"Nasıl bir duygu? Bu kadar erken yaşta başarılı bir kariyere sahip oldun. Stüdyon var, sergiler açıyorsun, bu alanın en iyileri seni tanıyor çünkü en iyisi olma yolunda ilerliyorsun."
Aldığı iltifatlar karşısında bana kısa bir bakış atıp karşısına bakmaya devam etti. Bunların hiçbir değeri yokmuş gibi omuz silkti.
"Ya sen? Yayınevi kurmuş olmak nasıl bir duygu?"
Bu dediğine küçük bir kahkaha attım. Yön değiştirmeye çalışıyor olması çok belliydi.
"Benim bu işlerden anlayan bir ortağım var. Yalnız başıma olsaydım asla beceremezdim. Henüz bir acemiyim." Ah, ortağım. Tuğçe abla, Taner'in teyzesiydi. On yıla yakın bir yayınevi tecrübesi vardı. Hayalimi gerçekleştirmek adına bu işe beraber girmemizi sağlamıştı. Bu kitap işine olan inancı, benimkiyle yarışıyordu. Bu yüzden bir süre yayınevinin işlerini ona emanet etmiştim.
"Sonuçta büyük bir adım." dedi ve müziğin sesini biraz kıstı. Konuşma ilgisini çekmiş olmalıydı.
"Bu kitabı yazmak benim için çok önemli. Yazarlık yolumda beni yükseklere taşıyabilecek bir hamle. Evet, senin de dediğin gibi başlangıçta tüm amacım yazdığım kitabın çok satanlara girmesiydi. Fakat her şey bu kadar değil-"
Direksiyonu sağa kırdı ve arnavut kaldırımlı, hareketli bir sokağa girdi.
"Anlıyorum, Vera."
"Hayır, bir saniye izin ver lütfen." dedim sözlerimi bölmesine izin vermeyerek. Hararetle konuşmaya devam ederken, o da arabayı sokakların arasından geçirmeye devam ediyordu. Taşlı yolun etkisiyle sallanarak ilerleyen araba öne doğru tutunmama neden oldu.
"Narin'i derinden araştırmak, yaşadıklarını en yakınından öğrenmek hafife alınacak bir olay değil. O kız daha yirmi üç yaşındaydı. Aramızda olabilirdi, belki yolumuz düşseydi tanışacaktık. En yakın arkadaşlarımdan biri olacaktı. Komik gelecek belki ama Narin'e bir şekilde bağlandığımı hissediyorum. Sanki ölen o değil de benmişim gibi..."
Konuşurken bir kez olsun Ege'ye bakmamıştım. O kadar kendimden geçmiştim ki aniden frene bastığında şaşkına uğradım ve elim kalbime gitti. Ege'nin çenesi neredeyse titriyordu. Gözlerini kapatmıştı. Normal şartlarda direksiyonun üzerinde gevşekçe duran elleri, direksiyonu sımsıkı sarmıştı. Fazla ileri gitmiş olabileceğimden korkarak yavaşça emniyet kemerimi çözdüm ve dışarı çıkmaya hazırlandım.
"Anladım... Vera." dedi kelimelerin üzerine bastırarak.
O an Narin'den söz etmenin onun canını ne kadar yaktığını anladım. Anılarından, geçmişten söz etmek onu üzmüyordu. O eski günleri hatırlamak yüzüne bir tebessüm konduruyordu çünkü o günlere dair içinde kalan büyük bir özlem vardı. Fakat Narin'i ölüm kelimesiyle bir arada kullanmak, artık aramızda var olmadığını hatırlatmak canını acıtıyordu.
"Ben... Özür dilerim. Yalnızca bu kitabı yazmakla beraber ne hissettiğimi anlatmak istedim." Elimi ona doğru uzattım fakat koluna dokunup dokunmama konusunda kararsız kalınca geri çektim. Başını koltuğa yaslamıştı ve gözleri hala kapalıydı.
"Önemli değil. Tamam... Geçti gitti." dedi fakat daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. Dudaklarımı pişmanlıkla birbirine bastırdım ve bir yorum yapmadım.
Nihayet gözlerini açıp bana baktığında emniyet kemerini çözdü ve önümden uzanarak benim tarafımdaki kapıyı açtı.
"Geldik." dedi ve arabadan inip önünde durduğumuz stüdyoya başını kaldırıp baktı.
