İçeriğe geç

Safderun

Bölüm 6 · 12 dk okuma

Safderun

Bölüm 6

Şah Mat

Menekşe Temkin. Menekşe'yi takip eden isimlerden biri de Ege Köksal'dı. Narin ve Ege'nin ortak arkadaşı olan hanımefendiye ulaşmak beni son derece memnun etti. Menekşe'nin Neda veya Bilge olma ihtimalini düşündüm. Mümkün müydü böyle bir şey? Sergiye sınırlı sayıda insanın katıldığını düşünürsek, Menekşe Ege'nin gerçekten de yakın bir arkadaşı olmalıydı. Bu iki rumuzdan birinin gerçek kimliği olma ihtimali yüksekti. İçimden bir ses doğru isme ulaştığımı söylüyordu. Hesabı kapalı olduğu için onun fotoğraflarını kontrol etme şansım yoktu. Bu yüzden doğruca arama çubuğuna koştum ve isminin yanına Sarıkule Anadolu Lisesi yazarak arattım. Karşıma çıkan Sarıkule Anadolu Lisesi'nin duyuru haberine girdim ve bir şeyler bulabilme ümidiyle fareyi aşağıya indirdim.

Duyuru mezunlar listesiyle ilgiliydi. Sarıkule Anadolu Lisesi 2015 mezun listemiz ve kazandıkları okullar tam liste aşağıda yer almaktadır. Öğrencilerimizin hepsiyle gurur duyuyoruz.

Kısayol kullanarak Menekşe'nin adını arattım. Listenin tam ortalarında ismi yer alıyordu. Hatta tam altında Ege Köksal'ın adı yazılıydı. Ege ve Narin ile aynı üniversiteyi kazanmıştı. Gayet güzel ilerliyordum. Bilge veya Neda olma ihtimali bir hayli yüksek olan Menekşe, Ege ve Narin aynı üniversitede okumuşlardı. Peki ya diğer iki erkek? Onların da aynı üniversitede olma ihtimali var mıydı? Bu kez üniversitenin adını girdim ve bu üniversiteyi kazanmış olan erkeklerin isimlerine baktım. Karşıma tam yedi sonuç çıktı. Bu isimleri de ayrı bir kağıda not aldım.

Taner kapımı çalıp munzur bir tavırla içeriye girdiğinde mutlulukla bilgisayarı kapattım ve elimde tuttuğum iki not kağıdına gururla baktım. Sevinçle ayağa kalktım ve ona sarıldım.

"Günaydın, dünyanın en iyi, en vefalı arkadaşı!" dedim yanağına kocaman bir öpücük kondurarak. Tiksinerek yanağını sildi. En nefret ettiği şey birinin ıslak dudaklarıyla onu öpmesiydi ama ben onu sinir etmekten keyif aldığım için her defasında bunu uyguluyordum.

"Günaydın. Bugün pek bir neşelisin, ne o elindekiler?" dedi elimde hazine gibi tuttuğum kağıtları işaret ederek. Kağıtları havaya kaldırdım ve koca gülümsememle başımı salladım.

"Bunlar, Narin ile ilgili çok değerli bilgiler. Bizzat ben buldum!"

"Ah, anlıyorum Holmes Vera yine iş başında. Telefonuna baksan iyi edersin, uyanmama sebep olacak kadar çok titredi." Elinde tuttuğu telefonumu aldım ve titremesine neden olan kişinin kim olduğuna bakmak için ekran şifresini girdim. Bir yandan mutfağa doğru yürüyen Taner'in adımlarına eşlik ettim.

"Kahvaltıyı hazırlıyorum. Bunun karşılığında dün verdiğin sözü yerine getirsen iyi edersin. Meraktan çatlayacağım." dedi buzdolabını açıp içinden kahvaltılık bir şeyler çıkarırken.

Telefonuma kayıtlı olmayan numara bir cevapsız çağrı ve iki yeni mesaj bırakmıştı. Çağrı bildirimini sildim ve mesajı açtım.

