İçeriğe geç

Safderun

Bölüm 19 · 12 dk okuma

Safderun

Bölüm 19

Kayıp

"Arka bahçemizde konuşmak ister misiniz? Sanırım daha uygun olur." dedi Hazan Hanım yanık teniyle son derece uyumlu çikolata kahvesi, düz saçını kulak arkasına alarak. Bu hareketiyle kulağında parıldayan ince, küçük taşlı küpelerin parıltısıyla karşılaştım. Üzerindeki beyaz ceketiyle aynı sadelikteydi. Başımı sallayarak onu onayladım. Sandalyemi geriye doğru çekip ayağa kalkarken Taner'e doğru bakıp her şeyin yolunda olduğunu söylercesine gözlerimi kırpıştırdım.

"Çok uzun sürmez, geleceğim." dedim müsaadesini isteyerek. Taner önündeki limonata bardağını ilk defa yudumlamaya başlamışken yapmacık bir şekilde Hazan Hanım'a gülümsedi. Hazan Hanım'ın topukluları eşliğindeki yürüyüşüne ortak olarak adımlarımı hızlandırdım.

Restoranın arka kısmına doğru yürürken Hazan Hanım'ın beni ara sıra süzen bakışlarından rahatsız olarak önüme baktım. Restoranın arka bahçesi yapay çimle süslenmişken, ortalığa öylece bırakılmış izlenimi veren iki masa vardı. Kullanıma açık gözükmüyordu. Yine de Hazan Hanım boş masanın etrafındaki iki ahşap sandalyeyi oturmamız için geriye doğru çekti.

"Bir süredir bahçenin kullanımını kapattık. İçeriye dahi yetişemiyoruz." dedi kibarca açıklamada bulunarak.

"Ah, anladım. İşleriniz gayet yerinde görünüyor." dedim içerideki kalabalığı işaret ederek. İmada bulunarak söylediğim bu cümle karşısında zoraki bir şekilde tebessüm etti. İnce sesiyle yeniden konuştuğunda ben de gülümsedim.

"Çok şükür, hiçbir haberin önümüzü kapatmaması adına çok uğraştık. Aslında bu yüzden sizinle konuşmak istiyorum."

"Anlayamadım?" dedim benimle konuşma isteme sebebinin ne olduğunu gerçekten de anlayamayarak. Hazan hanım ceketinin kollarını kıvırdı, ellerini birleştirdi ve bu kez çok daha ciddi bir tavırla masanın üzerinden eğilerek benimle konuştu.

"Vera Hanım, hiçbir şekilde restoranımın adına yeniden leke sürülmesini istemiyorum. Gazeteci olduğunuzu okudum. Narin'in ölümünü araştırdığınızı da... Şimdi ise haberin hemen ardından sizi restoranımda görüyorum. Sizden gerçekten anlayış ve mantık çerçevesinde düşünmenizi istiyorum. Rica ediyorum restoranımı bu işlere sürüklemeyin."

Duyduklarım karşısında küçük çaplı şok yaşarken sinirden gülmeye başladım. Hazan Hanım gülmemden hoşnut olmayan bir edayla ince kaşlarını kaldırdı ve beni inceledi. Elimi yanağıma yasladım ve gayet rahat bir şekilde onun bana yanaştığı gibi masanın üzerinden hafifçe doğrularak konuştum.

"Öncelikle şu an gazeteci değilim, Hazan Hanım. Bunu düzeltmekle başlayalım. Narin'in ölümünü araştırmaktan ziyade Narin'in hayat hikayesini kaleme aldığımı söylersem cümlenizdeki ikinci kusuru düzeltmiş olurum. Şimdi... Anlayış ve mantık çerçevesinde düşünüyorum."

Düşünüyormuş gibi parmağımı alnıma yasladığımda Hazan Hanım olaya dahil olmak isteyerek ellerini havaya kaldırdı.

"Bakın yanlış anlıyor-" Cümlesini yarıda keserek onu durdurdum.

