Siyah tişörtü terden üzerine yapışmıştı. Menekşe ayağa kalkan ilk kişi oldu. Ege'ye sarılmak için uzandığında Ege hafifçe geri çekilip Menekşe'nin yalnızca koluna dokunmasını sağladı.
Menekşe'nin fısıldayarak "Özür dilerim." dediğini işittim. Ege başını ondan uzak bir yere çevirdi.
"Sonra konuşalım." dediğinde Menekşe bize veda edercesine tebessüm etti ve oturma odasının kapısını açıp koridora çıktı. Taner de hemen arkasından kalktı ve Ege'ye yanaşmanın iyi bir fikir olmadığının bilincine vararak uzak bir mesafede kalıp Ege'yle vedalaşmayı tercih etti. Ben de ayağa kalkıp Taner'in yanına gittim.
"Her şey için teşekkürler, Ege." dedi Taner sesine neşe katmaya çalışarak. Ege mahcup bir şekilde Taner'e baktı.
"Kaba davrandığım için kusura bakma, lütfen. Sadece kendimi misafir ağırlamaya devam edecek kadar iyi hissedemiyorum."
"Önemi yok, gerçekten." dedi Taner ve bana gülümseyerek bir bakış attı. Bir şey demem gerekiyordu. Video açıldığından beri tek bir kelime etmemiş olmam inanılmazdı. Harekete geçmeyi istiyordum fakat gerçekten de uyuşmuştum. Birisi vücudumu ve beynimi çalıştıran bir düğmeyi keşfetmiş de düğmeyi çalıştıran tüm parçaları söküp almış gibiydi. Taner, bulunduğum durumu anlamış olacaktı ki eliyle sırtımı hafifçe sıvazlayıp destek vermek istedi.
"O zaman... Sonra görüşürüz?" dediğimde kendimi tokatlamamak için zor durdum. Sonra görüşürüz mü? Sahiden mi, Vera? Söyleyebileceğin en iyi şey bu muydu? Bu tokatlama işini birkaç dakika sonraya bırakmalıydım. Belki duvara kafamı da çarpabilirdim. Evet, bu çok daha iyi olacaktı... Bu aptal durumdan kurtulmak adına odadan kaçma isteğiyle dolup taşıyordum. Odadan çıkmak için arkasını dönen Taner'in hemen arkasından yürümek için öne doğru bir hamle yaptığımda Ege'nin parmakları bileğimi sardı. Bu sıcak dokunuşuyla aniden durdum ve ona döndüm. O malum videodan sonra ilk defa gözlerimin içine bakıyordu.
"Vera... Sen kalsan olur mu?"
Adımı öyle tatlı bir ses tonuyla söylemişti ki bir daha söylemesi için ona yalvarabilirdim. Küçük bir çocuktan söz etmiştim öyle değil mi? Bana yardım et dercesine bakan gözlerle elini uzatmak isteyen, fırtınanın ortasında kalakalmış o küçük çocuk... İşte bu küçük çocuk elini uzatıyordu. İlk defa elini tutmamı istiyordu. Gözlerim bileğimi saran eline doğru kaydı. Bakışımı fark edince hemen elini geri çekti ve gözlerini kırpıştırarak konuşmaya devam etti.
"Yani bir süreliğine? Seninle konuşmak istediğim bir konu var." Ne konuşacağımızı merak etsem de cevabım çoktan belliydi. Varsın konuşmak istediği bir konu olmasın, yine de onunla kalacaktım. Gerekirse yanında öylece otururdum ama yine de ilk defa kendini bana karşı açtığını hissetmişken onu geri çeviremezdim.
"Ben... Kalırım. Yani sen istediğin sürece..." Cümlemin sonlarına doğru sesimi kısmaya başladım. Bana ne olduğunu bilmiyordum. Kelimeleri, doğru cümleleri yitirmiştim. Bedenimin kontrolü ise asla bende değildi. Kuklaya dönmüş vücudumun iplerini hayatıma yeni girmiş, henüz gerçekten kim olduğunu bilmediğim birine teslim ediyordum. Bu ipleri istediği gibi çekip yön verebilirdi. Aptallık mıydı? Elbette. Fakat ben bir geceliğine aptala dönmeyi arzuluyordum. Risk almayan, temkinli Vera Toksöz cesur adımlar atıyordu. Pişman olacağını bile bile...
Ege, oturma odasının penceresine doğru yürüdü ve bahçeye doğru baktı. Bahçe kapısındaki kapı zilinden gelen tiz ses misafirlerimizin gittiğini gösteriyordu.
