O gece her şey fazla sakindi.
Şimdi dönüp düşününce insan anlıyor.
Bazı sessizlikler huzur değilmiş.
Fırtınadan önceki boşlukmuş.
Koğuşun ışıkları kısılmıştı.
Selçuk koltukta yarı uyuyordu.
Mitra elindeki kitabın aynı sayfasını on dakikadır okuyordu.
Çağrı pencerenin yanında oturmuştu
Emre haritalarla uğraşıyordu.
Ben ise Turan'ı uyutmaya çalışıyordum.
Üç aylık bir bebeğin sahip olabileceği bütün enerjiyi tek başına taşıyormuş gibi görünüyordu.
En sonunda gözleri kapanmaya başladı.
Küçük eli parmağımı bırakmadı.
Sonra...
Uyudu.
Bir süre sonra koğuş tamamen sessizleşti.
Kimse konuşmuyordu.
Saat gece yarısını geçmişti.
Dışarıdan sadece rüzgâr sesi geliyordu.
Sonra...
Bir şey oldu.
Önce çok uzaktan bir ses.
Kimse emin olamadı.
Selçuk başını kaldırdı.
"Neydi o?"
Emre de durmuştu.
Bir saniye geçti.
İki saniye.
Sonra—
PAT!
Uzakta bir patlama sesi duyuldu.
Koğuştaki herkes aynı anda ayağa kalktı.
Emre'nin sesi ilk duyulan oldu.
"Herkes hazır olsun!"
Ama hazır olmak için zaman yoktu.
Çünkü ikinci patlama çok daha yakındı.
Bu kez bütün bina sarsıldı.
Duvarlar titredi.
Tavanın köşesinden sıvalar döküldü.
Ben refleksle Turan'ın beşiğine döndüm.
Turan ağlayarak uyanmıştı.
Telsizden boğuk sesler gelmeye başladı.
Karışık.
Panikli.
Anlaşılmıyordu.
Sonra dışarıdan silah sesleri duyuldu.
Bir tane
Sonra birkaç tane daha.
Sonra onlarca.
Koğuş bir anda hareketlendi
Büşra korku içinde etrafa bakıyordu
Ahsen buşraya birşey olucak korkusuyla ona bakıyordu
Mitra ayağa fırladı.
Çağrı silahına uzandı.
Selçuk'un yüzündeki bütün şakalar silinmişti.
Emre kapıya yöneldi.
Tam o anda...
Kulakları sağır eden bir gürültü duyuldu.
Ve koğuşun yan duvarı parçalanarak içeri çöktü.
Beton.
Toz.
Cam kırıkları.
Her şey bir anda havaya savruldu.
Ben ne olduğunu bile anlayamadım.
Sadece Turan'ın çığlığını duydum.
Korkudan ağlıyordu.
Ama bu farklıydı.
Daha önce hiç böyle ağlamamıştı.
Nefesi kesiliyordu.
Titriyordu.
Ben ona ulaşmaya çalışırken etraf tozla kaplanmıştı.
Birkaç saniye hiçbir şey göremedim.
Sadece bağırışlar.
Komutlar.
Silah sesleri.
"ASENA!"
Emre'nin sesiydi.
"YERDE KAL!"
Turan'ın ağlaması daha da yükseldi.
Ben sürünerek beşiğe ulaştım.
Onu kucağıma aldım.
Kuçücük bedeni titriyordu.
Öyle korkmuştu ki nefes almakta zorlanıyordu.
Bir silah sesi daha.
Sonra bir tane daha
Koğuşun içinde yankılandı.
Mitra bağırıyordu.
Selçuk birilerine emir veriyordu.
Çağrı çoktan yıkılan duvar tarafına koşmuştu.
Ve tam o kaosun ortasında...
Turan yüzünü Emre'nin olduğu tarafa çevirdi.
Gözleri yaş içindeydi.
Küçük elleri havada çaresizce uzanıyordu
Sonra ilk kez...
İlk kez gerçekten bir kelime söyledi.
Çığlık atar gibi.
Korkudan.
"BABA!"
Hic birşey durmadı
Silah sesleri devam etti.
İnsanlar koşuyordu.
Ama benim için zaman o anda durdu.
Çünkü aylardır beklediğimiz ilk kelime...
Bir kahkahanın içinde değil.
Bir oyunun içinde değil.
Korkunun ortasında çıkmıştı.
Emre de duydu
Hepimiz duyduk.
Bir anlığına dönüp baktı.
Yüzündeki ifade değişti.
Sanki dünya yıkılsa bile o sesi unutamayacakmış gibiydi.
Turan tekrar ağladı.
Bu kez daha yüksek.
"BABA!"
Emre iki adımda yanımıza ulaştı.
Bir dizinin üstüne çöktü.
Küçük oğlunun başını tuttu
"Buradayım."
Sesi ilk kez titriyordu.
"Buradayım."
Turan elleriyle Emre'nin üniformasını tuttu.
Bırakmadı.
Ne kadar korkmuş olursa olsun.
Ne kadar gürültü olursa olsun.
Tek baktığı yer Emre'ydi.
Koğuşun içinde alarm sesleri çalmaya devam ediyordu.
Dışarıdaki çatışma sürüyordu.
Ama o birkaç saniyede...
Kimse asker değildi.
Kimse komutan değildi.
Sadece korkmuş bir çocuk...
Ve ona ulaşmaya çalışan babası vardı.
Ve bu, silah seslerinden bile ağır geliyordu.
Duvarın bir kısmı çoktan çökmüştü.
Toz hâlâ havadaydı.
Silah sesleri dışarıdan yankılanıyordu.
Turan korkudan ağlıyordu.
Savaşa dahil olabilmek için onu mitraya verdik
Küçük elleri Mitra'nın boynuna sarılmıştı.
Ben silahımı kavradım.
Emre telsize bir şeyler bağırıyordu.
Çağrı çoktan mevziye geçmişti.
Büşra'nın elleri titriyordu ama geri çekilmiyordu.
Ahsen cephaneleri topluyordu.
Ve tam o sırada Selçuk Mitra'nın önüne geçti.
"Sen gidiyorsun."
Mitra gözlerini açtı.
"Ne?"
"Şimdi."
"Hayır."
"Mitra."
"Hayır dedim."
Dışarıdan yeni bir patlama geldi.
Tavan sallandı.
Turan korkuyla ağladı.
Mitra onu daha sıkı tuttu.
Selçuk'un yüzündeki ifade değişti.
Bu kez inat eden asker değildi.
Korkan bir adamdı.
Gerçekten korkan.
"Bana emir mi veriyorsun?"
Gözlerini ondan ayırmadan.
Selçuk sustu.
Bir saniye.
Sonra sesi çatladı.
"Yalvarıyorum."
"git diyorum sana burdan yalvarırım git seni kaybedemem bebeğimi kaybedemem yeğenimi kaybedemem mitra git burdan bakma gözlerime güzelim bakma gözlerime"
Mitra'nın yüzü değişti.
Çünkü Selçuk hayatında çok şey yapmıştı.
Şaka yapmıştı.
Kavga etmişti.
Bağırmıştı.
Ama yalvarmamıştı.
Hiç.
Selçuk bir adım yaklaştı.
Gözleri dolmuştu.
"Seni de..."
Sesi boğazında düğümlendi.
Karnına baktı.
"...karnındaki bebeğimi de..."
Sonra gözleri Turan'a kaydı.
Küçük Bebek korkudan Mitra'ya yapışmıştı.
Selçuk'un sesi tamamen kırıldı.
"...yeğenimi de kaybedemem Mitra."
Gözlerinden yaş süzüldü.
"Onları da al ve git."
Bir nefes aldı.
"Yalvarırım."
Koğuş sessizleşti.
Savaşın ortasında bile.
Çünkü kimse Selçuk'u böyle görmemişti.
Mitra'nın gözleri doldu.
Ama başını salladı.
"Ya sana bir şey olursa?"
Selçuk gülmeye çalıştı.
Başaramadı.
"O zaman bana çok kızarsın."
"Selçuk."
"Git."
"Mitra..."
Bu kez Emre konuştu.
Sert.
Kesin.
Komutan sesiyle.
"Git."
Mitra bana baktı.
Ben de ona.
Söyleyecek hiçbir şey bulamadım.
Çünkü hepimiz aynı şeyi biliyorduk.
Birinin gitmesi gerekiyordu.
Ve o kişi Mitra'ydı.
Bu kız hamileydi
Turan yeniden ağladı.
Ses titriyordu.
Korkudan.
Mitra hemen onu kucağına aldı.
"Tamam."
fısıldadı.
"Tamam küçük adam."
Sonra Selçuk'a baktı.
Uzun uzun.
Sanki yüzünü ezberliyordu.
Her ayrıntısını.
Her çizgisini.
Her kusurunu.
Sonra bir adım attı.
Ve ona sarıldı.
Sıkıca.
Selçuk gözlerini kapattı.
Kollarını Mitra'nın etrafına sardı.
Sanki bırakırsa bir daha dokunamayacakmış gibi.
Belki de gerçekten öyleydi.
Mitra kulağına eğildi.
"Sakın ölme."
Selçuk gözlerini açmadı.
"Söz veremem."
Mitra'nın omuzları titredi.
"Salak."
"Senin salaklığın."
Bu kez Mitra ağladı.
Sessizce.
Sonra geri çekildi.
Turan'ı kucağına aldı.
Karnını koruyarak.
Kapıya yöneldi.
Tam çıkarken durdu.
Arkasına baktı.
Emre.
Ben.
Çağrı.
Büşra.
Ahsen.
Selçuk.
Hepimize.
Ve o an kimsenin aklından aynı düşünce çıkmıyordu:
Ya bu son görüşümüzse?
Dışarıdan yeni bir patlama geldi.
Duvar yeniden sallandı.
Emre silahını kaldırdı.
"Siper alın!"
Çağrı çoktan ateş açıyordu.
Büşra derin nefes aldı.
Ahsen şarjör değiştirdi.
Ben mevziye koştum.
Mitra ise Turan'ı göğsüne bastırıp güvenli koridora doğru koşmaya başladı.
Son gördüğüm şey...
Turan'ın omzunun üzerinden bize bakmasıydı.
Küçük yüzü gözyaşları içindeydi.
Ve Selçuk hâlâ oldukları yerde durmuş onları izliyordu.
Ta ki köşeyi dönüp gözden kaybolana kadar.
Sonra derin bir nefes aldı.
Silahını kaldırdı.
Ve yüzündeki son yumuşak ifade de kayboldu.
Yerine sadece savaş kaldı.
Herkes napıcanı biliyordu aslında ama kaybetmekten Deli gibi korkuyorduk
Turanın sesi kulağımdan gitmiyordu mitranin göz yaşları gözümün önünde sanki tekrardan akıyordu
Ama şimdi bunları düşüncek vaktim yoktu silahımı tekrar kavradım önümdeki düşman askerler bunu fark etmiş olucakki daha hızlı ateş etmeye başladılar
Artık kimseyi göremiyordum Emre'nin sesini duyamıyordum sadece silah sesleri vardı bu savası kazancağımıza dair olan inancımı tamamen kaybetmiştim
önüme birşey düştü ne olduğunu anlamıştım bu bı sis bombasıydı
"EMRE!
"EMRE!"
Sesimin sisin içinde kaybolduğunu hissettim.
Cevap gelmedi.
Bu daha kötüydü.
Çünkü Emre'nin sesi her zaman gelirdi.
Emir olurdu.
Uyarı olurdu.
Bir şey olurdu.
Ama şimdi hiçbir şey yoktu.
Sis her yeri kaplamıştı.
Önümü göremiyordum.
Yanımı göremiyordum.
Kendi ellerimi bile zor seçiyordum.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki kulaklarımda yankılanıyordu.
Bir yerden Çağrı'nın sesini duydum.
Uzakta.
Boğuk.
Ama ne dediğini anlayamadım.
Sonra Büşra'nın sesi.
Ardından Ahsen'in.
Herkes bir yerlerdeydi.
Ama kimse birbirini göremiyordu.
İşte en korkunç şey buydu.