"Hayır, hayır bir saniye verin lütfen... Gerçekten de düşüneceğim. Düşünüyorum... Bence çok önem verdiğiniz restoranınızın başına bir iş gelmesine neden olmayacağım. Buraya yalnızca size kitabım adına sormak istediğim bazı konular için geldim."

Hazan Hanım, karşısında her dediğini onaylayacak birini bulamadığı için hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Ne diyeceğini düşünür gibi bacak bacak üstüne attı ve üstte kalan bacağını salladı. Nedenini bilmediğim bir şekilde endişeli gözüküyordu. Son derece bakımlı gözüken tırnaklarını dudağına değdirdi. En sonunda küçük bir baş sallamasıyla vücudunu bana doğru döndürüp onay verdi.

"Dinliyorum. Sorularınızı elimden geldiğince yanıtlayacağım."

Elbette buraya gelmeden önce sorularımı ajandama not almıştım. Fakat Hazan Hanım'ın her an kaçacak gibi duran halinden ajandamı çıkarıp sorularımı okumaktan çekindim. Bu kez onu sorguya çektiğimi hissederse kararından vazgeçebilirdi. Onunla ilk konuşan gazeteci ben olmamalıydım, bu hali bu yüzden olsa gerekti.

"Narin'in öldüğü gece... Rezervasyonu yapan kimdi? Neden sizi tercih ettiklerine dair bir fikriniz var mı?" Hazan Hanım'ı vereceği her cevaptan önce dikkatle inceleyecektim. Vereceği cevapların doğruluğundan emin olduğum söylenemezdi. Çünkü sorularımı yanıtlamaya pek isteği yoktu, daha çok beni başından savmak için kabul ettiğini hissediyordum. İlk sorum karşısında yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

"Narin Hanım'ın ailesi sık sık gelirdi buraya. Narin Hanım'ı da küçüklüğünden beri tanırdım. Bizzat kendisi rezervasyon yaptırmak istedi. O gecenin sabahında benimle yüz yüze buluştu. Kendisi için özel bir yemek hazırlanmasını istedi. Restoranı bir geceliğine kapatmak istediğini, anahtarları yarın teslim edebileceğini söyledi. Karşılığında büyük bir miktar teklif etti. Vereceği ücretin çok fazla olduğunu, ailesiyle aramızdaki gönül bağına istinaden daha uygun bir fiyata anlaşabileceğimizi söyledim. Anahtarları teslim ettim. Onunla son karşılaşmamdı..."

Cümlelerinin sonlarına doğru buruk bir şekilde iç çekti. Yemeği, restoranı her şeyi Narin planlamıştı.

"Kaç kişilik bir rezervasyondu?"

"Bu gibi bilgileri bana vermedi. İletişimi aşçımız ile sağladı."

Derin bir nefes aldım.

"Aşçınızla da konuşabilir miyim? Hala sizinle mi çalışıyor?"

"O geceden sonra restoranımızdan ayrılmak istedi, ben de izin verdim."

Şüpheli. Aşçının davranışı kesinlikle şüpheliydi. O gece için yalnızca yemek ayarlayıp evine geri dönmüş birinin Narin'in ölümünden sonra bir anda restorandan ayrılma isteğinin sebebi neydi? Sorulardan kaçmak mı? Bir şey biliyor olabilir miydi?

"Peki olaylardan nasıl haberiniz oldu? Yani... Narin'in ölüm haberi size nasıl ulaştı?"

"O gece polisler ifade almak için beni evimden çağırdı. Geldiğimde restoranımın inceleme yerine çevrildiğini ve etrafta polislerin kaynadığını gördüm. Onu gördüğümdeyse... Şok oldum. Böyle bir şeyin başına gelmesini hiç düşünmezdim. Üstelik benim restoranımda, kanlar içerisinde yatıyor olması..." Cümlesini tamamlayamadı. Elini kalbine götürdü ve o gece gözlerinin önüne gelmiş gibi boş bakışlarla önüne baktı.

"Narin restorana tek başına mı girmiş? Asil Acar'ın restorana giriş anı gözüküyor mu? Bu gibi görüntüleri benim de izleme şansım var mı?"