"Çardağa geçelim mi? Biraz hava almaya ihtiyacım var." Başımla onaylayarak onun adımlarını takip ettim. Uzun koridordan geçerken aklımdan geçen düşünceleri kontrol altında tutmaya çalışıyordum. Bir an önce kendime gelmem gerekiyordu. Bahçeye çıkar çıkmaz Ege'nin çizimli çardağına doğru ilerledik. Hava beklediğimden daha rüzgarlıydı, yazın son demlerinde oluşan hoş bir serinlikti. İkimizin de ihtiyacı olduğunu düşünürsek, hava bizden yanaydı.
Çardağa oturdum. Çardağın duvarlarına yapıştırmış olduğu çizimlerden bir iki tanesinin bandı çıktığından dolayı rüzgarla birlikte uçuşuyordu. Parmağımla banda bastırdım ve kağıdı yerine geri sabitledim. Ege, led ışığın düğmesine bastı ve sarı ışığın etrafı az da olsa aydınlatmasını sağladı. Çardağa oturduğunda bir bacağını tamamen uzatıp diğer bacağını kendine doğru çekti. Kendine doğru çektiği bacağına dirseğini yerleştirip çenesini eline yasladığında ne kadar mutsuz göründüğünü düşündüm.
"Konuşmak ister misin?" dedim ellerimi birbirine sürterek. Başını çevirip bana baktı.
"Üşüyor musun? Üzerini örtecek bir şey getirmemi ister misin?"
Kendi mutsuzluğunu bırakıp benim üşüyüp üşümemle ilgilenmesi tuhaf geliyordu. Ege'nin ne zamandır kendi düşüncelerini ve duygularını önemsiz görmeye başladığını düşünerek iç çektim. Kendiyle ilgili biraz olsun bir şey yapmıyordu. Belki de kendi adına bir şeyler yapmak içinden gelmiyordu, pes etmişti.
"Hayır, teşekkürler." Gecenin serinliği biraz üşümeme neden olsa da hoşuma gidiyordu.
Onun hislerinin farkına varmasını istiyordum. Üzülmesinin, canının yanmasının doğal olduğunu ve bunu saklamaması gerektiğinin farkına varması gerekiyordu.
"Ege, hayatında çok değer verdiğin birini kaybettin. Canının yanıyor oluşunu anlayabiliyorum. Ağlayabilirsin, bağırabilirsin, yıkmak istediklerini yıkabilirsin ama susamazsın. Böyle davranmaya devam edersen daha çok üzüleceksin." dedim nihayet cümlelerimi toparlamaya başladığımı hissederek.
"Nasıl?" dedi acı dolu bir gülüş atarak.
"Böyle, işte... Kimseyle konuşmadan, kaçarak, gizlenerek devam edemezsin."
Ege bir kez daha tebessüm etti. Başını gökyüzüne doğru kaldırdı ve ışıl ışıl parlayan kahverengi gözleriyle turuncu dolunayı izledi. Astronomiyle aram pek iyi değildi fakat bugün ay tutulması gibi bir şey olmalıydı. En azından dolunayın tüm beyazlığını yitirmiş, hüzünlü bir turunculuğa büründüğünü ifade edebilirdim. Yıldızlar da Ege'nin duygusallığına eşlik edercesine sönükleşmişti. Ortamı pozitif seviyede tutmaya çalışan tek şey benim çabamdı.
"Seninle konuşuyorum ya..." dedi tek bir kişiyle konuşmanın yeterli olacağı gibi bir kanıya vararak. Parmaklarını yüzünde gezdirdikten sonra başını çardağın duvarına yasladı. Parmaklarıyla o kadar çok oynuyordu ki benim de istemsizce bakışlarım ellerine kayıyordu.
"Korkmuş muydun? Benimle görüştüğün ilk gün." Kaşlarımı çattım. Sorusunu hiç düşünmeden yanıtladım.
"Hayır?" dedim bunu neden sorduğunu düşünerek.
"Hakkımda yazılanları hiç okudun mu? Bazıları benden psikopat bir canavar diye bahsediyordu."
Konuşurken yüzüme baktığı söylenemezdi. Gökyüzünü izlemeye devam ediyordu.
"Elbette okudum. Onlar yalnızca teorilerdi, Ege. Bense seninle bizzat tanışma fırsatı elde etmiş biriydim. Seninle tanıştıktan sonra ne düşüneceğime karar verebilirdim."
"Kararını verdin mi?"
"Psikopat bir canavar olmadığını biliyorum." dedim onu neşelendirmeye çalışarak. Sesime katmış olduğum muziplikle onu etkilemeyi planlıyordum. İstediğim tepkiyi vererek güldüğünde ben de tatmin olarak gülümsedim. Nedenini bilmediğim bir şekilde ona yakın olmak istiyordum. Hissettiğim şey acıma duygusu değildi. Yalnızca ikimizin de yaralarının olduğunu bilmenin verdiği duyguyla Menekşe'nin de söylediği gibi onun incinmiş ruhunu onarmak istiyordum. Biraz olsun yaralarını kapatma ihtimalim varsa bunu kullanmayı dilerdim. Boşlukta kalan sırtımı, Ege'nin yaslanmış olduğu köşe duvarın çaprazındaki duvara yaslayarak ona biraz daha yaklaştım. Yakınına geldiğimi hissederek küçük bir bakış atsa da tekrardan önüne döndü.
