İçeriğe geç

Safderun

Bölüm 5 · 11 dk okuma

Safderun

Bölüm 5

Zakkum

"Nasıl? Nasıl öylece oturabilirsin? Narin'in arkadaşlarından birinin ölümüyle ilgisi olduğunu bile bile..."

O kadar sinirlenmiştim ki çardağın etrafında dört dönüyordum. Ege ise benim aksime sakin tavrından ödün vermemişti. Ara sıra çenesinin gerildiğini ve ben hiddetlendikçe daha çok kasıldığını görüyordum. Fakat yine de benim kadar tepkili değildi. Anlam veremiyordum. Bütün öfkesi, direnci yıkılmış mıydı? Yoksa en başından beri böyle miydi? Anlatmadığı şeyler vardı. Mümkün olsa aklından geçen her şeyi bir sünger gibi çekip almak isterdim.

"Benim ne düşündüğümü sordun, Vera. Ben de söyledim. Benim düşüncelerimin bir önemi yok." dedi ellerini birleştirmiş ve gayet ciddi bir tavırla.

"Peki neden anlatmadın? Hakim karşısındayken... Ne biliyorsan neden anlatmadın?"

"Bilmediğin çok şey var." dedi karşısında bir amatör varmış gibi üstten bakarak. Bazı zamanlar o kadar yorgun o kadar ağırbaşlı görünüyordu ki gerçekten de yüz yaşında bir adamla konuşuyor gibi hissediyordum.

"Evet, var! Anlatırsan daha iyi anlayabilirim." dedim en sonunda patlayarak.

"Neden bu kadar merak ediyorsun? Amacın yalnızca kitabını pazarlamak değil mi? Narin'in adaleti, benim düşüncelerimin senin için bir öneminin olması çok saçma." Ses tonu yükselmişti. Bu konu hakkında konuşmak onu bambaşka birine döndürüyordu.

Sinirden gözlerim dolduğunda yumruklarımı sıktım. Ne zaman kendimi bir tartışma içerisinde bulsam bu oluyordu. Güçsüz görünmekten her ne kadar nefret edersem edeyim gözlerim bana ihanet ediyordu. Nasıl bu kelimeleri sarf edebilmişti? Evet, kitabı yazmak benim için çok önemliydi. Fakat Narin benim yaşlarımda, genç bir kızdı. Üstelik son aylarımı yalnızca onun adına araştırmalar yapmakla geçirmiş biriyken ve adalet gerçekten de yerini bulmamış ise bu en çok benim canımı yakardı.

"Dalga mı geçiyorsun? Yalnızca kazanç sağlamaya çalışıyor gibi mi görünüyorum?" İkimiz de fazlasıyla yükselmiştik. Bu yüzden ağzımızdan çıkacak kelimelerin birbirimizin canını yakacağının farkındaydım. Aniden ayağa kalktı ve aramızdaki mesafeyi kapatarak yanıma yaklaştı.

"Kimsin sen Vera? Öyleyse bana amacının ne olduğunu söyle. Bir dedektif misin veya polis misin? Narin'in cinayetinin gerçeklerine ulaşmak eline ne geçirecek?"

Daha fazla sözlerine katlanmak istemeyerek çardağın üzerine bıraktığım çantamı alıp yanından ayrılmak için sağa

doğru bir adım atmıştım ki kolumu tuttu.

"Özür dilerim, fazla üzerine geldim." dedi aniden. Başımı salladım.

"Hayır, yalnızca ilk defa içinden gelen neyse onu söyledin. İki kez düşünmeden."

Kaşları çatılmıştı, kolumu bırakmadan yüzüme bakmaya devam etti. Tutuşu sert değildi, her an gitmek istersem gitmeme izin verecek kadar nazikti.

"Ben içten pazarlıklı biri değilim, Vera."

Bir yanıt vermeden kolumu parmaklarının arasından kurtardım ve hızla yürüdüm. Sinirliydim, daha fazla konuşup ortalığı aleve vermek istemiyordum. Ben böyleydim işte... Tartışacak gücüm her zaman vardı fakat kavga edecek gücüm asla. Kavgalardan, yükselen ses tonlarından ve iğneleyici laflardan nefret ederdim. Hayatın en can sıkıcı yanlarıydı. Bir kavga, insanı canından dahi edebilecek iğrenç bir olaydı. Kendimi bu gerilimin içinden şimşek hızıyla çıkardım ve bir taksi çağırmaya koyuldum. Ege Köksal'ın karanlık ve sessiz caddenin üzerinden beni takip eden adım seslerini duyabiliyordum.