Yalnız kalmak değil.
Birbirini kaybetmek.
Ben ilerlemeye çalışırken elim yıkılmış bir duvara çarptı.
Dizlerimin üzerine düştüm.
Toz boğazımı yakıyordu.
Bir anlığına gözlerimi kapattım.
Ve istemeden aklıma Turan geldi.
Korkudan titreyen hali.
Emre'nin üniformasını bırakmayışı.
İlk kez söylediği o kelime.
"Baba."
Boğazım düğümlendi.
Hayır
Şimdi değil.
Şimdi bunu düşünemezdim.
Ama insanın aklı korktuğu yere gidiyordu.
Benimki de sürekli oraya gidiyordu.
Mitra'ya.
Turan'a.
Güvenli yere ulaşıp ulaşamadıklarına.
Selçuk'un son bakışına.
Sanki hepsi yıllar önce olmuş gibiydi.
Oysa üzerinden belki yarım saat geçmişti.
Belki daha az.
Belki daha fazla.
Zaman dağılmıştı.
Birden sisin içinden biri çıktı.
Selçuk.
Yüzü toz içindeydi.
Nefes nefeseydi.
Ama ayaktaydı.
Onu görünce istemeden rahatladım.
"Emre nerede?"
diye sordum.
Selçuk cevap vermedi.
Bu beni korkuttu.
"Selçuk."
Bu kez gözlerini kaldırdı.
Ve hayatımda ilk kez onu bu kadar korkmuş gördüm.
"Bilmiyorum."
O iki kelime bütün ağırlığıyla üzerimize çöktü.
Çünkü Selçuk her zaman bir şey bilirdi.
Bir fikri olurdu.
Bir şakası olurdu.
Ama şimdi sadece bilmiyordu.
Ve bunu saklamıyordu.
Dakikalar geçti.
Sonra saatler.
Sis yavaş yavaş dağıldı.
Geride kalan manzaraya baktığımızda hiçbirimiz konuşamadık.
Çünkü burası artık bizim koğuşumuz değildi.
Hatıralarımızın enkazıydı.
Turan'ın beşiğinin olduğu köşe yoktu.
Gizem'in oturduğu koltuk yoktu.
Selçuk'un üzerine çıkıp konuşma yaptığı masa yoktu.
Her şey gitmişti.
Ama insanlar hâlâ ayaktaydı.
Yorgun.
Korkmuş.
Dağılmış.
Ama ayakta.
Tam o sırada uzaktan bir ses duyuldu.
Bir araç sesi.
Herkes aynı anda döndü.
Kimse konuşmadı.
Çünkü hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.
Ya Mitra'ysa?
Ya da...
Ya değillerse?
Ve o birkaç saniyelik bekleyiş...
Bütün geceden daha ağır geldi.
Tam savaşın ortasında sis daha da yoğunlaştı.
Önümü göremiyordum.
Silahımı sıkıca tutuyordum ama ateş ettiğim yönü bile seçemiyordum artık.
"EMRE!"
Bir kez daha bağırdım.
Bu kez sesim çatladı.
Karşılık gelmedi.
Sadece silah sesleri.
Patlamalar.
Bağırışlar.
Sonra...
Bir şey başıma çarptı.
Ne olduğunu bile anlayamadım.
Dünya bir anda döndü.
Yere düştüm.
Silah elimden kaydı.
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Başaramadım.
Gözlerim kapanmaya başladı.
Duyduğum son şey...
Birinin bağırışıydı.
Sonra karanlık.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum.
Gözlerimi açtığımda başım zonkluyordu.
İlk gördüğüm şey taş tavandı.
Soğuk.
Nemli.
Tanımadığım bir yer.
Doğrulmaya çalışınca bileklerimde bir acı hissettim.
Bağlanmıştım.
O zaman her şey bir anda yerine oturdu.
Esir alınmıştık.
Yan taraftan bir öksürük sesi geldi.
Başımı çevirdim.
Çağrı
Duvara yaslanmıştı.
Yüzünün bir kısmı kan içindeydi.
Ama yaşıyordu.
"Çağrı..."
Başını kaldırdı.
Beni görünce gözlerini kapattı.
Sanki ilk kez rahat nefes alabilmişti.
"İyi misin?"
Sorduğu ilk şey buydu.
Kendisi değil.
Ben
Tam cevap verecekken başka bir ses duyuldu.
"Daha iyilerini gördüm."
Ahsen.
Mağaranın diğer tarafında oturuyordu.
Onun da elleri bağlıydı.
Kaşının üstü yarılmıştı.
Ama konuşabiliyordu.
Bu bile yeterliydi.
Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.
Sadece birbirimize baktık.
Çünkü hepimiz aynı şeyi anlamıştık.
Biz hayattaydık.
Ama...
Neredeydik?
Tam o sırada mağaranın girişinden sesler geldi.
Yabancı dilde konuşmalar.
Ayak sesleri.
Silahların metal sesi.
Üç düşman askeri içeri girdi.
Bize baktılar.
Bir şeyler konuştular.
Sonra biri Çağrı'nın önünde durdu.
Dosya açar gibi birkaç kâğıda baktı.
Belli ki kim olduğumuzu biliyorlardı.
Çağrı gözlerini kaldırdı.
Hiç korkmuş görünmüyordu.
Adam ona bir şey söyledi.
Çağrı cevap vermedi.
Adam sinirlendi.
Ama yine de vurmadı.
Çünkü onların bizi öldürmekten başka planları vardı.
Bu daha kötüydü.
Asıl korkutucu olan şey ise başka bir şeydi.
Emre yoktu.
O anda bunun kötü bir haber olması gerektiğini düşündüm.
Ama sonra fark ettim.
Hayır.
Belki de iyi haberdi.
Çünkü Emre burada değildi.
Selçuk burada değildi.
Mitra burada değildi.
Turan burada değildi.
Demek ki kaçabilmişlerdi.
Demek ki hayattalardı.
Gece çöktüğünde mağara daha da soğudu.
Düşman askerleri nöbet tutuyordu.
Biz ise taş zeminde oturuyorduk.
Konuşacak hâlimiz bile yoktu.
Bir süre sonra Ahsen sessizce konuştu.
"Emre kendini suçlayacak."
Ben başımı eğdim.
Çünkü doğruydu.
Çağrı mağaranın girişine baktı.
"Önce bizi bulması lazım."
Sessizlik.
Sonra Ahsen istemsiz güldü.
Kısacık.
Yorgun bir gülüş.
"Selçuk şu an kesin mağaraları araştırıyordur."
Bu kez ben de güldüm.
Çünkü gözümün önüne geldi.
Selçuk'un harita başında bağırması.
Emre'nin herkese emir vermesi.
Mitra'nın ağlamamak için kendini zorlaması.
Turan'ın hiçbir şey anlamadan "teyze" diye etrafta dolaşması.
Ama o sırada mağaranın dışında...
Çok uzakta...
Emre gerçekten haritanın başındaydı.
Önünde üç isim yazıyordu.
Asena doğan
Çağrı şahin
Ahsen Göktürk
Ve o listeye bakarken yüzünde tek bir ifade vardı.
Kararlılık.
Çünkü herkes artık onları başka bir isimle anmaya başlamıştı.
"Kayıp askerler."
Ama Emre bunu kabul etmiyordu.
Bir kez bile.
Çünkü onun gözünde onlar kayıp değildi.
Sadece henüz bulunamamışlardı.
Mağaranın içi geceyle birlikte daha da daralmış gibiydi.
Soğuk, kemiklere işliyordu.
Dışarıdaki nöbetçi askerlerin adımları arada bir yankılanıyor, sonra yine sessizlik çöküyordu.
Ahsen başını duvara yaslamıştı. Eller hâlâ bağlıydı ama gözleri açıktı.
Yorgundu.
Ama kırılmamıştı.
Kapıdaki askerlerden biri içeri girdi.
Bu sefer daha yakındı.
Sanki özellikle onunla konuşmak için gelmişti.
Bir süre Ahsen’i süzdü.
Sonra sert bir Türkçeyle konuştu.
“Neden savaş?”
Ahsen başını kaldırdı.
Bakışları keskinleşti.
“Bunu bana mı soruyorsun?”
Asker bir adım daha yaklaştı.
“Sen asker. Neden burada?”
Ahsen kısa bir nefes verdi.
Sonra net konuştu:
“Ben buradayım çünkü siz buradasınız.”
Asker kaşını çattı.
“Cevap değil.”
Ahsen omuz silkti.
“Doğru olan bu zaten.”
Sessizlik oldu.
Adam sinirlendi.
Bir adım daha attı.
“Sen bilgi vereceksin.”
Ahsen güldü.
Kısa, yorgun ama küçümseyen bir gülüş.
“Ne vereceğim? Harita mı? Plan mı? Buraya kadar getiren şey zaten sizsiniz.”
Askerin yüzü sertleşti.
“Konuş.”
Ahsen gözlerini kaçırmadı.
“Konuşursam ne olacak?”
Adam bir an durdu.
Sonra soğuk bir sesle:
“Yaşarsın.”
Ahsen başını yavaşça yana eğdi.
“Ya yaşamazsam?”
Bu kez asker tamamen sustu.
Sonra öfkeyle silahını kaldırdı.
Bir anda namlu Ahsen’in alnına dayandı
Mağara bir anda sessizleşti.
Dışarıdaki rüzgâr bile sanki kesilmişti.
Çağrı hafifçe öne eğildi.
Ben nefesimi tuttum.
Ahsen gözünü kırpmadı.
Sadece baktı.
Sonra çok net konuştu:
“Ne yaparsan yap… vatana ihanet etmeyeceğim.”
Asker dişlerini sıktı.
“Son şans.”
Ahsen’in sesi bu kez yükseldi.
“Benim şansım yok!”
Bir an durdu.
Sonra daha da sert:
“BEN BU TOPRAĞA İHANET ETMEM VATAN SAĞOLSUN TABİ SİZ BUNU BİLEMEZSİNİZ BU DUYGUGU BİLEMEZSİNİZ VATANSIZ OROSPU ÇOCUKLARI "
Silah namlusunun baskısı arttı.
Parmak tetiğe yaklaştı.
O an Ahsen başını hiç eğmedi.
Ve tek bir kelimeyle bağırdı:
“EŞHEDÜ…”
Ses mağaranın taş duvarlarında çınladı.
“EN LA İLAHE İLLALLAH!”
Bir saniye.
İki saniye
Hiçbir şey olmadı.
Asker dondu.
Tetiğe basmadı.
Sadece baktı.
Ahsen’in gözleri hâlâ açıktı.
Sesi titrememişti.
Mağaranın içindeki diğer askerler kısa bir şeyler konuştu.
Sonra silah yavaşça indirildi.
Ama tehdit bitmemişti.
Sadece ertelenmişti.
Asker geri çekildi.
Kapıya yönelirken Ahsen’e son kez baktı.
Sanki anlamaya çalışıyordu.
Ama anlamadı.
Kapı kapandı.
Sessizlik geri geldi
Ama bu sessizlik artık aynı değildi.
Çağrı kısık sesle konuştu:
“Delirdin mi?”
Ahsen başını duvara yasladı.
“Hayır.”
Kısa bir duraksama.
“Hazırdım.”
Ben gözlerimi kapattım.
Çünkü o an şunu fark ettim.
Bizi burada tutan şey zincirler değildi.
Korku da değildi.
İnançtı.
Ve o inanç, bazen silahtan daha tehlikeliydi.
Mağaranın içindeki o ağır sessizlik uzun sürmedi.
Önce dışarıdan bir ses geldi.
Uzak değil.
Bu kez netti.
Telsiz paraziti.
Ardından bir başka ses:
“SOL KANAT TEMİZ!”
Sonra bir daha:
“İLERİ!”
Çağrı başını kaldırdı.
Ben donup kaldım.
Ahsen de sesi duymuştu.
Gözleri ilk kez değişti.
Umut gibi.
Ama kırılgan bir umut.
“Bizimkiler…” dedim kısık sesle.
Çağrı ayağa kalkmaya çalıştı.
Ellerimiz bağlıydı ama herkes aynı şeyi anlamıştı.