Arabadan indim ve bulunduğumuz sokağa baktım. Bu dar, dükkânların yan yana sıralı olduğu sokağı anımsıyor gibiydim. Bu sokaktan daha önce geçmediğime emindim fakat bir şekilde tanıdık geliyordu. Orta kalitede bir yer olduğu aşikârdı. Butik giyim dükkânları ağırlıktaydı. Ege'nin stüdyosunun hemen karşısında ise adını çokça duyduğum, her akşam tıklım tıklım dolu olan meşhur bir restoran vardı. Sokağı incelemeyi kesip önümde duran küçük stüdyoya baktım. Stüdyonun girişinde siyah bir fonun üzerine beyaz harflerle Stüdyo Köksal yazıyordu. Camın hemen üzerinde çekilmiş olan birkaç fotoğraf örneği vardı. Ege, ceplerini karıştırdı ve anahtarı bulup çıkardı. Aramızdaki mesafeyi korumaya çalışarak arkasında bekledim.
Stüdyonun hemen girişinde dik ve dar merdivenler bizi bekliyordu. Ege önden giderek ışıkları açtı ve neyse ki karanlığa karşı olan korkumun önüne geçti. Merdivenlerden dikkatle aşağıya indim ve sarı ışıklandırmayla aydınlatılmış olan stüdyoyu inceledim. Küçük ama son derece sevimli bir iç dizaynı vardı. Hemen sol taraftaki geniş duvarın üzerinde renkli, iyi çizilmiş bir fotoğraf makinesi çizimi vardı. Bu geniş duvarın önüne bekleme yeri olarak tasarlanmış siyah ve deri, köşe koltuk yerleştirilmişti. Duvarın çaprazındaki kasanın hemen arkasında ise aşağıya doğru sarkıtılmış dekor, yuvarlak lambalar ortama otantik bir hava katıyordu. Gördüğüm kadarıyla kasanın sağ ve sol tarafında kapısı kapalı iki ayrı oda bulunuyordu.
Gözlem yaptığımı fark eden Ege, anahtarları duvarın üzerine çakılmış olan minik askılardan birine astı ve kasanın arkasından merakla bana baktı.
"Sevdin mi?" dedi fikrimi öğrenmek isteyerek. Kollarımı iki yana açtım ve etrafımda kısa bir tur attım.
"Çok hoş tasarlanmış, burada vakit geçirmeyi fazlasıyla seviyor olmalısın." Kasaya doğru yaklaştım. Kasanın arkasından başka anahtarlar alıp çıktı ve sol taraftaki odaya yöneldi.
"Burayı evimden daha çok seviyorum." dedi anahtarı kilide yerleştirip iki kez çevirirken. Odayı açtığında buranın bir çekim odası olduğunu anlamam uzun sürmedi. İsmini bilmediğim fakat çekim sırasında bolca ışık veren o ayaklı ekipmanlarla karşılaşınca kolay olmuştu.
Adını bilmediğim araç gereçlerin hemen arkasında kıyafetlerin asılı olduğu tekerlekli bir askılık vardı. Ege, askıları karıştırmadan direkt olarak, daha öncesinde düşünmüş gibi en kenardaki parçayı çıkardı ve bana doğru tuttu. Siyah, kısa bir elbiseydi bu. Kumaşı parlak değildi, son derece yalın bir görüntüsü vardı. İnsanın bedenini saracak kadar dar kalıplıydı. Kolları aşağıya doğru inerken genişliyordu. Omuzları ön plana çıkarırken göğsün üzerinde dümdüz çizgi çeken bir modeldi.
"Rica etsem bu elbiseyi giyebilir misin? Kabin hemen burada." dedi aynı odanın içerisinde, kapının hemen arkasında kalan kabini göstererek. Daha önce başkalarının giymiş olması muhtemel elbiseyi elinden aldım ve kabine girdim. Başkalarının denemiş olma düşüncesi titiz ruhumu ortaya çıkarırken rahatsız bir tavırla kabinin ucundan Ege'yi kontrol ettim. Bir anda afallayarak hızlı adımlarla odadan çıkıp beni yalnız bıraktı. Üzerimdeki beyaz, hanım hanımcık elbiseyi çıkarıp daha seksi gözüken siyah elbiseyi giymeye koyuldum. Bu tarz bir elbiseyi ilk kez giydiğim söylenemezdi. Garip bir moda anlayışım vardı. Dolabımın bir tarafı canlı ve tatlı kıyafetlerle doluyken diğer tarafında koyu, daha asi gözüken parçalar vardı.
Tuhaf bir şekilde elbise üzerime tam oldu. Yalnızca bel kısmı fazlasıyla sıkıydı. Bu yüzden her zamanki gibi fermuarımı kapatırken zorlandım. Tam sırt bölgemde takılmış olan fermuarı ne aşağıya ne de yukarıya doğru hareket ettirebildim. Fazla vakit harcadığımı fark ettikçe daha çok sinirleniyordum ve kabinin ortasında resmen tepinmeye başlamıştım.
"Her şey yolunda mı?" Ege'nin sesini duyunca neredeyse yerimde sıçradım. Odanın girişinde, çekinerek başını uzatıyordu. Ben de onun yaptığı gibi kabinin kenarından başımı uzattım. Önüme düşen saç tellerine sinirle üfledim.