"Günaydın. Yarım saate seni dün bıraktığım yerden alabilir miyim? Bahsine girdiğimiz bir olay vardı hatırladın mı?" İkinci mesajı okumasam dahi numaranın sahibinin Ege Köksal olduğunu anlayabiliyordum. Hayır desem de beni almaya geleceğini hissediyor gibiydim.

"Numaranı Kadir'den rica ettim. Bahis meselesini kapattıktan sonra da hikayemize devam edebiliriz." Hikayemiz. Ne zaman ikimizin ortak hikayesi olmuştu ki? Bana karşı dün sarf etmiş olduğu cümleleri hatırlayarak sinirle yanıtlamaya bastım.

"Hikayeye devam etmek istediğimi kim söyledi?" yazdım ve hiç düşünmeden mesajı direkt gönderdim. Çevrimiçi oldu ve yazmaya başladı. Tekrardan tırnaklarımı kemirerek ekrana baktım.

"Sen." yazdı. Sonra yazmaya devam etti.

"Hikayeyi asla bırakmayacağını söyleyen sendin."

Haklıydı. Onunla konuşurken boşa kürek çeken bir yarışçı gibi hissediyordum. Her seferinde güçlü dalgalarını yüzüme vuruyor ve hamlelerimi küçük düşürüyordu. Bu söylediğine bir yanıt yazmak yerine duraksadım. Kendi evimde değildim. Öncelikle bunu açıklamak çok daha iyi olacaktı.

"Arkadaşımın evindeyim. Konum atıyorum." Konumu gönderir göndermez yanıt geldi.

"Tamam."

Ne kadar da kaba bir sohbet bitirişiydi! Karşımdaki kişi Ege Köksal ise onun dengesiz ruh hali değişikliğini sorgulamaya girişemiyordum. Bir yanıt yazmayarak numaraya tıkladım ve rehbere Köksal ismiyle kaydettim. İnsanları soy isimleriyle kaydetmek gibi garip bir huyum vardı.

"Sen kiminle yazışıyorsun?" dedi Taner, ilgimin onun üzerinde olmadığını fark edince. Önemsiz olduğunu gösterircesine başımı salladım. Masanın üzerine koyduğu kahvaltı tabaklarını önüme çekip hızlıca bir dilim peyniri ağzıma tıktım. Az vaktimin olduğunun bilincinde olarak hızlı davranmaya çalıştım. Bu adam neden beni sürekli aç ve uykusuz bırakıyordu ki? Bir yandan alelacele dün gece yaşanılanları Taner'e kısa bir özet geçtim. Her anlattığım karşısında şok oluyor, elini ağzına götürüyordu. Ege'nin bahçesinde yaşadıklarımızı anlattığımda neredeyse ağzındaki çayı püskürtecekti. Bense çoktan ayağa kalkmış, giyinmek üzere odaya uçmuştum.

Yarı kapalı duran odanın kapısının arkasından bana seslendi.

"Şimdi nereye? Görüşmeye devam mı?"

"Maalesef." Dedim üzerime ne giyeceğimi seçmeye çalışırken. Fotoğraf çekilme planım yoktu. Dün gece, endişeyle çıktığım evimden son dakika aldığım parçalara muhtaçtım.

"Ne demek maalesef?" dedi Taner çocuğunu haşlayan bir anne edasıyla.

"Kendime bir söz verdim. Duyduklarım ne olursa olsun objektif kalacağım ve Narin'in hayatını elimden gelen en iyi şekilde kaleme alacağım. Bu yüzden onun anlattıklarını dinlemeye mahkûmum."

Elimdeki parçalar çok sınırlıydı. Şık ve gösterişli bir giysim yoktu. Yalnızca beyaz, kolları fırfırlı beyaz bir kısa elbise, renkli bir gömlek, ev içerisinde giydiğim gri, uzun ve büyük beden bir tişört. Telefonumu elime aldım ve görmesini ümit ederek Ege'ye bir mesaj attım.