Yaklaşıyorlardı
Dışarıdan silah sesleri yoğunlaştı.
Yakınlaştı.
Çatışma mağaranın ağzına kadar gelmişti.
Düşman askerlerin sesleri karıştı.
Paniktelerdi
Bir anda mağaranın girişinde patlama oldu.
Toz içeri doldu.
Bir asker bağırdı:
“GERİ ÇEKİLİN!”
Çağrı bana baktı.
“Geliyorlar.”
Ahsen nefes aldı.
“Geç kaldılar sanmıştım.”
O an yukarıdan bir ses daha geldi.
Daha ağır.
Daha yakın.
Motor sesi.
Ardından metalin keskin sesi.
“Hava desteği!” diye bağırdı birisi dışarıdan.
Ama tam o an…
Gökyüzü kesildi.
Bir ıslık sesi.
Uzun.
Soğuk.
Ve yaklaşan.
Ahsen başını kaldırdı.
“Bu…”
Çağrı cümleyi tamamladı:
“Bomba.”
Bir saniye bile yoktu kaçacak zaman.
İlk patlama mağaranın girişini vurdu.
Taşlar içeri yağdı.
Ben yere savruldum
Kulaklarım uğuldadı.
Çağrı bir yere savruldu.
Ahsen duvara çarptı.
İkinci patlama daha yakındı.
Toprak çöktü.
Mağara sarsıldı.
Tavan çatladı.
Işık bir anlığına tamamen gitti.
Toz, karanlık ve ses…
Hepsi birbirine karıştı.
“AHSEN!!"
Sesimi duyamadım bile.
Bir patlama daha.
Bu kez çok yakında.
Zemin altımızdan kaydı
Son hatırladığım şey Ahsen’in sesiydi.
Kısık.
Ama net.
“Yatın!
Sonra dünya tamamen dağıldı.
Taşlar, toprak, ses…
Hepsi üstümüze çöktü.
Ve her şeyin sonunda…
Sadece sessizlik kaldı.
Ne silah sesi vardı.
Ne bağırış.
Ne komut.
Sadece yıkılmış bir mağara.
Ve içeride kalan üç insanın kaderi…
enkazın altında, belirsizliğin içinde kaybolmuştu.
Dışarıda çatışma devam ediyordu.
Ama içeride artık savaş yoktu.
Sadece göçük.
Ve cevaplanmamış bir sessizlik.
Hiç ses yok.
Bazen insan sesin olmamasını bile “iyi” sanıyor.
Ama bu değil.
Bu sessizlik iyi değil.
Bu… bitmiş bir şeyin sessizliği.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum.
Zaman artık işlemiyordu.
Sadece toprak vardı.
Ağır, boğucu, üstüme çökmüş.
Nefes alabiliyordum ama sanki her nefes başka birinin içinden geçiyordu.
“Çağrı…”
Sesim içimde kaldı.
Dışarı çıkmadı.
Ya da çıktı ama kimse duymadı.
Bir yerden metal sesi geldi.
Kazma.
Sonra bağırış.
“BURADA!”
O sesi tanıdım.
Emre.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Ama umut gibi değil.
Daha çok acı gibi.
Çünkü Emre’nin sesi duyuluyorsa…
demek ki gerçekten geldiler.
“DİKKATLİ OLUN!”
Selçuk.
Onun sesi de vardı.
Toprak kaldırıldı.
Işık sızdı.
Gözlerimi açmak bile zor oldu.
Toz içime dolmuştu.
İlk gördüğüm şey gökyüzüydü.
Gri.
Sessiz.
Sonra bir yüz.
Emre.
Dizlerinin üzerine çökmüştü.
Bizi görür görmez yüzü değişmedi.
Çünkü zaten her şeyi anlamıştı.
“Çağrı!”
Sesi kırıldı.
Bir şey söylemek istedim.
Ama söyleyemedim.
Çünkü o an anladım.
Bazı şeyler söylenmez.
Sadece bakılır.
Selçuk yanına çöktü.
Ellerini enkazın içine soktu.
“Ahsen…”
Sesini ilk kez böyle duydum.
Kırılmış.
Gerçek.
Ve o an…
her şey ağırlaştı.
Ben artık dışarıdan kendime bakıyordum.
Sanki bedenim oradaydı ama ben yukarıdaydım.
Ahsen.
Çağrı.
Ve ben.
Üçümüz.
Emre başını eğdi.
Bir şey söylemedi.
Çünkü askerlik burada bitmişti.
Komut yoktu.
Plan yoktu.
Sadece kayıp vardı.
Selçuk bir an durdu.
Sonra çok kısık konuştu:
“Geç kaldık…”
Emre cevap vermedi.
Çünkü doğruydu.
Ben içimden konuştum.
Artık sesim yoktu ama düşüncelerim hâlâ vardı.
Geç kalmadınız.
Biz zaten buradaydık.
Uzun zamandır buradaydık.
Soğuk bir rüzgâr geçti.
Toz dağıldı.
Ve ben ilk kez şunu hissettim:
Artık kaçmak yoktu.
Artık beklemek yoktu.
Artık savaş bile yoktu.
Sadece sonuç vardı.
Ve sonuç… bazen sessizlik kadar ağırdı
Enkaz tamamen kaldırıldığında hava çoktan değişmişti.
Savaş bitmişti.
Ama kimse bunu bir zafer gibi söylemiyordu.
Emre dizlerinin üzerinde çökmüştü.
Selçuk ayakta durmaya çalışıyordu ama omuzları düşmüştü.
İlk beden bulunduğunda kimse konuşmadı.
Çünkü konuşulacak bir şey kalmamıştı.
Çağrı.
Biraz daha kazdıklarında ikinciye ulaşıldı.
Ben
Son olarak, mağaranın en iç kısmında…
Ahsen.
Emre uzun süre sadece baktı.
Selçuk başını çevirdi.
Hiçbiri “neden” demedi.
Çünkü cevap yoktu.
Sessizlik uzadı.
Raporlar yazıldı.
Telsizler kapandı.
Ama o alanın içinde kalan tek şey gerçekti:
Üç isim.
Ve resmi kayıt o gün şöyle geçti:
“Çağrı, Asena ve Ahsen ağır yaralı"
Emre o cümleyi okumadı bile.
Selçuk dosyayı kapattı.
Çünkü bazı cümleler okunmaz.
Sadece taşınır.
Ve o andan sonra kimse aynı yerinde kalmadı.
Gece hastane koridoruna çöktüğünde ışıklar daha da beyazlaşmıştı.
Sanki her şey temiz görünürse acı da azalacakmış gibi.
Ama olmuyordu
Emre hâlâ camın önünde duruyordu.
Hareket etmiyordu.
Selçuk bir sandalyeye çökmüş, dirseklerini dizlerine dayamıştı.
Kimse konuşmuyordu.
Çünkü konuşmak, olanı gerçek yapıyordu.
İlk sedye Çağrı içindi.
Stabil denmişti.
Ama kimse “iyi” demeye cesaret edemiyordu.
Monitör düzenli çalışıyordu.
Kalp atışı vardı.
Bu bile yeterliydi.
Emre kısa bir nefes verdi.
Ama rahatlama değildi.
Sadece gecikmiş bir kabullenişti
İkinci sedye Ahsen içindi.
Yüzü toz içindeydi, kolu sarılıydı.
Ama bilinci açıktı.
Gözlerini açtığında tavana baktı sadece.
Soru sormadı.
Çünkü soruların cevabı artık önemli değildi.
Selçuk onu görünce ayağa kalktı.
“Yaşıyor…”
dedi kısık sesle.
Kendi bile inanmadı.
Üçüncü sedye geldiğinde koridor değişti.
Sessizlik bile farklılaştı.
Asena.
Beyaz örtünün altında neredeyse görünmüyordu.
Ama mesele görünmesi değildi zaten.
Monitöre bağlandığında cihaz bir an uzun bir çizgi çekti.
Sonra yavaşladı.
Emre bir adım attı.
Durdu
Bir daha atamadı
Doktorlar hızlı konuşuyordu.
Ama kelimeler uzaktan geliyordu.
“Komada… ağır travma… stabil değil…”
Hiçbiri tam olarak bir şey ifade etmiyordu.
Çünkü anlamak istemiyorlardı.
Selçuk duvara yaslandı.
“Komada ne demek?”
Sesi sert çıktı ama içinde kırıklık vardı.
Kimse cevap vermedi.
Çünkü cevap yoktu.
Emre camın arkasından Asena’ya baktı.
Uzun süre.
Sanki bakarsa geri dönecekmiş gibi.
Sonra çok kısık bir sesle konuştu:
“Dön.”
Bu bir emir değildi.
Bir tutunma biçimiydi.
Ahsen sedyesinde hafif hareket etti.
Gözlerini araladı.
Kimse hemen fark etmedi.
Sonra doktor başını çevirdi.
“Uyanıyor.”
Selçuk bir anda ayağa kalktı.
“Ahsen!”
Ama Ahsen cevap vermedi.
Sadece nefes aldı.
Zor.
Ama gerçek.
Asena’nın odasında makineler değişmedi.
Sadece ritim devam etti.
Düz.
Kesintisiz.
Çağrı’nın odasında ise ilk kez parmak hareketi görüldü.
Emre bunu görünce nefesini tuttu.
Selçuk bile konuşmadı.
Hastane koridoru sabaha kadar sessiz kaldı.
Ama artık aynı sessizlik değildi.
Bir tarafı umut gibiydi.
Bir tarafı korku.
Emre camdan çekilmedi.
Selçuk kalkıp gitmedi.
Ahsen uyanık kaldı.
Asenanın nolucagı hala belli değildi
Hastanenin giriş kapısı geceye rağmen sürekli açılıp kapanıyordu.
Ama bu kez kimse koşarak girmiyordu.
Sadece ağır adımlar vardı.
Mitra içeri girdiğinde ilk fark ettiği şey sessizlik oldu.
Savaş alanındaki sessizlikten farklıydı bu.
Burada ses yoktu çünkü herkes bekliyordu.
Kucağında Turan vardı.
Küçük beden sıkı sıkıya sarılmıştı ona.
Turan etrafa bakıyor, gözleri ışıklara takılıyordu.
Ama ağlamıyordu.
Mitra koridorda bir an durdu.
Beyaz ışık yüzüne vurdu.
Sonra nefes aldı.
Ve yürüdü.
İlk camın önünde Emre’yi gördü.
Durdu.
“Emre…”
Ses çıkmadı önce.
Sonra daha net:
“Emre!”
Ama Emre dönmedi.
Bakışı hâlâ içerideydi.
Mitra onu geçti.
Selçuk’u gördü.
Duvara yaslanmıştı.
Gözleri açık ama boştu.
“Ne oldu burada?”
kimse cevap vermedi.
Sonra o sesi duydu.
Tıbbi cihazların arasında kaybolmuş ince bir bip sesi.
Ve bir isim.
Asena.
Mitra bir anda durdu.
Nefesi kesildi.
Camın önüne koştu.
“ASENA!”
Ses hastanenin içinde yankılandı.
Ama içeriden cevap gelmedi
Emre ilk kez başını çevirdi.
Yüzü yorgundu.
Ama kırılmamıştı.
“Sakin ol.”
dedi.
Ama bu bir sakinleştirme değildi.
Bir gerçekti
Mitra cama yapıştı.
Asena’yı gördü.
Makinelere bağlıydı.
Hareket yoktu.
Ama hayattaydı.
Bunu gösteren ince çizgi oradaydı.
Mitra’nın dizleri boşaldı.
Ama düşmedi.
Turan’ı daha sıkı tuttu.
“Yaşıyor mu?”
diye sordu.
Ses titriyordu.
Selçuk ilk kez konuştu.
“Evet.”
Tek kelime.
Ama yeterliydi.
Mitra nefes verdi.
Sonra başını çevirdi.
Hızla.
Birini arar gibi.
Çağrı’yı gördü.
Sonra Ahsen’i.
Sonra Emre’yi.
Hepsi oradaydı.
Ama hiçbiri “tam” değildi.
Turan o anda kıpırdandı.
