sevmişti. Bizimkiler ise balkonda oturmuş bulutları seyrediyorlardı. Safir ise
hep merak ettiği bir şeyi sormak istemişti. “Kral Busirus'un hastalığı
nedir?”
“Bizde bilmiyoruz. Birden hastalandı,” dedi Pol. Oldukça üzgün konuşmuştu.
“Bir çaresi yok mu peki?” diye sordu Safir.
“Kral çok aradı ama bir çare bulamadı,” dedi Teyen.
“Mutlaka olmalı, biz onu bulabiliriz. Kral Busirus'u o hâlde gördükçe çok üzülüyorum,” diye konuştu Safir.
Safir umutluydu. Çareyi ararsa bulabileceğini düşünüyordu ama diğerleri Safir gibi düşünmüyordu. Yıllardır bu hastalığa çare aranıyordu ama daha hastalığın bile ne olduğunu bulamamışlardı. Her
şey imkansız gibi duruyordu.
Balkonda konuşmalar sürerken gökyüzündeki beyaz bulutların yerini siyah olanlar almıştı. Gökyüzü gitgide kararıyordu. Hava korkunç bir şekilde kükremeye de başlamıştı. Safir endişeli bir şekilde
“Ne oluyor böyle?” diye sordu.
“Galiba yine o geliyor,” dedi Kastor, gayet soğukkanlı gözüküyordu.
Safir sadece, “Kim?” diye sorabilmişti.
“Kral Busirus'un, Karmen'den olan oğlu geliyor, Aren,” dedi Kastor.
Gökyüzünde bir insan silueti belirmişti. Yerleri süpüren siyah kıyafeti ve kırmızı maskesi ile Gökyakut sarayına ayak basmıştı. Kafasında, altın sarısı saçlarının arasında ise siyah bir tacı vardı. Üzerindeki kırmızı taşlar ile değişik bir görüntüye sahipti. Aren hızlı adımlar ile kral Busirus'un odasına girdi.
“Buraya gelmesine izin veriliyor mu?” diye sordu Safir.
“Arada buraya gelir. Sonuçta kralın oğlu tabii ki izin var,” diye cevap verdi Pol.
Safir'in dikkatini Aren'in tacı çekmişti. Çok enteresan bir taçtı. Taç resmen Aren ile bütünleşmişti.
“Tacı dikkatinizi çekti mi? Üzerindeki kırmızı taşlar etrafa korku
saçıyor gibiydi.”
Safir bunları konuşurken arkasında Lila belirmişti. Safir'i dinliyordu. Taç hakkında konuşmaya başladı. “O sıradan bir taç değil.
Her tacın kendine özel bir gücü vardır ve onu takan kişi taç ile bütünleşir. Tacın tüm gücü onu takan kişiye geçer,” dedi Lila.
Safir bunu duyunca kendini bir tuhaf hissetmişti. “Bu tacın ne gibi
bir özelliği var?” diye sormuştu Safir.
Lila düşünür vaziyetteydi. Tacın özellikleri konusunda bilgisi yetersizdi. “Bilmiyorum,” diye mırıldandı Lila.
“En son ne zaman gelmişti?” Bir şeyler Safir’i rahatsız etmeye başlamıştı.
“Kral Busirus hastalanmadan bir hafta önce geldi,” dedi Kastor.
Koyu gözleri şüpheyle Safir’e bakıyordu.
Safir ciddi bir şekilde konuştu. “Bu tacın ne gibi bir gücü olduğunu
bulabilir miyiz?”
“Bilemiyorum,” dedi Lila.
Kastor, Safir'in ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. “Bunu
neden yaptığımızı öğrenebilir miyiz?” diye sordu Kastor.
“Elbette, kral Busirus'un hastalığı normal bir hastalık olmayabilir.
Emin değilim sadece bir düşünce. Önce şu tacı araştıralım sonra
kralı iyileştireceğiz,” dedi Safir.
Teyen, Safir'in her zamanki gibi boynuna dolanarak heyecanlı bir
şekilde konuşmaya başladı. “O zaman burada kalıyorsun.”
Safir en içten vermişti cevabını, “Evet kalıyorum.”