"Ne giymem uygun olur? Kapalı bir yerde mi olacağız?" Bir stüdyosu var mıydı acaba? Beni kendi yerine mi götürecekti? Sergisine bile hayran kalmış biri olarak, onu kendi yuvasında görme düşüncesi kalp atışlarımı hızlandırdı.

"Ne istersen onu giyebilirsin." Gözlerimi devirdim. Anlaşılan hiçbir ipucu alamayacaktım. Her konuda bu kadar kapalı kutu olması beni çıldırtıyordu.

"Fazla üzerine gitme. Belli ki adamın kendi sınırları var, ötesine geçmeye çalışıyorsun." Dedi Taner her zamanki gibi idolü Ege Köksal'a leke sürmeme izin vermeyerek. Gömleği ve elbiseyi elime alıp başımı uzatarak Taner'in yüzüne doğru tuttum. Beyaz, kısa ve son derece şirin olduğunu düşündüğüm elbiseyi işaret etti. Elbiseyi hızla üzerime geçirirken bir miktar saçım fermuara takıştı. Dışarıdan gelen korna sesini duyduğumda pencereye koştum. Kırmızı jeep arabayı Taner'in evinin tam önünde görmemle huysuzlanarak saçlarımı elbisemin içinden çıkardım.

"O mu gerçekten?" dedi Taner heyecanla ve yanıt bile vermemi beklemeden kapıya koştu. Odanın kapısını ayağımla ittirdim ve hala kapamadığım fermuarı omzumun üzerinden kapatmaya çalıştım. Fermuar mücadelemde tamamen ter içerisinde kalmıştım. Kendi evimde hazırlanamamak benim için çileye dönmüştü. Kapı girişinde Ege Köksal'ı karşılayan Taner'in neşeyle cıvıldayan sesini duyabiliyordum.

"Merhaba, nihayet tanışabildik. Hala burada olduğunuza inanamıyorum."

"Merhaba?" dedi Ege kiminle konuştuğuna dair bile bir fikri olmadan. Kafası karışmış olan yüz ifadesini görebilmek adına odadan başımı uzattım. Bakışlarımız kesiştiğinde eliyle yarım bir selam verdi.

"Buyurun, içeride bekleyin lütfen." Dedi Taner eliyle içerisini işaret ederek. Taner'in heyecanının söneceğine ve hayal kırıklığına uğrayacağına emindim. Çünkü Ege Köksal, tanımadığı ve son derece enerjik hareketlerde bulunan birine karşı tepkisiz kalırdı, henüz çözemediği bir insana en soğukkanlı ve ciddi tavrını gösterirdi. En azından bana karşı öyle yapmıştı. Hatta alaycı olduğunu bile söyleyebilirdim. İç sesime karşı sitem ederek başımı salladım. Beni çözdüğünü de kim söylemişti?

"Gerek yok, Taner. Ben hazırım."

"Ne kadar kabasın sen öyle, tatlı şey." dedi Taner dişlerinin arasından konuşarak. Omzuma elini koyup kapıdan çıkmama engel olunca ona dik dik baktım. Ege'ye karşı attığım kısa bakışta muzip bir şekilde dudağını ısırdığını ve bıyık altından gülümsediğini gördüm. Fakat o kadar kısa süren bir hareketti ki bir yanılsama olduğundan şüphe ettim.

"Bizi tanıştırmayacak mısın?" dedi merakla ellerini ceplerine sokarak.

"Taner, arkadaşım ve biliyorsun işte, Ege Köksal." dedim kısa keserek. Ege kibarca elini uzatınca Taner kocaman gülümsemesiyle elini sıktı.

"Sizi bekletmeyeyim ama mutlaka bir gün sizinle tekrar görüşmek isterim. Fotoğraflarınıza hayranım. Yani çektiklerinize..." dedi konuştukça daha da heyecanlandığını belli eden ellerini nereye koyacağını şaşırarak. Ah, Ege Köksal'ı o kadar gözünde büyütmüştü ki sanki dünyanın en popüler ünlüsüyle karşılaşmış gibi davranıyordu.

