Bugün mezun olmuştum.
Ve yine Emre yanımdaydı.
Okulun kapısından birlikte çıktık.
Elimizde çantalar, üstümüzde o tanıdık yorgunluk vardı ama içimde garip bir boşluk da vardı.
Kutlama yapmak istemiştik.
Sadece ikimiz.
Bir şeylerin artık değiştiğini hissediyordum ama adını koyamıyordum.
Emre ile birlikte yürüyordum.
23 yaşındaydım.
O ise 25
Ama bazen hâlâ on altı yaşındaki o çocuk gibiydi.
Sessizdi ama bakışı hep dikkatliydi.
Her şeyi gözlüyordu.
Gökyüzü tuhaftı.
Mavi değildi.
Griye dönmüş gibiydi.
“Bugün hava garip değil mi?” dedim.
Emre gökyüzüne baktı.
“Evet.”
Başka bir şey söylemedi.
Bu beni rahatsız etti.
Çünkü Emre konuşmadığında bir şeylerin yanlış olduğunu anlardım.
Şehir merkezine yaklaştıkça insanlar artıyordu.
Ama bu normal bir kalabalık değildi.
Koşanlar vardı.
Bağıranlar.
Telefonlarına sarılanlar.
Ağlayanlar.
Bir şey olmuş gibiydi.
“Emre… ne oluyor?” dedim.
Cevap vermedi.
Sadece yürümeye devam etti.
Bir patlama sesi geldi.
Olduğum yerde donup kaldım.
“Ne bu?” dedim.
Emre bu kez durdu.
Bana baktı.
“Bilmiyorum.”
Ama ilk kez gerçekten bilmiyor gibiydi.
Bir çığlık daha geldi.
Sonra bir tane daha.
Kalabalık bir anda ters yöne koşmaya başladı
Her şey karıştı.
“Emre!” dedim.
Kolumu tuttu.
“Sakın bırakma.”
“Ne oluyor?!”
“Bilmiyorum.”
Ama sesi sertti.
Gökyüzünden çok hızlı bir şey geçti.
Ne olduğunu anlayamadım.
Sadece ışık gibi bir iz gördüm.
“Bu neydi?” dedim.
Emre cevap vermedi.
Sadece baktı.
Sonra ikinci patlama geldi.
Yer sallandı.
Dizlerim boşaldı.
“Emre!” diye bağırdım.
Beni tuttu.
“Bana bak.”
Gözlerine baktım.
O an ilk kez Emre’nin korktuğunu gördüm.
“Koşmamız lazım,” dedi.
“Nereye?”
“Eve.”
“Babam…”
Sustum.
Koşmaya başladık.
Sokaklar değişmişti.
İnsanlar birbirine çarpıyordu.
Kapılar kapanıyordu.
Siren gibi sesler vardı ama ambulans değildi.
Bir askeri araç geçti yanımızdan.
Emre beni duvara çekti.
“Eğil!"
“Bu savaş mı?” dedim.
Emre cevap vermedi.
Ama elimi bırakmadı.
Ve o an Emre sadece bir şey söyledi:
“Başladı.”
Aradan günler geçti.
Ne televizyon kaldı düzgün çalışan, ne telefon.
Babamdan haber yoktu.
Kimse kimseyi bulamıyordu.
Şehir artık aynı şehir değildi.
Bir sabah kapımıza bir zarf bırakıldı.
Üzerinde resmi mühür vardı.
Emre aldı.
Uzun süre baktı.
Sonra bana uzattı.
“Elçilik.”
“Ne için?”
“Bilmiyorum.”
Birlikte gittik.
Ayrılmadık.
Ayrılamadık.
Bizi büyük bir binaya aldılar.
İçerisi sessizdi.
Ama bu sessizlik normal değildi.
Ağlayan insanlar vardı
Sessiz bekleyenler vardı.
Bir görevli konuştu:
“Güvenlik birimleri yeniden yapılandırılıyor.”
“Yaş uygun olanlar çağrılıyor.”
Sonra ikimize baktılar.
“İkiniz de.”
Bir an sustum.
“Biz mi?”
Emre cevap verdi.
“Biz.”
Ben Emre’ye baktım.
“Sen gitmek zorunda değilsin.”
Emre başını salladı.
“Sen de geliyorsun."
O an bir şey anladım.
Bu artık seçim değildi.
Dışarı çıktığımızda hava daha ağırdı.
Emre yürüyordu.
Ben yanındaydım.
“Biz neden?” dedim.
Emre uzun süre sustu.
Sonra:
“Çünkü hayattayız.”
Biraz daha yürüdük.
Sonra bana baktı.
“Beni dinle.”
“Söyle.”
“Eğer geri dönemezsek…”
“Söyleme.”
Ama devam etti.
“Sen yine de devam et.”
Gözlerim doldu.
“Emre…”
“Söz ver.”
“Ne?”
“Korksan bile durma.”
Bir an durdu.
Sonra çok kısık sesle:
“Seni yalnız bırakmam.”
O an hiçbir şey söyleyemedim.
Çünkü bunun bir söz değil…
bir veda gibi olduğunu hissediyordum.