"En azından seni bırakmama izin ver." dedi dik başlılığına devam ederek. Başımı ona çevirmeden dümdüz karşı yola baktım.

"Gerek yok." dedim omuz silkerek.

"Vera, tehdit altında olduğumuz gerçeğini unutmadığını varsayarak bir daha rica ediyorum. Söz veriyorum, arabadayken tek kelime dahi etmeyeceğim. Yalnızca evine bırakıp geri döneceğim."

Tehdit altında olduğumuz gerçeği... Haklıydı. Henüz bir saat önce tanımadığım bir adamla aynı odada kapalı kalmış ve tehdit edilmiştim. Üstelik bana Ege Köksal'dan uzak durmamı söylemişti. Şu anda izleniyor olabilir miydik? Uyarısını dikkate almadığım için bana ne yapardı? Aklıma korkunç fikirler gelince uysal bir kediye dönüşüp fikrini kabul etmek zorunda kaldım. İşi daha fazla inada bindirmeden bu kez adımlarını takip eden ben oldum. Arabaya bindiğimizde gerçekten de söylediği gibi bir kez bile ağzını açmadı.

Çalışan motorun sesi ve açık camdan içeriye sızan rüzgardan başka bir ses yoktu. Kafamda dönen tilkiler yine ortaya çıkmıştı. Araba ilerlerken belki de milyonuncu kez farklı senaryolar kuruyordum. Neyse ki Ege, sözünün dışına çıkarak tek bir soru sordu.

"Evini tarif edebilir misin?" Bir taksi şoförünün tavrından uzak bir hali yoktu. Tanımadığı bir yolcu arabasına binmişti, o da evine götürecekti o kadar... Ben de ciddiyetimi sürdürerek evimin yolunu tarif ettim. O kadar karmaşık anlatmıştım ki mutlaka bir daha soracağını düşündüm. Yolu karıştırması muhtemeldi. Ancak hiç sekteye uğratmadan, arabayı doğru yollardan götürdüğünde şaşkınlıkla onu izledim. Harika bir hafızası vardı. Şehrin tüm yollarının haritasının zihninde olup olmadığını merak ettim. Arabayı evimin bulunduğu sokağa getirdiğinde emniyet kemerimi çözdüm. Sonra, arabadan inmeden önce aklıma sızan düşünceyi daha fazla tutamayarak konuştum.

"Seninle olan buluşmalarımı biliyor." dedim kapıyı açtığımda. Bir anda dikkatini çekmiştim. Yorgun gözlerini bana çevirdi.

"Kim?" dedi. Gömleğinin altından, her nefes alıp verişinde inip kalkan göğsünü görebiliyordum. Bu kez daha çok yükselmişti. Meraklıydı, heyecanlıydı belki de gergindi.

"O adam. Beni neden son günlerde sürekli senin etrafında gördüğünü sordu. Biliyor olmalı." dedim ve arabadan indim. Hızla arkamdan indi ve çok kısa bir sürede aramızdaki mesafeyi kapatarak önüme geçti.

"Burada kalamazsın." dedi eliyle beni durdurmaya çalışarak.

"Ne?" dedim yüzümü buruşturarak. Elbette en çok kendi evimde güvendeydim. Saatlerdir güvenli, sakin kabuğuma çekilmenin hayalini kuruyorken beni durdurması çok saçmaydı.

"Buluştuğumuzu biliyorsa evini de biliyor olmalı, Vera. Başka gidebileceğin bir yer yok mu? Bir aile dostu, akraba, arkadaş?" Aniden yolun ortasında durdum. Başımdan aşağıya bir kova dolusu buz dökülmüş gibi hissediyordum. Benim ailem yoktu. Baba diye sesleneceğim bir adam yoktu. Annem ise çoktan cennete doğru giden bir yola çıkmıştı. Sığınabileceğim bir kapı, kendi evimden başka gideceğim bir ev, korktuğumda sarılıp başımı yaslayabileceğim biri yoktu. Taner dışında.

"Kendi evimden kaçacak değilim. Fazla abartıyorsun." dedim onu es geçip evime doğru yürüyerek.

"Fazla mı abartıyorum? O adamın seni ne kadar ürküttüğünü hatırla." Kendi etrafımda tam tur atıp yüzümü ona döndüm ve meydan okurcasına konuştum.

"Onu tanıyor musun?" Hiç tereddüt etmeden başını salladı ve ellerini hayır dercesine iki yana açtı.