"Teşekkür ederim, Taner. Çok kibarsın. Müsait olduğun bir gün Vera'yla birlikte seni evimde ağırlamaktan keyif alırım. Bu arada bana sen diyebilirsin." Bana eliyle arabasını gösterdi. Daha fazla oyalanmadan Tanerin kolunu sıvazlayıp müsaade istedim. Ege arabasına doğru yürüyüp yanımızdan uzaklaştığında Taner'e minnettar bir şekilde baktım.

"Bu birkaç gün daha sende kalsam sorun olur mu? Eve uğrayıp biraz daha eşya alayım diyorum."

Taner bunu sormuş olmama bile sinirlenerek meşhur hareketlerinden biri olan göz devirme hareketini yaptı. Kapıya yaslanarak kollarını birleştirdi ve bir sır vermek istiyormuş gibi öne eğilip fısıldayarak konuştu.

"Bu kez sorunsuz bir gün geçir, tamam mı? Çektiği fotoğrafı da sosyal medyada paylaşacağına söz ver." Bu dediğine küçük bir kahkaha attım. Ben fotojenik bir insan değildim, sosyal medyaya attığım fotoğraflar bir elin parmağını geçmiyorken bugün Ege Köksal'ın çektiği fotoğrafların birinin bile işe yarar gözükeceğine emin değildim. O gerçekten de başarılı bir fotoğrafçıydı ve ne kadar itiraf etmekten çekinsem de böyle bir fırsat elime geçtiği için çok memnundum. Fakat emin olamadığım konu kendi poz verme becerilerimdi.

Taner'in yanağına kocaman bir öpücük kondurup koşar adım Ege Köksal'ın arabasına bindim. Yan koltuğa oturduğumda arabanın aynasını indirip yüzüme baktım. En azından gözlerim şiş değildi. Yine de bu, hafif bir makyaja ihtiyacım olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

"Makyaja ihtiyacım var." dedim kendi kendime yorum yaparak. Bunu sesli söylediğimi fark edince utangaç bir tavırla Ege'ye baktım. Neredeyse siyaha kaçan koyu kahve gözlerini kısmış bir şekilde bana bakıyordu. "Gerçekten mi?" dercesine olan bakışları karşısında yanlış bir şey söylemiş olduğumu düşünerek iyice koltukta küçülmeye başladım.

"Fotoğrafta makyaj pek güzel çıkmıyor. Parlıyor... O sürdüğünüz şeyler..."

Bu söylediğine gülmeye başladım. Emniyet kemerimi taktım ve elimi saçlarımın arasından geçirdim. Gerçekten de sıcak bir gündü, güneşin tam tepeye ulaştığı bir saatte çıkmış olmamız benim için işkenceli bir günün başlangıcını gösteriyordu. Tamam... En azından bir günlüğüne ön yargılarımdan kurtulmaya çalışacaktım. Çantamın içerisinden lastik tokamı çıkarıp alttan bir topuz yaptım.

Tam o sırada Ege, arabayı çalıştırdı. Saniyeler içerisinde bir şeyde tereddütte kalmış gibi ellerini direksiyondan çekti. Siyah, büyük ekranlı saatinin bulunduğu koluyla bana doğru uzandı ve saçlarımın iki yanından, ikişer ince tutamı nazikçe çekip çıkardı. Hassas bir şeye dokunurmuşçasına temkinliydi. Domino taşlarının arasından bir taşı alıp çıkartmak gibi... Yanlış bir hareketinde tüm taşlar düşecekmiş gibi ince bir dokunuştu. Gözlerimin hemen önüne doğru düşen iki saç tutamını bozmadan geriye doğru ittirdim. Her nedense bu hareketi beni utandırmaya yetmişti. Başımı ondan uzaktaki noktalara, Taner'in evine doğru çevirdim.

"Böyle daha iyi." dedi ve arabayı sürmeye başladı.