Küçük elleri Mitra’nın yakasını tuttu.
Ve koridorun ortasında, hiç beklenmeyen bir şey oldu.
Turan savaştan sonra ilk kez bu kelime daha söyledi
"anne"
Sessiz bir ses.
Sonra tekrar.
Emre gözlerini kırptı.
Selçuk başını kaldırdı.
Ahsen ilk kez hafifçe güldü.
Mitra ağlamadı.
Sadece nefes aldı.
“Buradasınız…”
diye fısıldadı.
Sonra cama döndü.
Asena’ya baktı.
“Dayan.”
dedi.
Bu bir emir değildi.
Bir söz bile değildi.
Bir tutunmaydı.
Ve o gece hastanenin içinde ilk kez kimse sadece kayıplara bakmadı.
Hayatta kalanlara da baktılar.
Ve ilk defa, çok küçük de olsa,
geri dönme ihtimali konuşulmadan hissedildi.
Koridorun ışıkları sabaha yakın daha da sertleşmişti.
Sanki gece uzadıkça beyazlık da ağırlaşıyordu.
Mitra hâlâ camın önündeydi.
Turan kucağında kıpırdanıyordu ama kimse onu tam olarak duymuyordu artık.
Çünkü herkes aynı noktaya bakıyordu.
Asena’nın olduğu o odaya.
Kapı tekrar açıldı.
Bu kez adımlar daha hızlıydı.
Ama panik yoktu.
Tanıdık bir panik vardı sadece.
Büşra içeri girdi.
Nefes nefese.
Saçları dağılmıştı.
“Ben… ben geldim…”
Kimse cevap vermedi.
Çünkü cevap gerekmiyordu.
Büşra bir an etrafa baktı.
Emre’yi gördü.
Selçuk’u gördü.
Ahsen’i gördü.
Sonra Mitra’yı.
Ve en son camı.
Bir şey söylemeden yürüdü.
Camın önüne kadar.
Ve orada durdu.
İçeride Asena vardı.
Hareketsiz.
Ama kaybolmamış.
Büşra’nın dizleri titredi.
“Bu…”dedi.
Cümle bitmedi.
Emre nihayet konuştu.
“Yaşıyor.”
Sesi netti.
Ama sert değildi.
Büşra cama daha yaklaştı.
Elini kaldırdı.
Ama dokunamadı.
“Uyanacak mı?”
diye sordu
Selçuk başını çevirdi.
“Bilmiyoruz.”
Bu kez kaçamak bir cevap değildi.
Gerçekti.
Büşra yutkundu.
Sonra arkasını döndü.
Ahsen’i gördü.
Yavaşça.
“Sen…”dedi.
Ahsen gözlerini açtı.
Büşra yanına gitti.
Hiç düşünmeden sarıldı.
Ahsen bir an dondu.
Sonra karşılık verdi.
Zayıf ama gerçek bir sarılmaydı.
Mitra onları izledi.
Turan hâlâ kucağındaydı.
Ama bu kez biraz daha sakindi.
Selçuk Büşra’ya baktı.
“Nasıl geldin?”
Büşra cevap verdi.
“Koşarak.”
Sonra durdu.
“Geç kalmışım gibi hissediyorum."
Emre başını salladı.
“Geç kalmadın.”
Kısa bir sessizlik.
“Tam zamanında geldin.”
Büşra tekrar cama döndü.
Asena’ya baktı.
“Dayan tamam mı…”
fısıldadı.
“Söz verdin.”
O sırada Turan küçük bir ses çıkardı.
Yine
“anne"
Sonra tekrar.
Daha net.
Mitra gözlerini kapattı.
Gülümsedi.
İstemeden.
Selçuk bunu fark etti
Ama kimseye gerek kalmadı.
Emre camdan uzaklaştı.
İlk kez birkaç adım geri çekildi.
“Burada kalacağız.”
dedi.
“Kimse gitmiyor.”
Büşra başını salladı.
Ahsen ona baktı.
Selçuk nefes verdi.
Mitra Turan’a baktı.
Ve o an koridorun içinde garip bir şey oldu.
Savaş hâlâ dışarıdaydı.
Ama içeride ilk kez kimse dağılmıyordu.
Asena hâlâ uyanmamıştı.
Ama kaybolmamıştı da.
Ve bu bile,
orada kalan herkes için,
yeni bir başlangıç sayılıyordu.
Hastanenin koridorunda zaman durmuş gibiydi.
Kimse konuşmuyordu.
Sadece makinelerin ritmik sesleri duyuluyordu.
Asena'nın odasının önünde Emre ayakta duruyordu.
Elini camdan hiç çekmiyordu.
İçeride ben, hiçbir şeyden habersiz gibi hareketsiz yatıyordum.
Doktorlardan biri hızla koridorun başından koşarak geldi.
Yüzündeki ifade hiç iyi değildi.
"Komutan!"
Emre döndü.
"Neler oluyor?"
Doktor cevap veremeden bütün bina hafifçe sallandı.
Önce kimse anlamadı.
Sonra...
Uzakta büyük bir patlama duyuldu.
Yer sarsıldı.
Koridordaki lambalar birkaç kez yanıp söndü.
Bütün hastaneyi alarm sesi doldurdu.
"Dikkat! Acil tahliye! Acil tahliye!"
Büşra irkilerek ayağa kalktı.
"Mitra..."
Mitra refleksle Turan'ı göğsüne bastırdı.
Ben içeride hiçbir şey duymuyordum.
Ama dışarıda herkesin nefesi kesilmişti.
İkinci patlama ilkinden çok daha yakındı.
Camlar çatladı.
Koridorun sonundaki tavanın bir kısmı çöktü.
Doktor bağırdı.
"Herkes aşağı kata! Hemen!"
Emre yerinden kıpırdamadı.
"Asena."
Doktor tekrar seslendi.
"Onu şu an taşıyamayız!"
"Ben bırakmam."
Sesi sakindi.
Ama öyle bir kararlılıkla söylemişti ki kimse bir an ne diyeceğini bilemedi.
Selçuk hızla yanına geldi.
"Emre."
Cevap yoktu.
"Emre!"
"Gitmiyorum."
Bir patlama daha..
Bu kez bina çok daha sert sallandı.
Odamdaki cihazlar bir an kesildi.
Monitör kısa süreliğine karardı.
Sonra jeneratör devreye girdi.
Tekrar çalışmaya başladı.
Doktor derin bir nefes verdi.
"Elektrik yedeğe geçti!"
Tam o sırada Ahsen'in odasından keskin alarm sesi yükseldi.
Biiip... Biiip... Biiip...
Hemşireler koşmaya başladı.
"Kan basıncı düşüyor!"
"Doktor!"
"Ameliyathaneyi hazırlayın!"
"Savaş var nasıl hazırlıycaz"
Selçuk refleksle o tarafa döndü.
"Ahsen..."
Kapı yüzüne kapandı.
Doktorlar içeride çalışmaya başlamıştı.
Büşra'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Hayır..."
Mitra olduğu yerde donmuştu.
Bir eli Turan'ın sırtındaydı.
Diğer eli istemsizce karnına gitmişti.
Selçuk tekrar Emre'ye döndü.
"Dinle beni."
Emre hâlâ camın önündeydi.
"Asena burada."
"Biliyorum."
"Ben onu bırakmam."
Selçuk ilk kez Emre'nin omzundan tuttu.
Sertçe çevirdi.
"Ya sen de burada kalırsan?"
Emre hiçbir şey demedi.
Sadece tekrar bana baktı.
Koridor yeniden sallandı.
Bu kez tavandan alçı parçaları düştü.
Doktor bağırdı.
"Bu kat boşaltılıyor!"
"Şimdi!"
Selçuk'un sesi yükseldi.
"Emre!"
Emre'nin gözleri hâlâ odadaydı.
Sonra çok yavaş...
Camın üzerine elini koydu.
"Duyuyorsan..."
Sesi ilk kez titredi.
"Dayan."
Bir saniye sustu.
"Ne olursa olsun dayan."
Selçuk kolundan çekti.
"Gitmemiz lazım!"
Emre direndi.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Ama sonunda...
İlk kez camdan uzaklaştı.
Sanki her adımda arkasında bir parçasını bırakıyordu.
Koridorun sonunda döndü.
Son kez bana baktı.
Ben hâlâ hareketsizdim.
Makine düzenli çalışıyordu. Bana göre
Ama doktorların yüzündeki telaş hiç azalmıyordu.
Tam o sırada içeriden başka bir ses geldi.
"Asena'nın durumu kötüleşiyor!"
Emre olduğu yerde dondu.
"Hayır..."
Selçuk bu kez onu neredeyse zorla çekti.
"Şimdi geri dönersen hiçbirimize faydan olmaz!"
Emre gözlerini kapattı.
Yumruklarını sıktı.
Sonra başını eğdi.
Bir tek kelime söyledi.
"Bekle..."
Koridorun diğer ucunda ameliyathane kapısı açıldı
Ahsen hızla içeri alınıyordu.
Doktorlardan biri yüksek sesle bağırdı.
"İç kanama ihtimali var esir alınan askerlerden durum stabilken hayatı tehlike devreye girdi"
Mitranin yüzü bembeyaz kesildi
"Ahsen..."
Kapılar kapandı.
Kırmızı ışık yandı.
Koridorda geriye sadece dört kişi kaldı.
Emre.
Selçuk.
Mitra.
Büşra.
Ve Mitra'nın kucağında korkudan sessizleşmiş Turan...
Hiç kimse konuşmadı.
Çünkü herkes aynı iki kapıya bakıyordu.
Biri benim bulunduğum yoğun bakım odası.
Diğeri Ahsen'in ameliyathanesi.
İkisinin de kapısı kapalıydı.
Ve ikisinin arkasında da...
Hayat, incecik bir çizgide tutunmaya çalışıyordu.
Koridorun sessizliği bu kez alarm sesleriyle bile bozulmuyordu.
Emre hâlâ Asena'nın odasına bakıyordu.
Selçuk ise bir yandan ameliyathanenin kapısını, bir yandan da çökmeye devam eden tavanı izliyordu.
Kimsenin aklı başka yerde değildi.
Ta ki...
Koridorun sonundan koşarak gelen hemşireyi görene kadar.
"Komutan!"
Emre başını çevirdi.
Hemşirenin nefesi kesiliyordu.
"Çağrı... Çağrı'nın odasına hemen gelmeniz gerekiyor!"
Selçuk'un yüzü gerildi.
"Az önce durumu iyiydi."
"Bir anda değişti."
Emre hiç düşünmeden koşmaya başladı.
Selçuk, Mitra ve Büşra da arkasından gitti.
Kapıya ulaştıklarında içerisi doktorlarla dolmuştu.
Monitör aralıksız alarm veriyordu.
Doktorlardan biri göğüs basısı yapıyordu.
Diğeri ilaç hazırlıyordu.
"Haydi!"
"Bir kez daha!"
"Hadi..."
Koridorun dışından sadece aceleci sesler duyuluyordu.
Kimse içeri giremiyordu.
Selçuk kapının önünde yumruklarını sıktı.
"Dayan..."
diye fısıldadı.
İçeriden bir doktorun sesi geldi.
"Nabız alamıyoruz!"
Bir saniye...
İki saniye...
Sonra yeniden müdahale başladı.
Mitra gözlerini kapattı.
Turan korkuyla onun omzuna yüzünü sakladı.
Büşra sessizce ağlıyordu.
Emre ise kapının önünden ayrılmıyordu.
Sanki orada durursa bir şey değişecekmiş gibi.
Dakikalar geçti.
Kimse saatine bakmadı.
Çünkü zaman artık işlemiyordu.
Sonra...
Odadaki bütün hareket yavaşladı.
Doktorlar birbirlerine baktı.
Kimse konuşmadı.
En yaşlı doktor derin bir nefes aldı.
Başını yavaşça eğdi.
Koridorun kapısı açıldı.
Doktor maskesini çıkardı.
Yüzündeki yorgunluk her şeyi anlatıyordu.
"Elimizden geleni yaptık ölüm nedeni ani şok ölüm saati 16:41 vatan sağolsun"
Kimse cevap vermedi.
