İçeriğe geç

Safderun

Bölüm 8 · 8 dk okuma

Safderun

Bölüm 8

Zeki, Güçlü ve Yatıştırıcı

Narin ve Bilge aynı sınıftaydı fakat birbirine tamamen iki zıt karakterlerdi. Biri sınıfın en gözde, popüler kızıyken bir diğeri sınıfın en inek, en sessiz ve kabuğuna çekilmiş karakteriydi. Bu yüzden Narin'in bahçesinde Bilge'yi görmek dördünü de şaşkına çevirdi. Neda, ruju yerden almak için bir hamle yapmadı. Ender de telefonunu kapattı. Her biri, bu oyunun sonuna geldiklerini biliyordu. Anıl, Neda, Narin ve Bilge aynı sınıftaydı. Ender ve Giray farklı bir sınıfta olmalarına rağmen Bilge'yi tanıyordu. Çünkü Bilge, okul birinciliğine oynuyordu.

"Bilge?" dedi onunla aynı sınıfta olan Neda. Bilge cevap bile vermeden elindeki telefonu havaya kaldırdı ve onlara yaklaştı. Yeteri kadar yaklaştığında telefonun ekranını yüzlerine tutup her birinin görmesini sağladı. Fotoğrafta, Narin'in uyuklayan bedenin etrafında iş başında olan dört arkadaş vardı. Bu onlara disiplin cezasını getirmekle kalmazdı, tüm Sarıkule Anadolu Lisesi'nin onlardan ömür boyu tiksinmesine neden olurdu. İşin en tuhaf yanıysa bunu yapanın Bilge olmasıydı. Dördü de bunu Bilge'den beklemezdi. Bilge, oyunlarındaki sürpriz yumurta olmuştu.

"Ne oldu? Korkuyor musunuz yoksa?" dedi Bilge öfkeyle suratlarına bağırarak. Onu ilk kez bu kadar sinirli ve öz güvenli görüyorlardı. Hepsinin başı öne eğilmişti. O kadar utanç duymaya başlamışlardı ki neredeyse Bilge'nin ayaklarına kapanacaklardı. Birinin yaptıkları şeyin iğrençliğini yüzlerine vurması hepsine iyi gelmişti.

"Nasıl bir duygu? Bir fotoğrafla tehdit edilmek? Siz de aynısını yapacaktınız Narin'e..." Cümlesinin sonlarına doğru ses tonu yumuşamış, yeniden anne edasıyla konuşmaya başlamıştı. Anıl, Neda, Giray ve Ender. Hepsi azar işiten çocuklara dönmüştü.

"Sahiden gençler! Ne yapıyoruz biz? Ne yapacaktık öyle? Biz nasıl korkunç insanlar olduk!" dedi Anıl. Yaşadığı tereddütte haklı olduğunu hatırlayarak bir anda patlamaya hazır bir volkana dönmüştü.

"Özür dilerim, hepinizi bu oyun için zorlayan bendim." dedi Neda yerdeki ruju alıp bahçenin dışına doğru fırlatarak.

"Kimseyi zorlamadın, Neda. Hepimiz bunun için yanıp tutuştuk. Hata yaptık." dedi Ender, Neda'nın tüm hatayı üstlenmesini kabul etmeyerek. En sonunda konuşan Giray oldu.

"Narin'e kızarken, Narin olduk..." Bilge telefonu tekrar yüzlerine doğru tuttu. Fotoğrafın varlığını hatırlatması hepsinin canını yaktı. Yine de hiçbiri Bilge'ye fotoğrafı paylaşmaması için yalvarmadı, hatta ikna etmeye bile çalışmadı. Bir ceza verilecekse hepsi cezayı paylaşmaya razıydı. Bilge bir anda fotoğrafı gözlerinin önünde sildiğinde bir kez daha hepsini şaşırtmayı başardı.

"Bugün, Narin sınıftayken arkadaşlarına senden bahsediyordu." dedi Anıl'ı işaret ederek. Anıl yorulmuş bir şekilde omuzlarını indirdi. Bilge'nin anlatacaklarını dinlemek istemiyor gibiydi. Havuzun kenarına doğru yürüdü ve başını ellerinin arasına aldı.