"Bir tahmininde mi yok?" Bu kez bir yanıt vermedi. Daha fazla üstelemeyerek başımı salladım ve omuz silktim.

"Öyleyse iyi geceler, Ege. Daha kim olduğunu bile bilmediğin bir düşmandan kaçmayacağım."

Evimin kapısını açtım ve ayaklarımı sızlatan ayakkabılarımı bir kenara fırlatıp nihayet içeriye girdim. Üzerimdeki ceketi rastgele koltuğun üzerine fırlattım. Yatak odama girip ışıkları açmadan pencereye yöneldim. Elime aldığım lastik tokanın içinden düzensiz bir şekilde saçlarımı geçirirken perdenin ucundan Ege Köksal'ın arabasının olduğu yere baktım. Araba birkaç dakika hareketsizce öylece durdu. Ardından ışıkları yandığında arabayı çalıştırdığını anladım. Sonrasında araba öylece evimin önünden geçip gitti. Ne bekliyordum ki? Bütün asi tavırlarımın üzerine benim için kapıda korumalık yapacağını mı? Üstelik beni çok az tanıyordu. Doğru düzgün tanımadığı ve ısrarcı davranan bir kız için kendini riske atması gülünç olurdu.

Elbisemi çıkarmadan kendimi yatağa attığımda ne kadar yorucu ve korkunç bir gün geçirdiğimi düşündüm. Telefonumu elime alıp karanlığın içinde parlayan ekranımın gözlerimi acıtmasına izin verdim. Ekranın üzerindeki bildirimler yine beklediğimden daha fazlaydı. Her zamanki gibi beni tek düşünen ve endişelenen kişi Taner'di. Mesajlarını hızla okudum. Son iki mesajı gerçekten de ne kadar endişelendiğini gösteriyordu.

"Vera şu lanet olası telefonunun sesini açar mısın?"

"VERA SANIRIM EVİNE GELECEĞİM."

Attığı son mesaj iki dakika önce atılmıştı. Hemen arama tuşuna bastım ve telefonun çalmasını bekledim. İlk çalışta telefonu açtı.

"Seni geberteceğim." İlk cümlesinde beni öldürme isteği gözlerimi yaşartmıştı.

"Özür dilerim." dedim ve cümleme devam edemedim. Hızla, cümleleri arka arkaya sıraladı.

"Telefonuna iki dakika bakmak çok zor olmamalıydı. Seni alt tarafı fotoğraf sergisine gönderdim. Sabahlasaydın? Beş gün sonra aklına gelirdim belki. Sen iyi misin? Bir şey mi oldu? Canını sıkan bir şey mi yaptı Ege? Neden bu kadar geç kaldın?"

Nihayet aklına gelebilmiştim. O konuşurken istemsizce gülüyordum. Taner'e asla kızamazdım. Sitemlerinde haklıydı, polisi aramadığı için şükrediyordum.

"İyiyim. Sadece emin ol fotoğraf sergisinden çok daha öte şeyler yaşadım."

"Ne? Nasıl? Noldu?"

"Taner şu an gerçekten çok yorgun-" Cümlem dışarıdan gelen bir sesle yarıda kesildi. Gelen ses bir takırtı sesiydi. Kaynağını tam olarak çözemesem de kalp atışlarımı hızlandırmaya yetmişti. Apar topar yataktan doğruldum ve pencerenin kenarından dışarısını süzdüm. Boştu, sessizdi. Görünürde kimse yoktu. Yine de içim son derece huzursuzdu, bu yüzden etrafı süzmeye devam ettim.

"Ne oldu?" dedi Taner. Telefonu kulağıma yasladım ve mutfağa gittim. Çekmeceden en büyük bıçağı alıp dış kapıya yöneldim.

"Yok bir şey. Bir ses duydum." dedim ve kapıyı dikkatle açıp elimdeki bıçağı geride tutarak başımı uzattım. Üç yıldır yalnız yaşıyordum. Haliyle daha önce çok kez kendimi tam da bu pozisyonda bulmuştum. Hırsızlar, etrafta dolaşan serserilere karşı kullanmaya hazır olduğum bir numaralı bıçağım benimleydi. Etrafta kimsenin dolaşmadığına ve bir tehdit unsuru olmadığına emin olunca sinirle kapıyı kapattım ve bıçağı yerine geri götürdüm.

"Taner sana gelebilir miyim?" dedim bıkkınlık dolu bir sesle.

