İçeriğe geç

Şafak Işığı

Bölüm 12 · 9 dk okuma

Şafak Işığı

Bölüm 12

11. Bölüm Kayalar

Yağmurun yerini bu kez duman almıştı.

Günlerdir süren çatışmalar artık savaşa dönüşmüştü.

Gerçek savaşa.

Gökyüzü griydi.

Toprak siyah.

Ve insanların gözleri yorgundu.

Ben de yorgundum.

Ama artık duramıyordum.

Durursam düşünüyordum.

Düşünürsem babamı hatırlıyordum.

Bu yüzden yürüyordum.

Koşuyordum.

Savaşıyordum.

Birlikten biraz ayrılmıştım.

Kayalıkların olduğu bölgeyi kontrol ediyorduk.

Sessizlik vardı.

Garip bir sessizlik.

Savaşın ortasında sessizlik her zaman tehlikelidir.

Tüfeğimi sıkıca tuttum.

Birkaç adım daha attım.

Sonra bir ses duydum.

Ağlama sesi.

Çok hafif.

Ama gerçek.

Bir an tuzak olduğunu düşündüm.

Olabilirdi.

Bu savaşta herkes her şeyi kullanıyordu.

Yavaşça sesin geldiği tarafa ilerledim.

Kayalığın arkasına geçtiğimde onu gördüm.

Bir kızdı.

Benden biraz büyük görünüyordu.

Üstü başı çamur içindeydi.

Saçları birbirine karışmıştı.

Dizlerini karnına çekmişti.

Ve ağlıyordu.

Gerçekten ağlıyordu.

Silahımı indirmedim.

"Kimsin?"

Kız korkuyla başını kaldırdı.

Gözleri kıpkırmızıydı.

"Lütfen ateş etme."

"İsmin."

"Büşra."

"Burada ne yapıyorsun?"

Titredi.

Sonra etrafa baktı.

Sanki biri onu izleyecekmiş gibi.

"Saklanıyorum."

"Neden?"

"Düşman askerleri..."

Sesi çatladı.

"Beni bulurlarsa öldürürler."

Uzun süre ona baktım.

Yalan söylüyor olabilirdi.

Ama korkusu gerçek görünüyordu.

İnsan bazen korkuyu ayırt eder.

Ben edebiliyordum.

Çünkü son aylarda herkesten çok korku görmüştüm.

Kendi gözlerimde bile.

Telsizi elime aldım.

"Emre."

"Asena?"

"Birini buldum."

Sessizlik oldu.

"Tehdit mi?"

"Bilmiyorum."

Yarım saat sonra herkes oradaydı.

Selçuk ilk şüphelenen kişi oldu.

"Ya casussa?"

Büşra'nın yüzü bembeyaz kesildi.

Mitra hemen yanına geçti.

"Biraz sakin ol."

Selçuk omuz silkti.

"Savaşın ortasındayız."

"Haklı."

Bu kez konuşan bendim.

"Şüphelenmek zorundayız."

Büşra'yı birlikte kampa götürdük.

Komutan uzun süre sorguladı.

Nereden geldiğini.

Nasıl kaçtığını.

Kimleri tanıdığını.

Her şeyi.

Günler geçti.

Sonra haftalar.

Büşra gitmedi.

Kaçmadı.

Yalanı da çıkmadı.

Yavaş yavaş herkes ona alışmaya başladı.

İlk eğitim gününde yere düştü.

Hem de sert düştü.

Selçuk gülmeye başladı.

"Oğlum daha koşamıyor."

Büşra yerden kalktı.

Dizleri kanıyordu.

Ama geri çekilmedi.

"Sana mı soracağım?"

Selçuk bir an durdu.

Sonra kahkahayı bastı.

"Tamam. Bu kalsın."

Haftalar ilerledi.

Biz ona guveniyoruz o çok güçlü olucaktı

Büşra değişiyordu.

İlk günkü korkmuş kız gitmişti.

Yerine daha dik duran biri geliyordu.

Atış öğreniyordu.

Koşuyordu.

Emir alıyordu.

Emir veriyordu.

Bir akşam eğitimden sonra yanıma oturdu.

Uzun süre konuşmadı.

Sonra sordu:

"İlk günler sen de korkuyor muydun?"