"Sana gerçekten inanmıştı. İlk defa birine güvenmek istediğinden söz ediyordu."

"Sus. Sus lütfen." dedi Anıl. Neda, oyunu başlatan kişi olarak büyük bir pişmanlık yaşamaya başlamıştı. Ender yanında oldu, düşmesine izin vermeyecekti. Öte yandan Giray, Anıl'ın pişmanlığını paylaşırcasına ona sımsıkı sarıldı.

"Özür dileriz. Seni biz seçtik." dedi Anıl'ın kulağına doğru fısıldayarak. Anıl neredeyse ağlayacaktı.

"Seni tanıyorum, Anıl. Narin gibi kızlarla ilgilenecek biri değilsin. Bir oyunun peşinde olduğunuzu anladım. Yine de kararsız kaldım çünkü böyle bir şey gerçekten yoksa Narin'in aklını karıştırmış olacaktım."

"Tabi ya! Zeki kızımız böyle küçük, aptal oyunları çözmekte ustaydı, değil mi?" dedi Neda, Bilge'nin üzerine yürüyerek.

"Neda, yapma. Bilge olmasaydı hatamızdan dönemeyecektik." dedi Ender ve kolunu tutarak onu engelledi.

"Ona aklımdakileri anlattım. Bir tuzağın içine düşme ihtimali olabileceğinden bahsettim. Biz, Narin'le pek benzemiyoruz... Bu yüzden bana inanmakta epey zorlandı. Fakat kabul etti. Buraya gelmeme izin verdi. Eğer bir oyun olduğunu hissedersem dahil olmamı söyledi. Yapacağınız şey her ne ise onu fotoğraflamamı ve oyunu tersine çevirmemi istedi."

Narin... Yine bütün kozlarını kullanmıştı. En zayıf anında bile yere düşmemişti. Onu yerden kaldıracak birini bulmuştu. Diğer aptal arkadaşlarının yerine Bilge'ye güvenmeyi seçmişti. Hayatında verdiği en doğru kararlardan biriydi.

"Neden sildin? Başardınız. Siz kazandınız." dedi Giray Bilge'ye can alıcı soruyu sorarak. Bilge ellerini iki yana açtı ve bakışlarını hala uyuyan Narin ve ekibin diğer üyeleri arasında gezdirdi.

"Çünkü birbiriniz arasındaki bu mücadeleyi bitireceksiniz. Bir kazanan olmayacak."

Ege ayağa kalkarak eline bulaşan kumları silkeledi.

"Bilge, iki taraf arasındaki gerginliği dindirecek en önemli kişiydi. Narin'i bize kazandıran o olmuştu." Dilim tutulmuştu. Narin'e hazırladıkları tuzak, Narin'le olan arkadaşlıklarının başlangıcıydı. Bilge, ara bulucu kimliğiyle bir anda hikayedeki en önemli karakter olmuştu. Bayılmıştım... Dört arkadaşın kalplerine kötü temeller atılmasına engel olmakla kalmamış, iki tarafı da birleştirmişti. Zeki, güçlü ve yatıştırıcıydı.

"Bilge... Ah, Bilge. Ona bayıldım! Onu kaleme almak için şu an can atıyorum." Ege, mutlu olduğumu görünce gülümsedi. Bilge hakkında yaptığım yorum hoşuna gitmişti. Hala öylece kumun üzerinde oturuyordum. Ege, kalkmam için elini uzattığında kendime gelerek elinden destek aldım ve ayağa kalktım.

"Şimdi hazır mısın?" dedi fotoğraf makinesini yeniden çantadan çıkardığında. Gülümseyerek zakkum ağacının yanına koştum. Açık pembe çiçeklerini burnuma doğru getirip kokusunu içime çektiğimde, Ege aniden makinenin deklanşör tuşuna bastı. Poz bile verememiştim! Şaşkınlıkla ona dönüp baktığımda fotoğraf makinesine bakıp keyifle gülümsedi.