"Vera Hanım üzgünüm ama bu görüntüleri çoktan polislerle paylaştım. Sizin gibi her gazeteciyle bu görüntüleri paylaşmam söz konusu olamaz." Sinirle dudaklarımı birbirine bastırdım. Israrla beni sıradan bir gazeteci olarak adlandırması sinirlerimi bozuyordu. Hazan Hanım bir anda paniklemeye başlayarak elleriyle masadan destek aldı ve sandalyesinden kalktı. Ellerini nereye koyacağını bilemeyince ensesini tuttu.

"Sorularınız bittiyse işlerime dönmem gerekiyor." Sesindeki hafif titremeyi hissedince kaşlarımı çatarak ayağa kalktım. Fazla sıkmamaya özen göstererek kolunu tutup onu durdum.

"Hazan Hanım anlatmaktan kaçtığınız bir şey mi var? Neden endişe ediyorsunuz?" Hazan Hanım bu dediğime daha da öfkelenerek kolunu benden çekti.

"Kaçtığım bir şey yok. Ne biliyorsam anlattım. Gerekli merceklere de... Lütfen daha fazla üstelemeyin."

Çoktan restoranın kapısını açıp içeriye girmişken oturduğum yerde öylece kalakaldım. Evet, kitabıma yarar sağlayacak çok büyük bilgiler kazandığım söylenemezdi. Fakat bir şeyler döndüğü kesindi. O gecenin konusunun yeniden gündeme gelmesi Hazan Hanım'ı geriyordu. Bildiği ama anlatmaktan çekindiği olayların olduğunu hissediyordum ama Hazan Hanım polis sorgulamasından tamamen temiz çıkmıştı. Polisler benden daha iyi bilirdi öyle değil mi? Belki de boşa kuruntu yapıyordum.

Taner'in sesini işitmemle kendime geldim.

"Ne yapıyorsun burada? Kadın ortalıkta dolanıyor sen hala burada oturuyorsun. Ne oldu, Vera?" Taner'in kolundan destek alarak ayağa kalktım.

"Bilmiyorum, Taner. Ne olduğunu bilmiyorum ama bir şey olduğu kesin. Keşke bilseydim."

"Haydi, gidelim buradan. Birilerine yakalanmak istemeyiz." Taner'in tavsiyesine uyarak bana geri uzattığı siyah şapkayı başıma geçirdim. Restorandan çıkar çıkmaz çalmaya başlayan telefonumu havaya kaldırdım ve gelen aramaya baktım. Kayıtlı olmayan bir numaraydı. Cevaplama tuşuna basıp telefonu kulağıma götürdüm.

"Efendim?" dedim telefonun karşısındaki kişinin kim olduğunu merak ederek.

"Vera benim, Menekşe. Telefon numaranı Taner'den aldım. Umarım bir problem yoktur?" Kaşlarımı çatarak Taner'e baktım. Menekşeye kendi telefon numarasını vermekle kalmamış üzerine benim numaramı da vermişti öyle mi? Sert bakışlarım karşısında ne olduğunu merak ederek kulağını telefonuma yasladığında kafalarımız birbiriyle tokuştu.

Ağzımdan istemsizce "Ah!" nidası çıktığında kafamı ovuşturmaya başladım.

"Alo?" dedi Menekşe ne olduğunu anlamayarak.

"Buradayım. Hayır bir sorun yok tabi... Ben de kaydederim. Nasılsın?"

"İyi sayılırım. Seni önemli bir konu için aradım. Gündemden haberin vardır... Haberleri görünce Ege için endişelendim. Onu arıyorum ama bir türlü ulaşamıyorum. Nerede olduğundan bir haberin var mı?"

Taner bizim için bir taksi çağırdığını haber verince yürümeyi kestim. Ege'nin evinde kaldığım gibi bir detayı Menekşe'ye vermek istemediğim için bir süre ne diyeceğimi düşünerek önüme baktım. Fazla oyalanmadan hemen cümlelerimi toparlayarak yanıtladım.

"Onunla birkaç saat önce görüştüm. Evindeydi. Bir problem olduğunu sanmıyorum. Yalnızca öfkelenmiştir, telefonunu kapatmıştır. Gördüğünden bile şüpheliyim, Menekşe. Biliyorsun sosyal medyayı pek sevmez."