"Tabi ki! Bir şey olmadı değil mi? Sesin huzursuz geliyor." Sesimin huzursuz çıkmasının tek nedeni Ege Köksal'dı. İkimizin de tehdit altında olduğunu vurgulaması ve fazla kuruntu yapması içimi huzursuz etmeye yetmişti. Her ne kadar kararlılığımı bozmak istemesem de o gece evde kalmak istemediğim konusunda emindim. Bu yüzden küçük bir çantaya rahat edeceğim birkaç kıyafet parçası koyup apar topar hazırlanmaya başladım.

Yaklaşık on beş dakika sonra Taner, bir taksiyle beni almaya geldi. Beni tek parça gördüğü için çok rahatlamıştı. Arabadan inip elimdeki çantayı aldı ve beni kucakladı. Neyse ki halimden ne kadar korkunç göründüğümü anladı ve telefondaki görüşmemizin aksine bana sakinlikle eşlik etti. Eve geldiğimizde olanları yarın tek bir detayını bile atlamadan anlatacağıma söz vererek uyumak istediğimi söyledim. Beni kırmayıp teklifimi kabul etti ve yanağıma küçük bir öpücük kondurarak her zamanki gibi kardeşinin yıllardır kullanmadığı odasını benimle paylaştı. Kendimi uykunun kollarına bıraktığımda tüm yaşananların bir rüya olmasını diledim.

Odanın minik penceresini örten çiçekli perdenin açıkta bıraktığı küçük aralıktan sızan güneş ışığı gözlerimi açmama neden oldu. Bugün kendimi uzun zaman sonra çok dinç uyanmış hissediyordum. Saati kontrol ettim. Sekizdi. Normal şartlar altında daha uyanmama en az iki üç saat vardı. Yine de beklediğimden daha erken uyanmış olmak beni zorlamadı. Üzerimdeki canlılığı kullanmak isteyerek yan odada uyuyan Taner'in odasına sinsice süzüldüm ve dizüstü bilgisayarını ödünç aldım. Yanlış hatırlamıyorsam bugün tek bir dersi vardı ve o da saat üçteydi. Ders saatine ne kadar az bir süre kalırsa o zaman uyanmış olurdu.

Odaya geri dönerek bilgisayarı açtım ve bağdaş kurarak açılmasını bekledim. Bugünkü planım belliydi. Narin Durukan adına yaptığım araştırmalara göz atıp atladığım detayları kontrol etmek ve elbette daha önce yapmamış olduğuma şaşırdığım şeyi plana sokmaktı. Narin Durukan'ın sosyal medya hesaplarını sonuna kadar didikleyip arkadaş çevresini kontrol edecektim. Bilgisayar yavaş yavaş kendine gelirken tırnaklarımı kemirdiğimi fark ettim.

İlk önce mail hesabıma girdim ve oradan kayıt ettiğim Narin Durukan klasörünü açtım. Yüzünü ve fiziğini betimlememe yardımcı olması adına açtığım fotoğraflar klasörünü es geçtim. Gazete haberleri klasörünü indirdim ve içindeki fotoğraflardan rastgele birine tıkladım. Bu, Narin'in ölümünden önce verdiği büyük partilerden birinin haberiydi. Normalde dikkat ettiğim bir kare değildi. O yüzden pembe, mini elbisesinin içinde son derece mutlu görünen Narin'in arkasında beliren insanlara doğru yakınlaştım. Hiçbirinin yüzü belirgin değildi. Bu haberden bir ipucu yakalayamayacağımı anlayınca kapattım ve bir başkasına tıkladım.

İşte bu haber, mide bulandırıcı, acı verici ve herkesi şoke eden o malum haber içeriğiydi. Haber başlığı ezberimdeydi: Narin Durukan'ın kanlar içinde kalmış bedeni Sümbüllü Restoran'ında ölü bulundu. Aniden kafamın içinde bir ışık çakmışçasına durdum. Ayağa fırladım ve çalışma masasının üzerinde duran küçük not kağıtlarından bir tane kaptığım gibi yatağa geri döndüm. Hızla Sümbüllü Restoran'ın adresini ve sahibinin adını not aldım. Hazan Pektaş ile bir görüşmem olacaktı. Belki de Ege'den öğrenemediğim bir detayı ondan kapacaktım. Ege'ye ve anlattıklarına bağlı olmadan düğümlerden bazılarını kendi kendime çözmek beni mutlu ediyordu. Edecekti, eğer işe yararsa... Haberin içeriğini daha dikkatli okumak için yaklaştırdım ve her cümleyi tane tane okudum:

"Narin Durukan, son zamanların en ilgi çeken sosyal medya fenomenlerindendi. Paylaşımları yüz binlerce beğeni ve yorum alan Narin Durukan'ın hayatı hepimizin gözleri önündeydi. Cıvıl cıvıl, renkli ve neşeli hayatıyla bilinen Narin Durukan'ın şok edici ölümü herkesi derinden sarstı. Sümbüllü Restoran, alınan haberlere göre iki gün önce Narin Durukan'ın kendi rezervasyon isteği üzerine özel olarak kapatılmıştı. Narin Durukan'ın son kez mesaj yazdığı ve görüşmek istediği isim, daha önce adı kendisi ile anılan iş adamı Asil Acar'dı. Göğsüne aldığı darbe sonucu hayatını kaybeden Narin'in ölümüne yol açan kadeh, inceleme ekipleri tarafından olay yerinden götürüldü."

Haber yazısının hemen altında Narin'in çekildiği son fotoğraf ve onun da bitişiğinde yerde, kanlar içerisinde yatan bedeninin fotoğrafı duruyordu.

Bedeni, bir yemek masasının ardında belli belirsiz uzanıyordu. O güne tezat oluşturacak kadar parlak gözüken saten, gümüş renkli elbisesinin göğsü kıpkırmızı olmuştu. Kendi kanı kollarını lekelerle kaplamıştı. Kan bulaşmış tek şey kolları değildi. Açık kahve, iri dalgalı saçları omuzlarından süzülürken o gün ilk defa cansız ve göz alıcılıktan uzaktı. Saçlarının uçları da tıpkı kolları gibi kan içerisindeydi. Ters ışıkta kaldığı için çok net bir fotoğraf karesi değildi. Fakat Narin'in bulunduğu gün bütün gizlilik önlemlerinin alındığı düşünüldüğünde bu kareyi çekmeyi başaran gazetecinin aldığı bu fotoğrafla çok şanslı olduğunu söyleyebilirdim.

Narin... Adı kadar Narin demişti onun için, Ege Köksal. Narin, rengarenk kişiliğiyle ve o kocaman gülümsemesiyle insanların içini ısıtırken bir gün kendi içinin soğuyacağının farkında değildi. Bir gece, son kez karnını doyuracağının bilincinde olmadan o akşam yemeği için özenle hazırlandı. Kendi ölüm törenine gittiğini bilmeden belki de son kez güldü. Sonra birisi çıkageldi ve onun o hayat dolu bakışını buz gibi soğuk, cansız bakışlara döndürdü. Bir daha anlamla bakamayacak olan yeşil ve parlak gözlerini işlevsiz birer organa çevirip yummasına ve bir daha da açamamasına sebep oldu.

Kalbimin tam ortasına çöken ağırlığa daha fazla dayanamayarak haberi kapattım. İnternete girdim ve Narin'in hala aktif olan instagram hesabına girdim. Doğum günü kutlamasında paylaştığı karelere girdim ve etiketlemiş olduğu insanları inceledim. Arkadaş çevresi çok genişti ve gördüğüm insanların hiçbirinin Narin ile birlikte olduğu ikinci bir fotoğraf yoktu. Hepsi yalnızca tek bir karede Narin ile birlikteydi. Bu çok garipti. Eğer Ege'nin anlattıkları doğruysa, Narin'in çok yakın beş dostu olması gerekiyordu. Onlarla birlikte çekildiği bir fotoğraf olmalıydı değil mi?

Fotoğrafların arasında gezinirken bir fotoğraf karesi dikkatimi çekti. Narin'in bir teknenin üzerindeki bikinili fotoğrafı inanılmaz bir sayıda beğeni almıştı. Fakat bu fotoğrafta yakaladığım şey beğeni sayısı değil, fotoğrafın hemen sol köşesinde vücudunun yarısı gözüken bir kadındı. Fotoğrafı yaklaştırdım ve kadının yarısı gözüken suratını inceledim.

Bu kadını tanıyordum.

Ege Köksal'ın sergisinde derin bir şekilde konuştuğu sarı bukleli kadının ta kendisiydi. Bu kadının başka bir fotoğrafta olup olmadığına baktım. Nihayet Narin ile ikisinin yakın açıdan bir fotoğrafını bulduğumda keyifle gülümsedim. Üzerine tıkladığımda artık bir isme sahiptim.

Bölüm sonu

15 yorum