Çünkü o cümleden sonra başka hiçbir cümle kolay değildi.
Selçuk olduğu yerde kaldı.
Emre gözlerini kapattı.
"Uyansana lan uyansana oğlum sevdiğin kız içerde ölüyor sen nasıl burda yatıyorsun ÇAĞRI UYANSANA KARDEŞİM UYANSANA SÖZ YATAĞIMDA YATMANA KIZMİCAM UYAN KARDEŞİM AHSEN İCİN UYAN LAN BENİM İCİN UYAN OĞLUM BENİM İCİN LAN ABİN EMRE İCİN LAN"
Büşra'nın dizleri çözüldü.
Mitra, Turan'ı daha sıkı sarıldı.
Koridorda sadece makinelerin sesi kalmıştı.
Ama bu kez...
Çağrı'nın odasından hiçbir ses gelmiyordu.
Bir süre sonra görevli asker odanın kapısına sessizce Türk bayrağını bıraktı.
Kimse yüksek sesle ağlamadı.
Çünkü bazı acılar, sesi insanın içinden alıp götürüyordu.
Koridorun diğer ucunda ise iki kapı hâlâ kapalıydı.
Birinde Asena yaşam mücadelesi veriyordu.
Diğerinde Ahsen ameliyattaydı.
Ve geride kalan herkes...
Bir kaybın ağırlığını taşıyarak o iki kapının açılmasını beklemeye devam etti
Koridorun sessizliği bu kez ambulans sirenleriyle bölündü.
Hastanenin dışındaki çatışma yeniden yaklaşmaya başlamıştı.
Tavanın bazı bölümleri hâlâ güvenli değildi.
Koridorun başından iki doktor ve birkaç sağlık görevlisi hızla geldi.
Başhekim doğrudan Emre'nin karşısında durdu.
"Burada daha fazla kalmaları mümkün değil."
Emre gözlerini kaldırdı.
"Ne demek istiyorsunuz?"
"Yoğun bakım ünitesi tahliye ediliyor. Hastane artık güvenli değil."
Selçuk araya girdi.
"Nereye götürülecekler?"
Doktor elindeki dosyayı açtı.
"Arka bölgede bulunan askeri hastaneye. Orası daha korunaklı."
Emre hiç düşünmeden cevap verdi.
"Ben de geliyorum."
Doktor başını salladı.
"Refakat için yalnızca bir araç ayrıldı. Siz de konvoyla geleceksiniz."
Tam o sırada yoğun bakımın kapısı açıldı.
İlk sedye dışarı çıkarıldı
Bu bendim
Hâlâ gözlerini açmamıştım
Solunum cihazı sedyeyle birlikte ilerliyordum hicbirseyin farkında değildim oysaki
Hemşirelerden biri serumları tutuyor, diğeri monitörü kontrol ediyordu.
Emre birkaç adım yaklaştı.
Parmakları titreyerek sedyenin kenarına dokundu.
"Asena..."
Cevap gelmedi.
Sadece monitörden gelen düzenli ses...
Görevliler sedyeyi hızla ambulansa doğru götürdü.
Koridorda kimse konuşmuyordu.
Birkaç dakika sonra ameliyathanenin kapısı yeniden açıldı.
Ahsen de sedyeyle çıkarıldı.
Yüzü solgundu.
Kolunda ve omzunda kalın bandajlar vardı.
Hâlâ bilinci kapalıydı.
Doktor yürürken konuşuyordu.
"Ameliyat tamamlandı ama durumu kritik. Yol boyunca sürekli takip edilmesi gerekiyor."
Büşra gözyaşlarını sildi.
"Lütfen..."
diyebildi sadece.
Mitra, Turan'ı göğsüne bastırarak sedyelerin arkasından yürüdü.
El kadar Bebek sessizdi
Normalde ambulansların sesinden korkardı.
Ama bu kez sadece teyzesinin omzuna başını koymuştu.
Dışarı çıktıklarında ışıklar sonmeye başlamıştı.
Ambulansların motorları çalışıyordu.
Askerler çevrede güvenlik oluşturmuştu.
Emre son kez arka kapılardan içeri baktı.
Bir ambulansta Asena... Yani ben
Diğerinde Ahsen...
İki kapı da aynı anda kapandı.
Sirenler çalmaya başladı.
Konvoy yavaşça hareket etti.
Kimse nereye vardıklarını bilmiyordu.
Ama herkes aynı şeyi umut ediyordu.
Bu yol...
Belki de yeni bir başlangıcın yolu olurdu.
Çağrı'nın naaşı askerî tören alanına getirildiğinde...
Gökyüzü kapalıydı.
Ne yağmur yağıyordu...
Ne de güneş açıyordu.
Sanki hava bile karar verememişti.
Bayrağa sarılı tabut yavaşça omuzlardan indirildi.
Etrafında tam bir sessizlik vardı.
Silah sesleri yoktu artık.
Patlamalar yoktu.
Ama bu sessizlik...
Savaştan daha ağırdı.
Emre gelemedi.
Hastaneden ayrılmayı reddetmişti.
"Asena uyanırsa..."
demişti ama asıl neden o vedalara dayanamazdi
"Yanında kimse olmaz."
Kimse ısrar etmedi.
Çünkü herkes aynı şeyi yapardı.
Selçuk ise tören alanında dimdik duruyordu.
Üniforması tertemizdi.
Ama yüzü...
Sanki yıllarca yaşlanmış gibiydi.
Çağrı'nın tabutuna bakıyordu.
Hiç gözünü ayırmadan.
Komutan konuşmaya başladı.
"Bugün burada...
Görevini son nefesine kadar yerine getiren silah arkadaşımızı uğurluyoruz."
Ses rüzgârın içinde kayboldu.
"Vatan uğruna verdiği mücadele...
Daima hatırlanacaktır."
Selçuk başını eğdi.
Gözlerini kapattı.
Aklına ilk tanıştıkları gün geldi.
Çağrı'nın sürekli ciddi duruşu... O ciddiyetin altındaki komiklik
Kendisine attığı o ilk sert bakış...
Yaptığı her şakaya göz devirmesi...
Sonra...
Gizem.
Küçük kızın...
"Baba..."
diye ona seslenişi.
Bir anda boğazı düğümlendi.
"Lan..."
diye fısıldadı kendi kendine.
"Sen baba olmayı ne güzel öğrenmiştin."
Gözlerinden ilk damla o an düştü.
Mitra biraz geride duruyordu.
Karnını iki eliyle koruyordu.
Turan kucağındaydı.
Bebek hiçbir şey anlamıyordu.
Sadece etrafına bakıyordu.
Sonra bayrağa sarılı tabutu gördü.
Sessizleşti.
Başını Mitra'nın omzuna koydu.
Büşra daha ilk dakikadan ağlamaya başlamıştı.
Susturmaya çalışıyordu kendini.
Ama olmuyordu.
Her saygı duruşunda...
Her komutta...
Biraz daha dağılıyordu.
Askerler yavaşça tabutun etrafında yerlerini aldı.
Komutan yüksek sesle bağırdı.
"Saygı atışı!"
Gökyüzüne doğru ilk el ateş edildi.
Ardından ikinci.
Sonra üçüncü.
Her silah sesi...
Sanki hastanenin duvarlarına kadar ulaşıyordu.
O sırada..
Yoğun bakım odasında...
Monitörde küçük bir değişiklik oldu.
Benim kalp ritmim aniden hızlandı.
Doktor başını kaldırdı.
"Nabız yükseliyor."
Hemşire ekrana baktı.
"Sebebi belli değil."
Kimse bilmiyordu.
Belki de...
Bir vedanın ağırlığı...
Uzaklardan bile hissediliyordu.
Tören sona erdiğinde...
Komutan bayrağı dikkatlice katladı.
Yavaş adımlarla Selçuk'un önüne geldi.
İki eliyle uzattı.
"Silah arkadaşımızın emaneti."
Selçuk'un elleri titredi.
Bayrağı aldı.
Bir an göğsüne bastırdı.
Sonra dayanamadı.
Başını tabutun üzerine koydu.
İlk kez...
Hiç kimseyi umursamadan ağladı.
"Affet kardeşim..."
dedi hıçkırarak.
"Seni oradan çıkaramadım."
Mitra gözlerini kapattı.
Büşra yüzünü ellerinin arasına aldı.
Orada bulunan hiçbir asker gözyaşını saklamaya çalışmadı.
Çünkü o gün...
Komutanlarını değil...
Kardeşlerini toprağa veriyorlardı.
Defin tamamlandıktan sonra herkes yavaş yavaş mezarlıktan ayrıldı.
Sadece Selçuk kaldı.
Elinde katlanmış bayrak...
Uzun süre mezar taşına baktı.
Sonra diz çöktü.
"Rahat uyu."
dedi.
"Gizem bir gün büyüyecek."
Boğazı düğümlendi.
"Ben ona seni anlatacağım onu bulucağım kardeşim."
Ayağa kalktı.
Gözyaşlarını sildi.
Arkasını döndü.
Çünkü hastanede...
Hâlâ bekleyen iki can vardı.
Asena...
Ve Ahsen...
Bu savaş henüz onların içinde bitmemişti.
Mezarlıktan dönüş yolu kimse için “dönüş” gibi değildi.
Aynı araçlar vardı.
Aynı insanlar oturuyordu.
Ama kimse aynı kişi değildi.
Selçuk bayrağı kucağında tutuyordu.
Katlanmış hali bile ağır geliyordu.
Sanki kumaş değil de...
Birinin tamamlanmamış hayatını taşıyordu.
Camdan dışarı baktı.
Hiçbir şey görmüyordu aslında.
Mitra arkada oturuyordu.
Turan artık ağlamıyordu.
Sadece sessizdi.
O yaşta bir çocuğun sessizliği normal değildir.
Bir şey hissettiği içindir.
Ama bunu kimse yüksek sesle söylemedi.
Büşra başını cama yaslamıştı.
Gözleri şişmişti.
Ama ağlamıyordu artık.
Ağlamak bitmişti.
O aşamayı geçmişti.
Şimdi sadece boşluk vardı.
Selçuk bir noktada konuştu.
Sesi çok kısık çıktı.
“Savaş bitince insanın içi bitmiyormuş.”
Kimse cevap vermedi.
Çünkü cevap yoktu.
Araç hastaneye yaklaştığında Emre hâlâ koridorda oturuyordu.
Aynı sandalyede.
Hareketsiz.
Sanki hiç kalkmamıştı.
Sadece daha çok yorulmuştu.
Kapı açıldı.
İlk Selçuk girdi.
Göz göze geldiler.
Hiçbir şey söylemediler.
Söyleyemediler.
Selçuk sadece başını eğdi.
Emre de anladı.
Emre ayağa kalkmadı bile.
Sadece sordu.
“Getirdiniz mi?”
Selçuk boğazını temizledi.
“Evet.”
Bu tek kelime bile zor çıktı.
Mitra içeri girdiğinde Turan Emre’yi gördü.
Kollarını uzattı.
“Ba…"
Emre hemen aldı.
Kucağına.
Sanki tutmazsa kırılacakmış gibi.
O an Selçuk konuştu.
“Emre…”
Emre gözünü Turan’dan ayırmadan cevap verdi.
“Biliyorum.”
Hiçbir şey söylemedi Selçuk.
Çünkü “biliyorum” her şeyi içeriyordu zaten.
Büşra hastane kapısında durdu.
İçeri girmedi.
Sadece baktı.
Sonra kendi kendine fısıldadı.
“Burada bir şey eksik.”
Kimse sormadı ne olduğunu.
Çünkü herkes biliyordu.
Koridor eskisinden daha kalabalıktı.
Ama daha boştu.
Çünkü bazı boşluklar insanla dolmazdı.
Emre Turan’ı sallıyordu.
Ama aklı başka yerdeydi.
Gözleri boşluğa kayıyordu sürekli.
Sanki bir şey bekliyordu.
Ama gelmeyeceğini de biliyordu.
Selçuk camın önüne geçti.
Elini cama koydu.
“Keşke…”
dedi.