Menekşe'nin küçük bir kahkaha attığını duydum. Onunla eş zamanda, Taner de sırıtarak yüzüme bakıyordu. Ne dediğimi düşünerek afalladım.

"Çok haklısın, twitter diye bir platformun varlığını dahi unutmuş olabilir. Fakat Ege asla telefonunu açmamazlık yapmazdı. Bir çağrıyı kabul edebilirim ama onu sabahtan beri en az on kere aradım. Evine de gittim, orada da bulamadım."

Menekşe'nin sesi gerçekten endişeli geliyordu. Sahiden de Ege gibi planlı, dakik, kontrollü bir adamın telefonuna saatlerce cevap vermemesi beni de kuşkulandırmaya başlamıştı. Telefonu bozulmuş olabilir miydi? Evet, evet... Öyle olmalıydı. Ya da bu kez sahiden de yapılan yorumları okumak onu derinden sarsmıştı. Taner'in okuttuğu haberin içeriğindeki yorumlardan Ege ile ilgili yapılan yorumların devamını tahmin edebiliyordum. Yorumlardan, haberlerden, aramalardan kaçmak istemiş olamaz mıydı?

"Yapabileceğim bir şey var mı?" dedim ne diyeceğimi şaşırarak. Menekşe'nin beni araması bile tuhaf geliyordu. Ege'nin görüştüğü tek kişi ben miydim yani?

"Senin yanında olabileceğini düşündüğüm için aradım. Eğer seni ararsa ya da ondan bir haber alırsan haber verebilir misin?"

"Tabi ki. Haberdar ederim. Yine de endişelenmeni gerektirecek bir durum olduğunu sanmıyorum. Kafa dinlemek istediğine eminim." dedim onun yüreğine su serpmek isteyerek.

Menekşe teşekkür ederek telefonu kapattığında telefon numarasını kaydetmek için rehberime girdim. Taksi geldiğinde başımı telefonumdan ayırmadan Taner'i takip ederek arabaya bindim. Sosyal medyada yapılan yorumları okumak için internetimi açtığımda aniden gelen bildirimlerle kilitlenen telefonumu, elimde titreşirken az daha düşürecektim. Ağzım hayretle açılırken birkaç dakika sonra kendine gelen telefonumu Taner'e doğru çevirdim. Gelen bildirimlerin hepsi instagram hesabımdandı.

"Bin sekiz yüz yeni takip isteği mi? Bu insanlar çıldırdı mı?"

"Daha fazla gelmediğine şükret. Evine gidelim, eşyalarını alalım ve bana geçelim. Sonra yorumlara bakalım ve seninle ilgili yapılan yorumların olumlu olması için dua edelim. Kitabın satışına iyi yansıtır değil mi?"

Başımı ileri geri sallarken tırnaklarımın yanındaki küçük çıkıntıları koparmaya başladım. Kitabımı yazma sürecimle, benimle ilgili yapılacak olumlu yorumlar umurumda bile değildi. Ege'ye karşı yapılan suçlayıcı yorumların boyutunu merak ediyordum. Menekşe'nin dediklerini ve Ege'nin gerçekten de sarsılmış olma ihtimalini düşündüm. Haklı olabilir miydi?

5 gün sonra

Saat gecenin üçü.

Neredeyse kendimde değilim.

Gözlerim kan çanağı olmuş bir şekilde bilgisayarın sonuna kadar kısık olan ekran parlaklığına rağmen gözlerimi yoran ekrana boş boş bakıyordum. Panda figürlü bardak altlığının üzerinde duran kahve kupasını elime alıp bir yudum içmek isterken yorgunluktan tutmayan elim bardağı tutmayı beceremeyince bir miktar kahve üzerime döküldü.