"Fermuarını kapatamıyorum. Yardımcı olabilir misin?" Bu konuda yardım dilemekten başka çarem yoktu. İki kolum, iki elimle kapatmayı denemiş ama becerememiştim.
Ege temkinli adımlarla kabine yaklaştı. Arkamı döndüm ve yardımcı olmasını bekledim. Fermuarın kaldığı noktada biten saçlarımı tek eliyle topladı ve sağ omzuma doğru bıraktı. Takışmış olan fermuarı düzeltmek isteyerek aşağıya doğru çekiştirdiğinde fermuar bir anda rahatlayarak aşağıya doğru kaydı. Aniden açıklığa kavuşan belimdeki tüylerin ürperdiğini hissettim. Yanaklarımın kızarmaya başlamasıyla birlikte kabindeki sıcaklığın arttığını düşündüm. Ege, fermuarı yukarı doğru çektiğinde daha fazla oyalanmadığı için şükrettim, aksi halde kızarmış bir patatese dönüşebilirdim.
Fermuarı kapatma girişimlerimde omuzları yukarı doğru kayan elbisenin modelini göstermesi için, Ege nazikçe elbisenin omuzlarını aşağıya doğru düşürdü. Böylece köprücük kemiklerim göz önüne çıkmıştı.
"Böyle daha iyi." dedi ellerini üzerimden çektiğinde. Usulca başımı salladım ve iri vücudunun önünden geçmeye çalışarak kabinle ikisinin arasında kalan dar alandan sıyrıldım.
Ne ara ayarladığına dair hiçbir fikrim olmayan, siyah fonun önüne yerleştirdiği kahverengi sandalyeyi görünce ona baktım.
"Buraya mı oturacağım?"
Onay verir gibi mırıldandı. Sandalyeye oturup onun ayarlama yapmasını bekledim. Ben ne yaptığını bilmesem de o ne yaptığından gayet emin görünüyordu. Heyecanlı bir tavrı vardı. Oradan oraya koşuştururken oturduğum yerden onu izlemek beni gülümsetti. Başımı avcuma yaslayıp onu bekledim.
En sonunda yüzüme vuran beyaz ışığın açısını ayarladığında gözlerimi kıstım.
"Çok güzel." dediğinde neye yorum yaptığını anlayamadım.
Fotoğraf makinesini eline aldığında paniklemeye başladım. Ellerimi, bacağımı nereye koyacağımı bilemeden kıpırdandım.
"Dur!" dedi bir anda sesini yükselterek.
"Sakin ol, Vera..." diye ekledi bu kez daha yumuşak bir tonda. Bir fotoğrafçının sabrını zorlamak böyle bir şey olsa gerekti. Gülmeye başladım. Bir an önce beni yönlendirmesini bekliyordum.
"Ellerini aşağıya indirir misin? Emin ol ellerinin hiçbir önemi yok, nasıl rahat ediyorsan öyle yerleştir. Yakın açıdan gireceğim." Dediğini yaptım. Ellerimi öylece kucağımın üzerine indirdim.
"Omuzlarını kasma, bırak dinlensinler. Aşağıya al, evet böyle..." dedi farkında olmadan sıktığım omuzlarımı saldığımda. Bir yandan fotoğraf makinesinin merceğinden bakarak kontrol ediyordu.
"Daha fazla yönlendirip seni germek istemiyorum." dedi bir kez daha mercekten bakıp kontrol ederek. Başımı salladım. Aklıma çektirmiş olduğum vesikalık fotoğraflar gelince istemsizce gözlerimi devirdim. O kadar duruşta düzeltme yapıyorlardı ki en sonunda uzaylı görmüş kadar şaşkın, aptala dönüyordum.
Ege Köksal birdenbire hiç beklemediğim bir şey söyledi.
"Gözlerini kapatır mısın?" Nedense hiç sorgulamadan bu dediğini yaptım. Yumuşak ses tonuyla konuşmaya devam etti.
"Senden hayatındaki en mutsuz anı düşünmeni istiyorum." dediğinde gözlerimi açıp söylediği şeyi sorgulamamak adına kendimi zor tuttum. En mutsuz anım mı? Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Hayatımdaki en sıra dışı fotoğraf çekiminin bu çekim olduğunu söyleyebilirdim.
Her ne kadar en mutsuz anımı düşünmenin beni yeniden üzeceğini, sert sulara çarptıracağını ve kalbimi paramparça edeceğini bilsem de o can yakıcı günün gözlerimin önüne gelmesine izin verdim. Gözlerimi yeniden açtığımda, Ege Köksal'ı bu yaptığına pişman edecektim.