Devamını getirmedi.
Çünkü devamı yoktu.
Mitra arkasından yaklaştı.
Sessizce konuştu.
“Her şey böyle bitmez.”
Selçuk başını çevirmedi.
“Bitmedi zaten.”
Emre aniden konuştu.
“Bitmez.”
Sesi çok netti.
Ama sert değil.
Yorgundu.
Büşra koridora girdi.
Yanlarına geldi.
“Doktorlar…”
dedi.
Cümlesini bitirmedi.
Çünkü kimse duymak istemiyordu.
O sırada hastanenin ışıkları bir an titreşti.
Jeneratör sesi uzaktan duyuldu.
Hiç kimse tepki vermedi.
Artık refleks bile kalmamıştı.
Selçuk başını kaldırdı.
“Her şey çok sessiz.”
dedi.
Emre cevap verdi.
“Alışıyoruz.”
Bu cümle herkesi rahatsız etti.
Ama kimse itiraz etmedi.
Mitra Turan’ı yere indirdi.
Çocuk Emre’nin bacağını tuttu.
Sıkı sıkı.
Emre eğilip baktı.
Ama gülümsemedi.
Sadece baktı.
Büşra bir bankta oturdu.
Ellerini yüzüne kapattı.
“Ben…”
dedi.
“Burada nefes alamıyorum.”
Selçuk yanına oturdu.
Hiç dokunmadı.
Sadece yanında durdu.
“Alışırsın.”
dedi.
Sonra sustu.
Kendisi bile inanmadı söylediğine.
Emre koridorun sonuna yürüdü.
Camdan dışarı baktı.
Gökyüzü griydi.
Aynı.
Hiç değişmemişti.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Bu daha kötüydü.
Mitra arkasında durdu.
“Sence geri dönerler mi?”
Selçuk cevap vermedi.
Çünkü bu soru artık zamanla ilgili değildi.
Emre fısıldadı.
“Kimse geri dönmez.”
Ama sonra ekledi.
“Biz devam ederiz."
O gece hastanede kimse uyumadı.
Uyuyan yoktu.
Sadece bekleyen vardı.
Selçuk bayrağı masaya koydu.
Uzun süre baktı.
Sonra elini çekti.
Sanki dokunmak bile ağırdı.
Mitra Turan’ı yatırdı.
Çocuk uyumadı.
Sadece tavana baktı.
Sessizdi.
Büşra koridorda yürüdü.
Durdu.
Geri döndü.
Yine yürüdü.
Ama nereye gittiğini bilmiyordu.
Emre aynı sandalyeye oturdu.
Hâlâ kıpırdamadı.
Gözleri açık.
Ama içi kapalıydı.
Ve o gece...
Kimse hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bazı geceler konuşmak için değil...
Sadece hayatta kalmak içindi.
Hastanenin o “güvenli merkez” dedikleri yere nakil işlemi bittikten sonra bile kimse rahat bir nefes alamamıştı.
“Güvenli” kelimesi sadece tabeladaydı.
Koridorlar hâlâ aynı hastane kokusunu taşıyordu.
Ama artık daha sessizdi.
Sanki herkes sesini bilerek kısıyordu.
Asena ve Ahsen başka odalara alınmıştı.
Kapılar kapalıydı.
Makineler çalışıyordu.
Hayat içeride bir yerde tutunmaya devam ediyordu ama kimse buna “iyi” demiyordu.
Çünkü iyi olan şeyler bu kadar kırılgan görünmezdi.
Mitra Turan’ı kucağında koridorun en ucuna oturmuştu.
Işık daha loştu orada.
Turan artık ağlamıyordu.
Ama huzurlu da değildi.
Sadece yorulmuştu.
Küçük elleri Mitra’nın elbisesine tutunuyordu.
Mitra hafif hafif sallıyordu onu.
Ve sonra…
çok kısık bir sesle konuşmaya başladı.
Önce nefes aldı.
Sonra başladı.
“Uykudan uyanmış gülermiş… Bakarmış…”
Koridor bir anda değişti.
Sanki sesle birlikte sertlik azaldı.
Mitra devam etti.
“Annesi onu çok öpermiş… severmiş…”
Bir an durdu.
Turan kıpırdandı.
Mitra elini sırtına koydu.
“Babası onu çok öpermiş… severmiş…”
Ses çok basitti.
Ama o kadar gerçekti ki…
duyan herkesin içini yumuşattı.
Emre o an odasının kapısının önünde değildi.
Ama koridorun karşı ucundaydı.
Duvara yaslanmıştı.
Ve ilk kelimeyi duyar duymaz…
başını kaldırdı.
Mitra devam etti.
“Uykudan uyanmış gülermiş… bakarmış…”
Bu sefer sesi biraz daha titredi.
Ama bırakmadı.
“Annesi onu çok öpermiş… severmiş… babası onu çok öpermiş… severmiş…”
Emre nefesini tuttu.
Bir an hiçbir şey yapmadı.
Sonra gözleri doldu.
İstemeden.
Sessizce.
Başını çevirdi ama çok geçti.
Ses içeri girmişti artık.
Turan Mitra’nın kucağında hafif kıpırdandı.
Küçük bir ses çıkardı.
“A...”
Sonra sustu.
Ama bu sefer Emre o sesi duymuştu.
Emre duvara daha sert yaslandı.
Gözlerini kapattı.
Bir nefes aldı.
Ama yetmedi.
Bir tane daha aldı.
Sonra sesi kırıldı.
Sessizce konuştu.
“Yeter…”
Kendi kendineydi.
Ama aslında değildi.
Mitra ninniyi bitirdi.
Sessizlik geri geldi.
Ama eski sessizlik değildi.
Bu kez içi doluydu.
Emre yavaşça yürüdü.
Adım adım.
Koridorun ortasına geldi.
Durdu.
Mitra’yı gördü.
Turan’ı gördü.
Ve o an…
hiç konuşmadan çöktü.
Sandalyeye değil.
Kendi içine.
Gözleri dolu halde başını eğdi.
Mitra onu fark etti.
Ama konuşmadı.
Sadece Turan’ı biraz daha sıkı tuttu
Emre çok kısık bir sesle söyledi.
“Bu ses…”
durdu.
Yutkundu.
“İnsanı dağıtıyor.”
Mitra başını çevirmedi.
Sadece çok sakin bir şey söyledi.
“Bazen dağılan şeyler… daha doğru yerine oturur.”
Emre cevap vermedi.
Çünkü ilk defa buna karşı bir savunması yoktu.
Turan o an Mitra’nın göğsüne yaslandı.
Gözleri kapanır gibi oldu.
Ve Emre bunu gördü.
Sessizlik bu kez ağır değildi.
Sadece gerçekti.
Ve o gece hastane koridorunda kimse savaş konuşmadı.
Kimse emir vermedi.
Kimse kaçmadı.
Sadece bir ninni vardı havada kalan.
Ve o ninni…
en sert insanları bile susturacak kadar yumuşaktı.
Hastanenin o sessizliği artık alışılmış bir şey değildi. Sanki herkes bağırmayı unutmuş gibiydi. Oysa içeride hâlâ kırılgan bir denge vardı, kimse dokunmaya cesaret edemiyordu. Emre koridorun bir ucunda, Mitra ve Turan’a uzaktan bakıyordu. Selçuk bir süre sonra doktorlarla konuşmak için uzaklaştı. Koridorun ortasında kalan boşluk bile dolu hissediliyordu.
Büşra pencere kenarında durmuş, dışarıya değil içeriye bakıyordu aslında. Gözleri camda değil, düşüncelerindeydi. O sırada arkasından bir ses geldi.
“Uyumadın mı?”
Büşra başını çevirdi. Yüzbaşı Yavuzdu. Üniforması üstündeydi ama ilk kez bu kadar ağır görünüyordu.
“Uyku yok burada.”
dedi Büşra.
Yavuz yanına yaklaştı ama çok değil. Aralarında mesafe bıraktı, sanki o mesafe bir şeyleri koruyacakmış gibi.
“Zor bir geceydi.” dedi Yavuz.
Büşra kısa bir nefes verdi.
“Burada hangi gece kolay ki?”
Yavuz cevap vermedi hemen. Bir süre camdan içeri baktı. Sonra çok daha yumuşak bir sesle konuştu.
“Sen iyi misin?”
Büşra bu soruya gülmedi. Alay etmedi. Sadece baktı.
“İyi olmak ne demek burada?”
Yavuz başını hafif eğdi.
“Haklısın.”
Bir sessizlik oldu. Bu sessizlik önceki geceler gibi ağır değildi. Daha insaniydi. Daha kırılgan.
Büşra gözlerini kaçırdı.
“Herkes bir şeyleri tutmaya çalışıyor. Ama kimse tutamıyor.”
Yavuz ona baktı. Bu kez bakışı emir veren bir bakış değildi.
“Seni burada ilk gördüğümde daha serttin.”
dedi.
Büşra kaşını kaldırdı.
“Sen beni tanıyor musun?”
Yavuz hafifçe nefes verdi.
"Herkesi tanımaya çalışıyorum.”
Bu cümle Büşra’yı durdurdu. Çünkü içinde bir gösteriş yoktu. Sadece yorgunluk vardı.
“Niye?”
dedi Büşra.
Yavuz kısa bir an sustu. Sonra çok net konuştu.
“Çünkü burada insanlar ya kayboluyor ya da unutuluyor. İkisi de aynı şey.”
Büşra başını yavaşça salladı.
“Sen hep böyle mi konuşursun?”
Yavuz hafif bir şey yaptı, gülümsemeye benzer ama tam değil.
“Genelde daha az konuşurum.”
Büşra ilk kez gözlerini kaçırmadı. Yavuz’a baktı.
“Şu an neden konuşuyorsun o zaman?”
Yavuz cevap vermedi hemen. Bir adım geri attı, sonra tekrar durdu. Sanki doğru kelimeyi arıyordu ama bulamıyordu.
“Çünkü burada herkes bir şey taşıyor.” dedi. “Ama bazıları tek başına taşıyor.”
Büşra’nın sesi yumuşadı istemsizce.
“Ben alışığım.”
Yavuz hemen karşılık verdi.
“Alışmak çözmüyor.”
Bu cümle Büşra’yı susturdu.
Bir süre sadece hastane sesleri vardı. Uzak makineler, ayak sesleri, kapıların açılıp kapanması.
Sonra Büşra çok kısık bir sesle konuştu.
“Sen neden buradasın?”
Yavuz bu soruya hemen cevap vermedi. İlk defa bakışı kaçtı.
“Görev.”
Büşra başını salladı.
“Herkesin cevabı bu.”
Yavuz bu kez daha düşük bir sesle ekledi.
“Ama bazı görevler insanı burada bırakıyor.”
Büşra ona baktı.
“Ve sen kaldın.”
Yavuz başını eğdi
“Evet.”
Sessizlik yeniden geldi ama bu kez boğucu değildi.
Büşra bir adım yaklaştı fark etmeden. Sonra durdu, kendi hareketine bile şaşırdı.
“Burada kalmak seni yormuyor mu?”
Yavuz gözlerini kapattı bir an. Sonra açtı.
“Her gün.”
Büşra ilk kez yumuşak bir şey söyledi.
“Belli oluyor.”
Yavuz ona baktı. Bu bakışta emir yoktu. Sadece insan vardı.
“Sen de yorulmuşsun.” dedi.
Büşra kısa bir gülüş verdi.
“Herkes yorulmuş.”
Yavuz çok hafif başını salladı.
“Ama herkes aynı yerden yorulmuyor.”
Bu cümle aralarında asılı kaldı.
Koridorun sonunda Emre hâlâ uzaktaydı. Mitra Turan’ı sallıyordu. Selçuk bir kapının önünde bekliyordu. Herkes kendi kırılganlığının içinde sıkışmıştı.
Ama Büşra ile Yavuz’un durduğu yerde ilk kez o kırılganlık biraz daha sessizdi.
Büşra camdan uzaklaştı. Yavuz da yanında yürüdü.
“Yarın da burada olacak mısın?”
dedi Büşra.
Yavuz kısa bir an düşündü.