"Kahretsin." diye mırıldandım üzerime dökülen kahveyi silmeye çalışırken. Fazla sıcak olmadığı için canımı yakmadı. Kupayı Taner'i uyandırmamaya dikkat ederek yatağın yanına, yere bıraktım. Taner her ne kadar farklı bir odada uyuma şansı olsa da, benim yalnız uyuma fikrimden dahi hoşnut değildi. Bu yüzden evine geldiğimden beri aynı odaya sermiş olduğu yer yatağında uyuyordu. Sesimi duymuş olacaktı ki hafifçe yattığı yerde döndü. Üzerimi temizlemekle uğraşacak gücü kendimde bulamadığım için ıslanmış olan tişörtümü çıkardım ve içimdeki siyah atletle oturdum.

Günlerdir elime yapışmaya başlamış olan telefonumu aldım ve bir kez daha aradım. Telefon beni bir kez daha telesekretere yönlendirdi. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakabilirsiniz." Kadının sesini o kadar fazla dinlemiştim ki artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Sessiz olmaya çalışarak telefonumun üzerini hafifçe kapattım ve konuştum.

"Ege, gerçekten polise gitmemize ramak kaldı. Başına bir şey gelmesinden korkuyoruz. Bizi arar mısın?"

Belki yüzüncü sesli mesajımı bırakmışken bilgisayarımın ekranındaki cümleyi okudum.

"Narin hayatına alabileceği en yanlış kişiyi almış. Narin'in üzerinden kendi reklamını yapmaya çalışan haysiyetsiz, gündemdesin. Mutlu musun? #egeköksal"

Gündemin üzerinden beş gün geçmişti. Bense hala yapılan yorumları okumayı bitirememiştim. Klavye başına geçip tanımadığı insanlar üzerine aklına eseni yazmak bu kadar kolay mıydı? Bu yorumları, o insanın okuyup neler hissedebileceğini dahi düşünmeden sadece yazıyorlardı.

İnternet üzerinde küçücük gözüken bu hareket, gerçek dünyada büyük ve acı dolu sonuçlar doğurabiliyordu. Çok kolaydı değil mi? Eleştirmek ve yargılamak, şu dünyada herkesin en kolay bulduğu iki eylem olabilirdi. Fakat insanlar bu yorumlar yüzünden inciniyor, depresyona giriyor ve hatta yorumların büyüklüğüne göre intihar ediyordu. Evet, inanılamayacak gibi ama bu doğru. Yorumu yazmak, göndermek on saniyeye mal olurdu. Peki bir canın hayattan gitmesi kaç insanın gözyaşlarına mal olurdu? Her birey, her yeni bir günde, farkında olarak veya olmayarak o küçücük sandığı hareketi yaparken birinin canından oluyordu.

Midemin bulandığını hissederek bilgisayarımı kapattım. Ege'nin yokluğunda yapacak başka bir şey bulamamıştım. Yayınevine gittim, kafamı dağıtmak için çalıştım. Olmadı. Kitabıma yoğunlaşmayı denedim. Birkaç sayfa dışında devam edemedim. Yaptığım her şey bana Ege'nin gidişini hatırlattı. Ege'nin gidişi... Söylemesi bile garipti. Ege Köksal, çıkan haberlerin ardından kelimenin tam anlamıyla yok olmuştu. Sanki bir hayalet olup çok uzaklara gitmişti. Bu düşünce tüylerimi diken diken yaptı.

Menekşe ve benim Ege'ye ulaşma çabalarımız ise bir hayli fazlaydı. Onu bulma yolunda kafa kafaya vermiş, kolları sıvamıştık. Taner de okulunun bütün boşluğunda bana yardım ediyordu. Ege'nin stüdyosu kapalıydı, evinin perdeleri bile indirilmişti. Bu kayboluş hikayesi biraz daha devam ederse, Ege Köksal diye birinin hiç var olmadığını ve benim hayal ürünüm olduğunu düşünebilirdim. Tüm bunları düşünmek yeniden sinirlerimi germişken ellerimi saçlarımın arasından geçirdim ve neredeyse bütün tutamlarını yoldum. Hava almaya ihtiyacım vardı. Belki bir yürüyüş iyi gelebilirdi.