Bir süre öylece oturduk. Başlarımızın birbirine değmesini engelleyen tek şey aramızdaki odun parçasıydı. Yüzüme doğru esen rüzgarın verdiği hoşnutlukla mayışarak gözlerimi kapattım. Sessizliğin içindeki hafif kıpırtıları dinleyerek zihnimi dinlendirdiğimde uzun zamandır bu kadar rahatlayamadığımı fark ettim. Birkaç dakika sonra gözlerimi açıp usulca Ege'ye döndüm ve onu kontrol ettim. O da tıpkı benim gibi gözlerini dinlendiriyordu.
"Benimle kaldığın için teşekkür ederim." dedi gözlerini açmadan konuşarak. Gülümsedim. Kendini daha iyi hissettiğini biliyordum. Bu da içimi rahatlatıyordu. Ege gözlerini açıp aniden doğruldu.
"Seninle konuşmak istediğim başka bir şey var." Ah, şu konuşmak istediği konu. Daha iyi olduğunu bildiğim için konuyu değiştirmesine izin verdim. Masanın üzerine koyduğu telefonunu aldı ve parmağını ekranın üzerinde gezdirdi.
"Sergideki olayı hatırlıyorsun değil mi? Hani şu odada, seni tehdit etmeye kalkışan o adam?"
Tehdit etmeye kalkışmamış, doğrudan tehdit etmişti. Yine de bozuntuya vermeden başımı salladım ve onu onayladım.
"Bu adama dikkat etmeliyiz, Vera. O günden beri ne yapabileceğimizi düşünüyorum. Tehdit altında ve riskte olduğunu göz ardı edemeyiz."
Evet, o adamın bana hissettirdikleri hoş duygular değildi. Sergide geçirdiğim o geceyi unutmam hiç mümkün değildi. Mavi led ışıklı tablonun önünde duran iri cüsseli adamın bana yaşattığı korkudan dolayı öfkeliydim. Fakat kendimi risk altında hissettiğimi de söyleyemezdim ve hatta bazı anlar, onu ve sözlerini unutturuyordu. Ege ise inanılmaz derecede takıntılı ve planlı bir insandı. Ettiği tehdidi bir an olsun unutmamış olması beni şaşırtıyordu.
"Tamam... Yine de bana senden uzak durmamı söylemesine rağmen her gün her anında yanında olduğum gerçeğini düşünürsek henüz zarar görmüş sayılmayız öyle değil mi?"
Ege gözlerini devirdi ve işin ciddiyetini kavrayabilmem adına daha ciddi bir duruş sergileyerek ellerini birleştirip konuşmasına öyle devam etti.
"Vera eğer görüşmeye devam edeceksek bunu son derece titizlikle yapmalıyız. İşin risklerini kabullenmelisin, tamam mı? Başlangıçta yalnızca gazetecilerden saklanıyordun fakat şimdi benim sergime gelip benim davet ettiğim birini tehdit edebilecek kadar cüretkar bir adamdan söz ediyoruz."
Onun sinirini bozan asıl olay, kendi mekanına gizlice sızmayı başarabilmiş bir adamın kimliğini bilemiyor oluşuydu. Kim olduğunu bilmeden nasıl hareket etmemiz gerektiğinin rotasını çizmeyi başarabilmemiz mümkün müydü? Yoksa bir tahmini var mıydı? Ona bunu daha önce sorduğumda sessiz kaldığını bildiğim için tekrardan aynı soruyu sormama gerek yoktu.
"Ne yapabilirim, Ege? Pekala, dikkat edeceğim. Onu anladım. İşleri kolaylaştıracak başka bir şey yapabileceğimi düşünüyorsan dinliyorum."
Elinde tuttuğu telefonun ekranını yeniden açıp masaya koyduğunda ne açtığına bakmak isteyerek oturduğum yerden doğruldum ve masanın üzerinde parlayan ekrana yanaştım. Ekranda otuz saniyelik bir ses kaydı açıktı. Yalnızca oynatma tuşuna basması gerekiyordu.
"Neyin kaydı bu?"
"Adamın sesini diğer seslerden ayırt edebilir misin? Sana birinin sesini dinlesem ona ait olup olmadığını söyleyebilir misin?" Kalp atışlarımı kalbimde duymaya başladığımda gözlerim yeniden otuz saniyelik ses kaydına doğru kaydı. Başımı ileri geri salladım.
"Evet, bunu yapabilirim."