“Evet.”
Büşra başını salladı.
“O zaman yine konuşuruz.”
Yavuz ilk kez çok hafif gülümsedi.
“Konuşuruz.”
Ve ikisi de fark etmedi ama o kelime, o koridorda ilk defa bir şeyleri taşımıyordu.
Sadece duruyordu.
Koridorun ışıkları sabaha karşı daha sert yanıyordu. Gece boyunca biriken ağırlık sabaha taşmıştı. Hastane hâlâ çalışıyordu ama artık hiçbir şey “normal” hissettirmiyordu.
Emre hâlâ Asena’nın odasının önündeydi.
Camdan bir adım bile ayrılmamıştı.
Selçuk birkaç kez yanına gelmişti ama artık çekiştirmiyordu. Çünkü Emre’yi oradan almak mümkün değildi; o zaten orada değil, Asena’nın yanında kalıyordu.
Mitra Turan’ı kısa süreliğine hemşireye bırakmış, geri dönmüştü. Büşra ve Yüzbaşı Yavuz ise koridorun biraz gerisinde sessizce bekliyordu.
Bir hemşire hızlı adımlarla geldi.
“Doktor!”
Ses kesildiğinde herkes döndü.
Emre başını çevirdi.
“Neler oluyor?”
Hemşire nefes nefeseydi.
“Ahsen…”
Bir saniye durdu.
“Komaya girdi.”
Koridor bir anda sustu.
Emre olduğu yerde kaldı.
Selçuk refleksle öne çıktı.
“Nasıl komaya girdi?”
Hemşire cevap veremedi.
Emre’nin bakışı camdan ayrıldı.
Ama Asena’dan değil.
Sadece bir anlığına başka bir noktaya kaydı.
Sonra tekrar Asena’ya döndü.
Sesi kısık çıktı.
“Ahsen…”
Bir şey eklemedi.
Çünkü şu an onun için tek sabit şey Asena’ydı.
Selçuk bir adım yaklaştı.
“Emre, dinle.”
Emre cevap vermedi.
Selçuk daha net konuştu.
“İki ayrı oda, iki ayrı kriz. Sen tek başına ikisini de taşıyamazsın ikisi de ... İkisi de komaya girdi”
Emre ilk kez ona baktı.
Gözleri yorgundu.
Ama kararlıydı.
“Ben taşımıyorum.”
Kısa bir duraklama.
“Ben bekliyorum.”
O sırada Büşra camın gerisinden Ahsen’in götürüldüğü yöne baktı.
Yüzü gerildi.
“Bir saniye önce ayaktaydı…”
Yavuz başını salladı.
“Bazen saniyeler yeter.”
Asena’nın odasında makineler düzenli çalışıyordu.
Ama kimse “iyi” demiyordu.
Sadece “stabil” deniyordu.
Ve bu kelime artık kimseyi rahatlatmıyordu.
Emre cama yaklaştı.
Elini koydu.
“Buradayım Asena…”
Sesi çok kısık çıktı.
“Gitme.”
Selçuk bu kez sert değildi.
Sadece yorgundu.
“Emre…”
“Biliyorum.”
Emre onu kesmedi ama bakışını da çevirmedi.
“Biliyorum.”
Turan aglamaya başladı Mitra hemen Sakinleştirdi.
Ama kimse rahatlamadı.
Büşra fısıldadı.
“Burada herkes bir şey kaybediyor.”
Yavuz cevap verdi.
“Ve kimse hangisinin daha ağır olduğunu bilmiyor.”
O gece hastane yeniden sessizleşti.
Ama bu sessizlik boş değildi.
İçinde iki ayrı oda vardı.
Birinde Asena.
Diğerinde Ahsen.
Ve koridorda bekleyen herkes…
aynı şeyi ilk kez bu kadar net anlıyordu:
Bazı savaşlar bitmiyordu.
Sadece yer değiştiriyordu.
Aylar kelimesi bile hastane koridorunda farklı bir şeye dönüşmüştü. Zaman geçmiyordu aslında, sadece üst üste yığılıyordu. Emre hâlâ o camın önünde durmayı bırakmamıştı. Asena’nın odasına her baktığında yüzü değişmiyordu ama gözlerinin içi biraz daha eksiliyordu. Selçuk artık emir vermiyordu, sadece konuşuyordu. Büşra ise hastanenin içinde kendine bir yer bulmuş gibiydi; gidip gelmeler, hemşirelerle kısa konuşmalar, Yüzbaşı Yavuz’la sessiz bakışmalar… ikisinin arasında söylenmeyen şeyler büyüyordu ama kimse adını koymuyordu.
Mitra Turan’ı çoğu zaman kucağından indirmiyordu. Çocuk büyüyordu ama hastane onun için bir dünya olmuştu. Bazen koridorda yürürken başını Emre’ye çevirip bakıyor, Emre de ona bakıyordu. İkisi de aynı şeyi hissediyordu: beklemek insanı yormuyordu, içini boşaltıyordu.
Bir gün koridorda beklenmedik bir şey oldu. Yüzbaşı Yavuz, Büşra’nın yanına geldiğinde bu kez resmi duruşu yoktu. Omuzları biraz daha aşağıdaydı.
“Sen burada çok kalıyorsun.” dedi.
Büşra başını kaldırmadı bile. “Gitmek kolay değil.”
Yavuz kısa bir sessizlikten sonra devam etti. “Kolay demedim.”
Bu cümle Büşra’yı durdurdu. Başını çevirdi. Yüzbaşı ilk kez emir veren biri gibi değil, sadece bir insan gibi duruyordu.
“Ben de kalıyorum zaten.” dedi Yavuz daha kısık bir sesle. “Sebebini bilmiyorum.”
Büşra güldü ama gülmek gibi değildi. “Sebep bazen kendiliğinden olur.”
Yavuz bir an sustu. Sonra başını eğdi. “Burada çok şey gördüm. Ama bazı bekleyişler… insanı değiştiriyor.”
Büşra cevap vermedi. Sadece Asena’nın odasına baktı. Sonra Yavuz’a tekrar döndü.
“Değişmek kötü bir şey değil.”
Yavuz ilk kez direkt baktı ona. “Bazen de kaçınılmaz.”
Aralarında uzun bir sessizlik oldu. Ne romantik ne net… sadece ikisinin de aynı ağırlığı taşıdığını fark ettiği bir an.
O sırada Turan, Mitra’nın kucağında kıpırdandı. Küçük eliyle Emre’nin olduğu tarafa uzandı.
Emre yaklaşmadı. Ama bakışını kaçırmadı. Turan büyümüş gibiydi artık; gözleri daha dikkatliydi, sesi daha seçiciydi.
“Baba…” dedi bir anda.
Emre’nin olduğu yerden küçük bir nefes sesi geldi. Kimse konuşmadı ama herkes duymuştu.
Emre yavaşça başını çevirdi. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu.
“Buradayım.” dedi sadece.
Turan sakinleşti. Bu kadar basitti onun için. Ses vardıysa dünya yerindeydi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde hastane biraz daha boşaldı. Koridorlar uzadı. Işıklar daha sertti ama artık kimseye dokunmuyordu.
Büşra ve Yavuz dışarıdaki küçük balkona çıktılar. Soğuk hava ikisini de uyandırdı.
Yavuz cebinden sigara çıkardı ama yakmadı. Sadece elinde tuttu.
“Ben eskiden böyle değildim.” dedi.
Büşra yanına yaslandı. “Herkes öyle başlıyor.”
Yavuz hafifçe güldü. “Sen hep böyle miydin?”
Büşra kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi. “Ben de değiştim.”
Yavuz ona baktı. “Burada mı?”
Büşra başını salladı. “Burada kimse aynı kalmaz.”
İkisi de sustu. Ama bu sessizlik boş değildi. İlk kez birbirlerini “sadece görev” olarak görmüyorlardı.
İçeride Emre yine camın önündeydi. Asena’nın odasına bakıyordu. Selçuk arkasında duruyordu.
“Git biraz uyu.” dedi Selçuk.
Emre cevap vermedi.
“Emre.”
“Uyku kaybettirmez.” dedi Emre.
Selçuk iç çekti. “Ama seni de geri getirmez.”
Emre o an başını çevirdi. “Ben zaten geri gelmedim.”
Selçuk sustu.
Koridorun diğer ucunda Mitra, Turan’ı uyutmaya çalışıyordu. Hafif bir sesle ninni mırıldanıyordu. Kimseye değil, sadece çocuğa.
Emre uzaktan duydu. Durdu.
Gözleri doldu.
Çünkü o ses artık sadece bir ninni değildi. Bir süreklilikti. Kaybedilen şeylerin yerine konan tek şey gibi.
Selçuk bunu fark etti.
“Dinleme.” dedi.
Emre cevap vermedi.
Sadece bir an gözlerini kapattı.
Ve ilk kez o hastanede, kimse bir şey yapmadı.
Ne alarm vardı.
Ne patlama.
Ne emir.
Sadece bekleyen insanlar vardı.
Ve bu bekleyiş, aylar boyunca hiç bitmeyecek bir şeye dönüşüyordu.
Asena’nın odasının ışığı yanıyordu.
Ahsen’in kapısı aralıktı.
Ama kimse yaklaşmıyordu.
Çünkü bazı kapılar açılmazdı.
Sadece beklenirdi.
Üç yıl bazen takvimde çok net görünür.
Ama orada, o hastane koridorunda… hiçbir şey çizgilerle ilerlemiyordu.
Sadece üst üste binmiş günler vardı.
Kimse “üç yıl geçti” demedi.
Çünkü kimse saymamıştı.
Artık o eski hastane yoktu.
Bazı bölümler yenilenmişti, bazı koridorlar değişmişti.
Ama bazı yerler…
Hâlâ aynıydı.
Camın önü.
Sanki o üç yıl hiç olmamıştı.
Asena’nın odasına baktı
Hala oradaydı.
Hala..
Emre artık daha sessizdi.
Eskiden sertti.
Şimdi sadece yorgundu.
Ama camdan hiç çekilmiyordu.
Üç yıl boyunca çekilmemişti.
Ne bir gün.
Ne bir saat.
Selçuk artık emir vermiyordu.
Sadece yanında duruyordu.
Bazen konuşuyordu.
Bazen hiç.
Ama Emre’nin yanında kalmak onun için artık görev değil, alışkanlıktı.
Ve Turan…
Turan artık üç aylık bir bebek değildi.
Koşuyordu.
Koridorun bir ucundan diğerine.
Bazen düşüyordu.
Kalkıyordu.
Ve her sabah yaptığı ilk şey aynıydı.
Camın önüne gitmek.
“Anne.”
diyordu.
Sadece bu.
Camın arkasına bakıyordu.
Sanki içeride biri onu duyuyordu.
Mitra onun peşinden gidiyordu
Ama artık onu tutmak için değil.
Sadece izlemek için.
Çünkü o çocuk artık beklemeyi öğrenmişti.
Hepsinden daha iyi.
Büşra hâlâ hastanedeydi.
Ama artık burada “geçici” değildi.
Kalıcı olmuştu.
Yavuz da öyle.
İkisi artık bunu saklamıyordu bile.
Sadece konuşmuyorlar, aynı anda aynı koridorda yürüyorlardı.
Bir gün Yavuz Turan’ı izlerken konuştu.
“Bu çocuk hiç yorulmuyor mu?”
Büşra gülümsedi.
“Yoruluyor.”
“Ne zaman?”
“Biz yorulduğumuzda.”
Ve bu cümle uzun süre havada kaldı.
Mitra bir gün Emre'ye dondu
İlk kez.
Uzun zamandır ilk kez.
“Kaç yıl oldu?”
dedi.
Cevap vermedi
Çünkü emrede bilmiyordu
“Üç mü?” dedi.
Sesinde eminlik yoktu.
“Beş gibi geliyor.”
Selçuk uzaktan güldü.
“İkiniz de saymayı bırakmışsınız.”
Turan o sırada koşarak geldi.
Emre’nin bacağına sarıldı.
“Baba.”
dedi.
Emre eğildi.
Sadece baktı.