Gülümsedim.

"Korkuyordum."

"Ne zaman geçti?"

Başımı salladım.

"Geçmedi."

Büşra bana baktı.

Şaşırmıştı.

"Korku geçmez."

Gökyüzüne baktım.

"İnsan sadece onunla yaşamayı öğrenir."

O gece ilk kez güldü.

Gerçekten güldü.

Ve o an anladım.

Büşra artık misafir değildi.

Artık bizden biriydi.

Aylar sonra yeni askerlerin yemin töreni yapıldı.

Herkes sıraya dizildi.

Ben biraz arkada duruyordum.

Mitra yanımda.

Selçuk her zamanki gibi sıkılmış görünüyordu.

Emre ise ciddi.

Büşra adını duyunca öne çıktı.

Omuzları dikti.

Başını kaldırdı.

Ve yemini etti.

Sesi titremedi.

Onu izlerken aklıma kayalıkların arkasında ağlayan o kız geldi.

O gün kaybetmekten korkan biriydi.

Şimdi ise yanında savaşılacak bir asker olmuştu.

Ve savaş devam ediyordu.

Ama artık yalnız değildik.

Artık aramızda bir kişi daha vardı.

Büşra.

Komutanın sesi bütün kampın üstüne düştü.

Sert.

Keskin.

Tartışmaya yer bırakmayacak kadar net.

Artık buna alışmıştık bu ses operasyon değil savaşın ta kendisi demekti

"Bütün birlik toplansın!"

O ses duyulduğu anda herkes hareketlendi.

Ben de

Ahsen de

Çağrı da

Mitra da.

Selçuk da.

Emre zaten çoktan komutanın yanına geçmişti.

İçimde kötü bir his vardı.

Çünkü savaşta insanlar bağırınca değil...

Sessizleşince korkulurdu.

Ve şu an herkes sessizdi.

Dakikalar sonra bütün birlik meydanda toplanmıştı.

Komutanın yüzü her zamankinden daha sert görünüyordu.

Elindeki haritayı açtı.

Etrafına baktı.

Sonra konuştu.

"Dün gece sınır hattında büyük çaplı hareketlilik tespit edildi."

Kimse ses çıkarmadı.

"Bundan sonra yaşanacak şey çatışma değil."

Durdu.

Herkes nefesini tuttu.

"Savaş."

O kelime meydanın ortasına bomba gibi düştü.

Bir anlığına babam aklıma geldi.

Son konuşmamız.

Son sesi.

"Güçlü ol..."

Boğazım düğümlendi.

Ama yutkundum.

Şimdi ağlayamazdım.

Şimdi korkamazdım.

Herkes bana bakıyor gibiydi

Yine bir savaşın ortasındaydık büyük savaş yeni bitti sanıyorduk ama meğersem daha bitmemişti

Komutan haritayı gösterdi.

"Düşman birlikleri üç farklı noktadan ilerliyor."

Kırmızı işaretleri gösterdi.

"Eğer bu hattı kaybedersek bütün bölgeyi kaybederiz."

Sessizlik.

Ağır.

Ezici.

Selçuk yanımda fısıldadı.

"Harika."

Mitra dirseğiyle ona vurdu.

"Kes."

Ama o bile gülmedi.

Komutan devam etti.

"Bu görev gönüllülük istemiyor."

Bakışları bütün meydanı dolaştı.

"Bu görev cesaret de istemiyor."

Bir an durdu.

"Sadece kararlılık istiyor."

O an ilk kez Büşra'yı gördüm.

Arka sıralarda duruyordu.

Üniforması hâlâ yeniydi.

Ama gözleri eskisi gibi değildi.

Kayalıkların arkasında ağlayan kız gitmişti.

Yerine savaşmaya hazır biri gelmişti.

Yine de ellerinin titrediğini gördüm.

Kimse fark etmiyordu.

Ama ben gördüm.

Çünkü ben de ilk gün öyleydim.

Komutan son kez konuştu.

"Bir saat içinde hareket ediyoruz."

Meydana baktı.

"Bu emirdir."

Dağılma komutu verildiğinde herkes hazırlıklara başladı.

Silahlar kontrol edildi.

Mühimmatlar sayıldı.

Çantalar hazırlandı.

Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.

Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu.

Bazılarımız geri dönemeyecekti.

Ben tüfeğimi kontrol ederken Büşra yanıma geldi.

Sessizdi.

"Asena."

Başımı kaldırdım.

"Hm?"

Bir an durdu.

Sonra sordu.

"Korkuyor musun?"

Gülümsedim.

Acı bir gülümsemeydi.

"Evet."

Şaşırdı.

"Gerçekten mi?"

Başımı salladım.

"Her seferinde."

Büşra yere baktı.

"Ben de."

Tüfeğimin şarjörünü yerine taktım.

Sonra ona baktım.

"İyi."

Kaşlarını çattı.

"Nesi iyi?"

"Korkuyor olman."

Şaşkınlıkla bana baktı.

Devam ettim.

"Korkmayan insanlar hata yapar."

Bir an sustum.

"Ama korkan insanlar dikkat eder."

Büşra yavaşça başını salladı.

Sanki ilk kez nefes alıyormuş gibi.

Bir saat sonra konvoy hareket etti.

Motor sesleri kampı doldurdu.

Gökyüzü yine griydi.

Rüzgâr sertleşmişti.

Ve içimde garip bir his vardı.

Sanki bir şey yaklaşuyordu.

Büyük.

Karanlık.

Kaçınılmaz.

Araç ilerlerken başımı cama yasladım.

Babamı düşündüm.

Sonra karnımdaki bebeği.

Sonra yanımda oturan Mitra'yı.

Karşımda oturan Selçuk'u.

Bir köşede sessizce dua eden Büşra'yı.

Ve ilk kez şunu fark ettim:

Bu savaş artık sadece hayatta kalmak için değildi.

Kaybettiklerimiz için de değildi.

Bu savaş...

Yanımdaki insanların eve dönebilmesi içindi.

Ve ben ne olursa olsun savaşacaktım.

Büşra çok azimliydi hemde çok fazla mitra hırslıydı gözü karaydı Ahsen ne kadar ortalığı sakinleştiren bu tip de olsa konu vatansa devlesirdi Selçuktan ve emreden bahsetmiyorum bile

Onlar bu kadar çabalarken ben pes edemezdim

Saatler süren ilerleyişten sonra beklediğimiz saldırı gelmedi.

Bir gün geçti.

İki gün geçti.

Üçüncü günün sonunda komutan geri çekilme ve dinlenme emri verdi.

Kimse itiraz etmedi.

Çünkü hepimiz tükenmiştik.

Fiziksel olarak değil sadece.

Ruhen.

Koğuşun kapısından içeri girdiğim an yatağımı gördüm.

Ve neredeyse ağlayacaktım.

Mitra çantasını yere attı.

"Ben üç gün uyuyacağım."

Selçuk yatağına kendini bıraktı.

"Ben dört."

Ahsen gözlerini devirdi.

"Banyo yapın önce."

Emre kısa bir kahkaha attı.

Bu son zamanlarda duyduğum en garip sesti.

Büşra ise her şeye bakıyordu.

Hâlâ yeni olduğu belliydi.

Koğuşa.

Yataklara.

Duvarlara.

Bize.

Sanki günlerdir burada değilmiş gibi.

Gece oldu.

Herkes bir şekilde uyudu.

Ya da uyumaya çalıştı.

Ben ise...

Uyuyamadım.

Saat iki olmuştu.

Tavana bakıyordum.

Sonra birden burnuma pizza kokusu gelmiş gibi oldu.

O kadar gerçekti ki doğruldum.

Etrafıma baktım.

Pizza yoktu.

Koku da yoktu.

Ama canım pizza istiyordu.

Hem de çok.

Çok.

Fazla çok.

Mantıklı olmayacak kadar çok.

Karnım guruldadı.

Ben de guruldadım.

Sonra sessizce:

"Pizza..."

dedim.

Yan yatakta uyuyan Mitra gözünü açtı.

"Ne?"

"Pizza."

Mitra birkaç saniye bana baktı.

Sonra saate baktı.

Sonra tekrar bana baktı.

"Şaka yapıyorsun."

"Yapmıyorum."

Bir dakika sonra Ahsen de uyanmıştı.

Sonra Büşra.

Sonra Selçuk.

Selçuk saçları dağılmış halde bana baktı.