"Nereye gidiyoruz?" dedim sohbet edecek bir konu açmaya çalışarak.

"Ona sen karar vereceksin." dedi kendinden emin bir ses tonuyla.

"Nasıl?" dedim ve meraklandığım için nihayet vücudumu ona doğru çevirdim. Bugün üzerinde en az benim gri tişörtüm kadar geniş, kısa kollu siyah bir tişört vardı. Kollarının kıvrılmış olması ona ayrı bir hava katmıştı. Beni almaya geldiğinde üzerinde deri siyah bir ceket vardı. O da sıcak havaya katlanamamış olacaktı ki ceketi arabanın arka koltuğuna fırlatmıştı. Zaten kim böyle bir havada deri ceket giyerdi ki? Düşüncesi bile beni terletmeye yetti... Ege Köksal, dış görüntüsüne önem veren biriydi. Bunu yeni öğrendiğim bilgiler arasına sıkıştırdım. Uzun saçlarını da bu kez ilk defa arkada toplamıştı. Arabanın yanındaki bölmeden siyah bir gözlük çıkarıp tek eliyle taktığında ne kadar hoş gözüktüğünü düşündüm.

"Bana sevdiğin bir şey söyle. Deniz, sevdiğin bir obje, bir çiçek... Vera denince akla gelebilecek klasik bir şey." Bunu ne amaçla sorduğunu merak ettim. O da benimle ilgili bir şey mi öğrenmek istemişti yoksa fotoğrafla mı ilgiliydi? Çiçek deyince aklıma gelen ilk şeyle gülümsedim.

"Ben zakkum ağaçlarına bayılırım. Nerede görsem fotoğrafını çekerdim." Bu dediğime şaşırarak gözlerini yoldan ayırdı ve bana baktı.

"Zakkum ağacı zehirlidir, cehennemdeki ölümcül ağaç olduğuna inanılır."

Omuz silktim. Ne yani görüntüsü hoşuma gidiyor olamaz mıydı?

"Ben de tehlikeli şeyleri severim zaten." dedim alay ederek. Neye imada bulunduğumu anlamayarak sorgularcasına baktı. Belki de ilk kez ikimiz arasında anlaşılmayan bir espri yapan taraf bendim.

"Hani tehdit altındayız ya..." dedim açıklama yaparak. Onaylamaz bir tavırla başını salladı.

"Bu dalga geçilecek bir konu değil. Esprisi bile yapılamaz." Bu konuyla ilgili hala çok dikkatliydi. Tam o anda, bir tehdit hissedecek olursa diye harekete geçmek adına diken üzerinde oturuyor gibiydi. Onu daha fazla incelemeyi kestim ve dümdüz yola baktım.

Yaklaşık yarım saat sonra Ege Köksal beni kocaman, denize bakan pembe bir zakkum ağacının önünde indirdiğinde ağzım şaşkınlıktan açılmış bir şekilde arabadan indim. Zakkum ağacının çiçeklerinin güzelliğini incelerken Ege, arabanın arkasından kılıfında sağlam bir şekilde duran tripodu ve fotoğraf makinesinin çantasını çıkardı. Tutuk kalmış vücudumu güç bela ona döndürüp ellerimi inanamayarak iki yana açtım.

"Tesadüf mü bu? Yoksa gerçekten de zihninde zakkum ağaçlarına kadar detaylı gösteren bir harita mı var?"

"Fotoğrafçıyım ben, Vera. Böyle yerleri biliyor olmam olağan bir durum."

Sakinliği karşısında daha da şaşırarak zakkum ağacının hemen bitişiğinde, sahille ağacın arasına set koyan ve belime değin uzanan duvara yaslandım. Bu açıyı görmekten hoşnut olan Ege, fotoğraf makinesini çantasından çıkardı ve eline aldı. Uzun parmaklarının arasındaki makine, adeta onun bir diğer organı olduğunu göstererek eliyle bütünleşti. Fotoğraf makinesini tripoda yerleştirip doğru açıyı bulmaya çalışırken bir anda gerilmeye başladım.