Ve sonra çok sessiz bir şey oldu.
Turan camın önüne gitti.
Yine.
Ama bu kez farklıydı.
Sadece bakmadı.
Eliyle cama vurdu.
“Anne.”
Emre arkasından geldi.
Durdu.
Bir şey demedi.
Sadece uzun süre baktı.
hâlâ aynı hastanedeydi
Ama artık içeride bekleyenler değil…
beklemeyi öğrenenlerdi
Yıllar nasılda hızlı geçiyordu öyle
Önce 3 yıl şimdi 5 yıl
Ben Asena doğan 5 yıl komada kaldım herkes ben donucem diye beklerken ben onları hayal kırıklığına uğrattım
Turan oğlum özür dilerim anne değişini göremedim çok özür dilerim oğlum yanında olamadım şuan 5 yaşında bir çocuksun mitra teyzen Selçuk amcan baban.. onlar seni büyütü sen hep beni bir cam kenarında beklemek zorunda oldun oğlum 5 sene koca bı 5 senne beni bekledin canımın içi özür dilerim ama biliyorum ki bu 5 sene boyunca mitra teyzen baban amcan sana nasıl baktiysa o şekilde bakmaya devam edicek annen seni çok seviyor oğlum
Emre canımın içi özür dilerim senden çok özür dilerim ben yapamadım hayata tutunamadım hala orda çaresizce beni bekliyorsun ama ben gidiyorum sevgilim gidiyorum oğlum size emanet ona beni aratmayın
Mitra güzelim herşey için çok teşekkür ederim özür dilerim kızına Ahsen Asenaya teyze olamadım sen kızına benim ismimi koydun ahsenin ismini koydun belki Ahsen donucek ama ben donemicem bitanem özür dilerim seni çok seviyorum oğlum en başta Allah'a sonra sana emanet herşey gönlünce olsun
Selçuk abim sana ne desem azdır herşey için teşekkür ederim abi hakkını helal et
Büşram gülüm özür dilerim evlendin yanında olamadım şuan hamilesin ve yine yanında olamıyorum çok özür dilerim seni çok seviyorum herşey gönlünce olsun seninde
Allah'a emanet olun ben belki daha fazla yaşıyamicam ama siz benim yerime de yaşicaksınız buna inanıyorum
"DOKTOR!!!! DOKTOR BEY HASTA ASENA DOĞAN 5 YILLIK KOMA DURUMU DAHA DA KÖTÜLEŞİYOR ACİL MÜDAHALE"
Monitör bir anlık değişti.
Sanki uzun zamandır tuttuğu düzeni bırakmış gibi.
Ses düzeldi.
Sonra tekrar bozuldu.
Doktor içeri girdiğinde artık kimse ona soru sormadı.
Çünkü yüzü konuşuyordu.
Her şeyden önce o konuşuyordu.
“Durum ilerliyor…” dedi.
Sonra sustu.
Cümleyi uzatmadı.
Çünkü uzatılacak bir yer kalmamıştı.
Emre camın önünde bir adım bile atmadı.
Sanki hareket ederse her şey daha hızlı bitecekmiş gibi.
Selçuk yanına yaklaştı ama dokunmadı.
Büşra ağzını kapattı.
Mitra Turan’ı uzaklaştırmaya çalıştı
İçeride sen vardın.
Asena.
Gözlerin kapalıydı.
Ama bu kez farklıydı.
Dönüş yoktu.
Monitör düzeldi.
Bir an için.
Sanki “yanlış alarm” gibi.
Herkes o an nefes aldı.
Ama doktor başını salladı.
“Hayır…”
Sesi çok kısıktı.
“Bu… toparlanma değil.”
Emre’nin eli camdan kaydı.
Yavaşça.
Sanki gücü bitmiş gibi.
“Ne demek bu?” dedi Selçuk.
Cevap yoktu.
Mitra bir adım attı.
“Hayır…” dedi sadece.
Ama bu bir itiraz değildi.
Bir kabullenmeme çabasıydı.
Turan küçük bir ses çıkardı.
“Anne…”
Ama kimse cevap vermedi.
Ve o an…
Koridorun içindeki tüm sesler sanki uzaklaştı.
Sadece bir şey kaldı:
Bekleme.
Doktor çok sessiz konuştu.
“Yapabileceğimiz bir şey kalmadı.”
Bu cümle bağırılmadı.
Söylenmedi bile.
Bırakıldı.
Emre camın önüne eğildi.
Başını dayadı.
Hiçbir şey söylemedi.
Selçuk gözlerini kapattı.
“Emre…” dedi sadece.
Ama Emre cevap vermedi.
Çünkü o an cevap verecek hiçbir şey yoktu.
İçerideki monitör sesi yavaşladı.
Düzleşti.
Ve kimse “bitti” demedi.
sonunu bile bile ölümü seçtim. Gözlerine bakmayı seçtim gözler kalbin aynasıdır derler o aynada kendimi seni ve oglumu gördüm
bir gün o kalp durdu ama yanımda ne sen ne oğlum vardı
sevdiğim ben seni kendi kalbimde yaşatmayı seçtim
eğer varsa başka bı dünya orda bul beni tut elimi bırakma bu sefer gökyüzündeki güneş şahit olucakti aşkımıza bak toprak şahit oldu ayrıldığımıza emrem.
"12:54 ölüm saati vatan sağolsun"
Çünkü o kelime bile fazla netti.
Sadece herkes aynı şeyi anladı:
Asena artık tutunmuyordu.
Ve kimse onu geri çağıramıyordu.
Turan bir kez daha fısıldadı:
“Anne…”
Ama bu kez kelime havada kaldı.
Karşılığı olmadı.
Ve hastane o gün çağrının gidişinden beri ikinci kez gerçekten sustu.
Çünkü bazı vedalar söylenmez.
Sadece olur.
Veda töreni askerî alanın içinde yapıldı.
Bu kez tören “resmî”ydi.
Ama kimse içinde resmiyet hissetmiyordu.
Bayrak yavaşça indirildi.
Katlanırken çıkan ses bile fazla netti.
Sanki her kat, bir şeyin kapanmasıydı.
Emre en öndeydi.
Tören boyunca gözünü kırpmadı.
Yüzü ifadesizdi.
Ama o ifadesizlik sakinlik değildi.
Tükenmişlikti.
Selçuk bir adım geride duruyordu.
Dik durmaya çalışıyordu ama omuzları ağırdı.
Büşra yanında, sessizdi.
Mitra Turan’ı kucağında tutuyordu. 5 yaşına gelmişti ama mitranin kucağı ona her zaman en güvenli yerdi
Turan bu kez etrafa bakmıyordu.
Sadece Emre’ye bakıyordu.
Komutan konuşmaya başladı.
Ses netti.
Ama herkes için uzak geliyordu.
“Görev sırasında kaybettiğimiz askerimiz…”
Devamı bir süre sonra kayboldu.
Çünkü kimse “askerimiz" kelimesini duymuyordu.
İsim okunduğunda rüzgâr biraz sertleşti.
Asena doğan
Emre o anda başını eğmedi.
Sadece gözlerini kapattı.
Turan Emre’nin elini tuttu.
Küçük eli sıkıydı.
“Anne?” dedi.
Çok kısık.
Emre eğildi.
Onun seviyesine indi.
“Burada.” dedi.
“Bizimle.”
Turan bayrağa baktı.
Uzun süre.
" Baba bu bayraktaki kırmızı artık annemin kanından mı oluşucak baba ben annemi istiyorum annem nasıl kokuyordu annem nasıl gülüyordu baba annem beni seviyor muydu annemi neden toprağın altına koyuyorlar ki uyku ilacınin etkisi bitmedi mi hala"
Hiç kimse hiç birşey diyemedi
Sonra hiçbir şey söylemedi.
Selçuk bir adım öne çıktı.
Ama konuşmadı.
Geri çekildi.
Tören bittiğinde kimse hareket etmedi.
Sanki bitmiş sayılmazdı.
Tabut taşınırken Emre bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Selçuk kolunu tuttu.
“Emre…”
Emre durdu.
Ama geri dönmedi.
Mitra Turan’ı daha sıkı sardı.
Büşra başını eğdi.
Ve o an herkes şunu anladı:
Bu bir veda değildi.
Sadece bir “son kez görme”ydi.
Emre tabut gözden kaybolana kadar orada kaldı.
Sonra tek kelime söyledi:
“Bekledim.”
Ve kimse cevap vermedi.
Çünkü o kelimeye cevap yoktu.
Çağrının yanına gömdüler aynı operasyonda şehit düştükleri ve abi kardeş gibi oldukları için
"Emre gel artık gitmemiz gerekiyor turan için lan"
Dedi Selçuk
"Turani da alin gidin siz asenayı tek başına bırakamam o çok korkar mezarlıklardan bana hep söylerdi karanlıktan mezarlıktan çok korkar o Selçuk o nasıl tek başına kalıcak orda"
"Emre ..."
Kimse daha fazla birşey diyemedi
Mezarlığın başında 1 gün 2 gün 3 gün derken 11. Güne kadar ulaştı
Ne yemek yiyor nede konusabiliyordu
Sonunda o telsiz geldi
" Son operasyon bugün bütün düşman askerlerin yeri tespit edildi zorlu bir görev olucak tüm askerler 10 dakika içinde avlu da olsun"
Emre mezarlığın başından ilk kez kalktı
Üniformasini düzeltip avluya ulaştı diğer askerler bekliyordu ama Emre daha farklı davranıyordu
"İyimisin sen"
Dedi Selçuk
" İyim bana karışmayın Turan ne durumda ?"
"Mitra ve asenayla oynuyordu en son Asenayla çok iyi anlaşıyorlar"
"Sevindim oğluma iyi bakın Selçuk "
"Merak etme sen ama artık kendine gel"
"Benim gitmem lazım"
İçinde yaklaşık 12 tane bomba olan ağır ceketi alıp üzerine giydi herkes garipsese de kimse napıyorsun diyicek kadar cesaret bulamadı kendinde çünkü Emre de naptını bilmiyordu
Şarjör ve bombalarla tek başına yola koyuldu kimse karşısına geçemedi bile
54 dakikalık bir yolun ardindan sonunda düşman askerlerin sığnağına ulaştı
Hiçbirsey demeden içeri girdi bütün namular ona doğruldu
Üstündeki 12 adet bombanin teker teker pimini çekmeye ve fırlatmaya başladı
Ama sorun şu kendisi de kaçmıyordu
"Asenam sevgilim özür dilerim sözümü tutamadım oğlumuzun yanında olamadım ama ben sensin yaşıyamıyorum affet beni güzelim " diyerek son bombanın pimini çekti
" EŞHEDÜ ENLA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENLA MUHAMMED ABDU VE RESULLAH"
Ve bağrışma sesleri devam etti
Biz artık başka bir dünyada çok başka bir şekilde kavuşmuştuk bizi birbirimize yar Yaren etmeyen dunyamizdaki ülkenin de kahramanları olmuştuk
Şehit olmakti bu.
Ve biz birbirimizi severek şehit olmuştuk o bensiz 12 gün yaşıyamadı
Ben 5 yıl ona dönmek için savaştım ve elinde sonunda başka bir dünyada da olsa kavuşmuştuk
Yüzbaşı yavuz konuşuyor
Bugün yalnızca bir savaşı kazanmadık
5 yıldır komayla mücadele eden askerimiz ne hayet gözlerini açtı fakat buna sevinemiyoruz.
Bu savaşı kazanmak için canından olan askerlerimiz için başta 12 bombayla tek başına düşman orduyu yerle bir eden bas komutanımız için sonrasında esir düşmesine rağmen hiçbir şekilde itirafçı olmayan bunun uğruna kanını vatana akıtan diğer askerlerimize Allah'tan rahmet diliyoruz bu vatan sizi unutmicak.
Veda töreni gerçekleştriliyordu
Turan annesinden sonra babasının acısını en ağır şekilde yaşıyordu
Bu sefer o bayrak Emre için katlanıyordu herkes ağlıyordu ama onlar Emre ve Asena başka bir evrende sonsuza kadar mutlu olacaklardı.
SON.