"Haksızlık bu ama! Ben de görebilir miyim?" Çocuk gibi şendim. Hızla üç adımda aramızdaki mesafeyi kapattım ama Ege, fotoğraf makinesini boyumun çok üstünde bir noktaya doğru kaldırdı ve yetişmeme engel oldu.

"Bu fotoğraf iyi ama içime sindiği söylenemez. Daha iyi olmalı." dedi ve fotoğraf makinesini hızla çantasına geri koydu. Konuşmama fırsat vermeyerek yüzüme baktı ve çantayı gözümün önünde sallayarak arabaya geri koydu ve bir başka çanta çıkardı. Bu kahverengi, uzun askılı çanta öncekine nazaran çok daha küçüktü.

"İşte bununla yapılacak bir çekim... Çok daha iyi olacak." Analog fotoğraf makinesini eline aldığında çehresinde muzır bir ifade belirdi. Küçük, siyah analog makinenin kahve tonlarındaki parlak lensiyle gözlerim parladı. Klasik görüntüsüyle kalbimi çalan bu makineye doğru yaklaştım ve aşk dolu bakışlarla inceledim.

"Analog makinelerle aramda garip bir aşk var. Dijitale uyum sağlamakta pek zorlanıyorum..." dedi ve makineyi ilk defa görüyormuş gibi elinde evirip çevirdi. Ege Köksal'ın nostaljiye olan sevgisi beni şaşırtmadı. Anlaşılan içindeki yaşlı adamı yine ortaya çıkarmıştı.

"Gerçekten çok güzel. Uzun zamandır bu makinelerden görmemiştim."

"Dijital makinelere olan ilgi, analogları sandıklara kaldırdı. Bu da benim çok değerli bir sandığımdan çıktı. Dedemden bir hatıra..." Ah, herkesten çok anlaştığı şu meşhur dedesi... En sevdiği iki şey bir araya gelmişti. Dedesi ve fotoğrafçılık. Gülümsedim. Gözlerimi hala makineden alamıyordum. Merak dolu bakışlarımı fark etmiş olacaktı ki bir anda gözlerimin içine baktı ve elinde tuttuğu makineyi bana doğru uzattı.

"Denemek ister misin?"

"Kim? Ben mi?"

"Sen." dedi başını sallayarak. Hızla ellerimi salladım ve makineden uzaklaştım.

"Yok... Almayayım. Gerçekten... Çok isterdim ama bu değerli, manevi değeri yüksek bir makine. Sakarım ben. Kırarım, bozarım. Yine de çok incesin." Ege art arda sıraladığım cümlelere karşı boğuk bir kahkaha attı. Başını yana eğip makineyi bir kez daha öne doğru uzattığında kaşlarımı kaldırdım. Yaparsın dercesine başını salladı. Ben de yine başımı hızla sağ sola salladım. Aramızdaki bu küçük çekişmeyi bitiren o oldu.

"Peki madem." dedi ve fotoğraf makinesini boynuna astı. İnce, siyah askıları fazlasıyla uzundu. Fotoğraf makinesi Ege'nin karnının tam altında sallanıyordu.

Kabullendiğini düşünerek rahat bir şekilde öne doğru adım attım. O ise, hiç beklemediğim bir hamleyle beni kapana kıstırdı. Elleriyle kollarımı tutup beni kendine doğru çektiğinde küçük bir çığlık attım. Bedenimin kontrolünü kaybetmiş gibiydim. Neredeyse yere düşecektim ki sırtımı vücuduna yasladığında ayaklarım yere sağlam bir şekilde bastı. Ne yapacağımı şaşırarak kaskatı olan bedenimin çözülmesi için kollarımı kımıldatmayı denedim. İkimizin vücudunu askıların içerisinden geçirdi ve fotoğraf makinesini tam önümüze doğru tuttu.