Kol saatime baktım. Üçü çeyrek geçiyordu. Bu saatte yalnız başıma dışarı çıkacağımı duysa Taner bir panter gibi üzerime atlayabilirdi. Haklı da sayılırdı... Ege'nin boşluğunda kendimi savunmasız, daha güçsüz ve çaresiz hissediyordum. Ege yoksa, benim de başa çıkabileceğim bir düşmanım olamazdı. Bu gizemli düşman, beni her an her yerde gafil avlayabilirdi.

Altımdaki kedi desenli pijama takımını çıkardım ve Taner'i uyandırmamaya özen göstererek giysi dolabını açtım. Yarısı kendi kıyafetlerimle dolu olan kıyafet dolabından kot pantolonumu ve rastgele elime ilk gelen siyah ince gömleği çekip çıkardım. Havanın serinliğini düşününce odadan çıkmadan önce siyah, üzeri küçük taşlarla süslenmiş kot ceketimi elimi aldım. Telefonumu ve çantamı da kaptığım gibi odadan çıktım ve kendimi dışarı attım. O kadar bunalmıştım ki evin dışına iki adım atmak bile iyi gelmişti.

Gömleğimin tül kollarından içeriye giren hava içimi ürpertince hemen üzerime kot ceketimi giydim. Bir yandan telefonumu çıkardım ve Menekşe'yi aradım. Garipti ama Ege'yi aradığımız bu beş gün içerisinde onunla aramızda bir bağ oluşmuştu. İkimizin de endişe ettiği insan ortak olunca, birbirimizin halinden anlar hale gelmiştik. Onun çok daha sevecen, dostane yüzünü görme fırsatım olmuştu. Onun da günlerdir benim gibi uyuyamadığını, bir çare aradığını bildiğim için aramakta hiç tereddüt etmemiştim. Tahmin ettiğim gibi ikinci, en fazla üçüncü çalıştı telefonu açtı.

"Aradı mı?" dedi telefonu açar açmaz. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

"Hayır, hala bir haber yok. Çok bunaldım, Menekşe. Daha fazla yorum okuyup Ege'ye ulaşmaya çalışırsam kafayı yiyeceğim. Kendimi dışarı attım."

"Kendini ne yaptın?" dedi inanamayarak.

"Evet, dışarı çıktım. Taner dibimden ayrılmıyorken ve kendimi o odaya kapatmışken kafeste kalmış, özgürlüğü elinden alınmış bir kuş gibi hissediyordum. Ne yapabilirdim?"

"Tamam, tamam yazarlığa başladın yine. Neredesin? Ben de aynı durumdayım. Yalnız başına dolaşman iyi fikir değil, ben de geleyim. İkimizin de nefes almaya ihtiyacı var."

Görecekmiş gibi başımla onu onayladım. Beynim o kadar işlevini yitirmiş, vücudum o kadar kendi kontrolünden çıkmıştı ki bu yaptığım ufak saçmalıklar normal gelmeye başlamıştı. Menekşe'ye Taner'in evinin önünden ayrılmadığımı söyledim. Hemen evden çıktığını ve beni almaya geleceğini söyledi. Nereye gideceğimizi sormadım bile... Menekşe'yi beklerken Taner'in evinin önündeki kaldırıma oturdum ve her zamanki gibi Ege'yi aramayı denedim.

O uyuz kadının sesi... Gözlerimi devirdim ve sinyal sesini bekledim.

"Ege, lanet olsun... Gerçekten korkuyorum. O adamın seni bulmuş olma ihtimali geliyor aklıma. Öyle olsaydı bana bir şekilde ulaşırdın değil mi? Ne olur bir işaret ver. İnan bu bana yeter. İyiyim yaz, sorgulamayacağım. Söz veriyorum."

Biraz daha konuşursam sesli mesajın sonu gelmeyecekti. Beş gün boyunca Ege'nin sesine o kadar muhtaç kalmıştım ki ağzından tek bir kelime duyacak olsam dünyalar benim olacaktı. Üç gün önce, benimle buluşmuş olması gerekiyordu. Planladığımız gibi saat dokuzda, klasik buluşmalarımızdan birini yapmalıydık. Fakat Ege, o buluşmanın detaylarını vereceğini söylediği mesajı hiç atmamıştı.

Bölüm sonu

9 yorum