"Ne yapmam gerekiyor? Poz vermede dünyanın en beceriksiz kızıyım. Bu konuda anlaşalım." dedim gerginliğimi atmaya çalışarak. Tripodun arkasından başını yana eğdi ve pek aşina olduğum o alaycı yüz ifadesiyle gülümsedi.

"İşi eğlenceli yapan taraf da bu ya..." dediğinde yapmacık bir kahkaha attım.

"Çok komiksin. Gerçekten! Fotoğrafçı olan sensin, bana nasıl durmam gerektiğini söyleyeceksin değil mi?"

"Biraz sabır... Çok uzun sürmeyecek." dedi eliyle fotoğraf makinesini işaret ederek. Ayarlama yapmasını beklerken parmaklarımla ağacın çiçeklerine dokundum ve sahilden yüzümüze doğru esen rüzgarın verdiği serinlemeyle gülümsedim.

Ege ayarlamasının bittiğini söylediğinde heyecanla ona döndüm. Arabanın içinden çalan telefonunun ritmik melodisini duymamla başımı salladım ve güldüm. Telefonunun çalması tadını kaçırmış gibiydi, gözlerini devirerek arabaya doğru yürüdü.

Ben de çekimimizin biraz daha ertelenmiş olmasının verdiği keyifle arabanın etrafında bir tur attım.

"Bunu açmalıyım, hemen geliyorum." dedi sürücü koltuğunun önünde duran telefonunu alıp biraz daha uzaklara giderek.

Onu beklerken arabanın içinden çantamı aldım ve not kağıtlarının orada olup olmadığını kontrol ettim. Ege'nin yanından ayrılır ayrılmaz gitmem gereken bir restoran vardı. Aklım hala oradaydı. Ege'nin bana anlatacaklarından çok, bu restoranda yapacağım görüşme için heyecanlıydım. Elbette ona Sümbüllü Restoran'dan ve yapacağım bu görüşmeden bahsetmeyecektim. Ondan gizli saklı işler yapıyor olmam her ne kadar içimi huzursuz etse de gerçeklere bu şekilde daha kolay ulaşabilir olma düşüncesi mantıklı yanımı harekete geçiriyordu. Kulağındaki telefonu omzuna yaslamış bir şekilde yanıma yaklaşan Ege, bir yandan fotoğraf makinesinde bir şeyler düzeltirken görüşmeyi sonlandırdı.

"Tamam, Menekşe. Buradaki işim biter bitmez görüşebiliriz. Anladım, tamam. Görüşürüz."

Menekşe ismini duymamla birlikte kaşlarım istemsizce havalandı. Arabayı ikimizin arasına alarak ona doğru yaklaştım.

"Neda mı Bilge mi?" dedim meydan okurcasına. Bir anda dikkatini makineden bana doğrulttu.

"Efendim?" dedi yumuşak bir ses tonuyla. Benim ses tonum onunki kadar yumuşak çıkmadı. Elimde değildi, lafları ağzından cımbızla almaktan çok sıkılmıştım. Daha ilk buluşmamızda bana açık olması gerektiğini söylemişken rumuz olayını başlatması hiç hoşuma gitmemişti.

"Menekşe Temkin. Neda mı Bilge mi?" dedim daha açık olduğunu düşünerek. Gülümseyen yüzü soldu ve bakışları ortaya attığım bu teorinin doğruluğunu gösterircesine keskinleşti. Şah mat. Bu elin kazananı ben olmuştum.

Yazar Notu: Heyyoo! Uzun bir aradan sonra yeni bölümle geldimm. Kitap tamamlandığı için bölüm bekleme sıkıntımız olmayacak. Zaten Wattpad'e de yükleme yapacağım. Dilediğiniz yerden takip edebilirsiniz.

Bölüm ile ilgili yorumunuzu bırakırsanız çook sevinirim.❤️ Aşk dolu, gizem dolu bölümlerle yolumuza devam🥂

Bölüm sonu

19 yorum