Fotoğraf makinesini saran parmaklarına baktım. Gevşek tutuşu, makineyi düşürecekmiş gibi geldi. Fakat parmaklarını öyle ustaca hareket ettiriyordu ki nefesim kesildi. Nefesimin kesilme nedeni durduğumuz pozisyon da olabilirdi. Rahatlamaya çalışarak başımı sağa doğru eğdim. Başım, Ege'nin omuzlarına değiyordu. Bu hareketin beni rahatlatmadığını fark edince başımı düzelttim.

"Şimdi makineyi sana bırakıyorum." dedi makineyi yüzüme doğru yaklaştırdığında.

"Hayır, Ege gerçekten düşürebilirim." dedim ellerimi itiraz edercesine havaya kaldırarak.

"Önemli değil." dedi sakin bir ses tonuyla.

"Önemli mi değil?" dedim kelimelerin sırasını karıştırarak. Aptal, Vera. Gerilmekten konuşmayı unutmuştum.

"Yani düşürmezsen daha memnun olurum tabi." Makineyi bırakacak gibi olduğunda başımı ona doğru çevirdim. Anında yaptığım bu hareketten pişman oldum ve önüme geri döndüm. Allah'ım... Çok yakınımdaydı. Yüzünü görmemek daha iyi hissettiriyordum. İşaret parmağımı kibarca deklanşörün üzerine getirdi. Vizör göz merceğini gözüme doğru yaklaştırdım. Zakkum ağacını kareye aldıktan sonra hazır olduğumu hissettim. Parmağımı tuşun üzerine bastırıp geri çektiğimde küçük bir çınlama sesi işittim. Aynı zamanda ellerimin arasındaki makineden avuçlarıma yayılan hafif titreşimler tutuşumu sağlamlaştırmama neden oldu. Endişeyle Ege’ye baktığımda onu tanıdığım zamandan bu yana, bana en doğal ve masum gülümsemesini bahşetti.

“Metal aksamlar.” dedi endişemi gidermeye çalışarak.

“İçeride hareket eden dişliler, ayna, perde ve diğer aksamlar sen deklanşöre bastığın an titreşim yaratır. O çınlamanın sebebi de yine sarsıntı sonucunda harekete geçen metal aksamlar.”

“Bir sorun yok yani?” dedim makineyi emin ellere teslim etmek isteyerek ona uzattığımda. Başını salladı ve makineyi boynumdan çıkararak elleri arasına aldı.

“Hayır, aksine… Kısa süreli de olsa avuçlarımda hissettiğim bu titreşim analog fotoğrafçılıkta en çok hoşuma giden şey.” Fotoğraf makinesini yerine yerleştirdi ve arabaya doğru yürürken başıyla arabayı işaret etti.

“Gidelim mi? Halletmemiz gereken bir fotoğraf çekimi ve banyo ettirilmesi gereken filmlerimiz var.”

Banyo ettirmek mi? Bu fikir beni oldukça heyecanlandırmıştı. Hiçbir yorum yapmadan koşar adım onu takip ettim ve arabaya bindim. Emniyet kemerimi taktıktan hemen sonra arabayı çalıştırdı. Keyfi yerine gelmiş gibiydi. Trafik ışıklarına denk geldiğimizde ellerini direksiyondan çekti ve dağılmış olan saçlarını yeniden toparladı. Sonra, bir şarkı açtı ve kolunu açık olan araba camına yaslayarak ritim tuttu. Benim varlığımı unutmuş gibiydi. Arabasını sürerken aldığı hazzın yüzündeki yansıması beni neredeyse güldürecekti. Neyse ki konuşarak varlığımı hatırlattım ve çıktığı hayali yolculuktan bizim dünyamıza geri döndü.

“Nereye gidiyoruz?”

“Stüdyoma.”

Başımı salladım. Demek Taner’le bahsetmiş olduğumuz “yuvaya” gidiyorduk.

Y/N: Eveet bölümü nasıl buldunuz? Ege ve Vera'nın ilk yakınlaştığı sahne diyebilir miyiz fotoğraf makinesiyle birleştikleri sahneye? 🙈 Yorumlarda buluşalım.

Bölüm sonu

14 yorum