"Saat kaç biliyor musun?"

"İki."

"Ve canın pizza çekti."

"Evet."

Sessizlik oldu.

Sonra Büşra el kaldırdı.

"Biz yaparız."

Ben gözlerimi kırptım.

"Ne?"

Ahsen de ona döndü.

"Biz ne yaparız?"

"Pizza."

Mitra kahkaha attı.

"Sen hayatında pizza yaptın mı?"

"Hayır."

"Ben de yapmadım."

"Ben de." dedi Ahsen.

Üçü birbirine baktı.

Sonra tekrar bana.

"Yaparız."

İşte bütün felaketler böyle başlıyordu.

Yarım saat sonra mutfaktaydık.

Ben sandalye üzerinde oturuyordum.

Çünkü herkes bana emir vermişti.

"Sen hiçbir şeye dokunma."

Büşra internetten tarif açmıştı.

Ahsen hamur yoğuruyordu.

Mitra malzemeleri hazırlıyordu.

İlk on dakika güzeldi.

İlk yirmi dakika da.

Sonra Ahsen bağırdı.

"Bu hamur neden elime yapışıyor?!"

Mitra karşıdan bağırdı.

"Çünkü hamur!"

Selçuk duvara yaslanmış izliyordu.

Kahkahasını zor tutuyordu.

Büşra tarife bakıyordu.

"Burada bir bardak yazıyor."

Ahsen döndü.

"Ne bardağı?"

"İşte bardak."

"NE BARDAĞI?"

Büşra paniğe kapıldı.

"Normal bardak!"

"KOĞUŞTA ON İKİ TANE NORMAL BARDAK VAR!"

Ben gülmeye başladım.

İlk defa gerçekten.

Bir saat sonra pizza sonunda fırına girdi.

Herkes gururla bekliyordu.

Sonra mutfaktan koku geldi.

Garip bir koku.

Mitra burnunu çekti.

"Bu normal mi?"

Ahsen döndü.

"Galiba."

Sonra duman çıkmaya başladı.

Büşra bağırdı.

"YANIYOR!"

Ahsen fırına koştu.

Mitra peşinden.

Kapak açıldığı anda siyah bir disk çıktı.

Pizza değil.

Kömür.

Ben bir anda ağlamaya başladım.

Herkes dondu.

Mitra paniğe kapıldı.

"Asena?!"

"Pizza öldü..."

Sessizlik.

Selçuk yüzünü çevirdi.

Çünkü gülmemeye çalışıyordu.

Emre mutfağa girdi.

"Ne oluyor?"

Büşra cevap verdi.

"Pizza şehit oldu komutanım."

Bir saniye sessizlik oldu.

Sonra Selçuk patladı.

Mitra da.

Ahsen de.

Ben de.

Herkes gülmeye başladı.

O kadar güldük ki nefes alamadık.

İkinci deneme başladı.

Bu sefer daha dikkatliydiler.

Ahsen hamuru yaptı.

Mitra süre tuttu.

Büşra fırının önünden ayrılmadı.

Hatta bir noktada fırına dönüp:

"Seni izliyorum."

dedi.

Selçuk yere çöktü.

Yirmi dakika sonra pizza çıktı.

Bu sefer yanmamıştı.

Mükemmel de değildi.

Ama pizzaya benziyordu.

Ben ilk dilimi aldım.

Bir lokma yedim.

Sonra gözlerim doldu.

Herkes panikledi.

"Asena?!"

Başımı salladım.

"Bu sefer güzel olmuş."

Büşra sandalyeye çöktü.

"Allah'a şükür."

Mitra başını masaya koydu.

Ahsen derin nefes aldı.

Selçuk hâlâ gülüyordu.

Ve o gece...

Savaş yoktu.

Silah sesi yoktu.

Kayıp haberi yoktu.

Sadece gece ikide pizza yapmaya çalışan 3 yorgun insan vardı.

Pizza faciasından sonra her şeyin normale döneceğini sanıyordum.

Yanılmışım.

Çünkü hamilelik hormonlarımın benimle ilgili bambaşka planları vardı.

Ertesi sabah gözümü açar açmaz oturdum.

Mitra daha yeni uyanıyordu.

Bana baktı.

Sonra doğrulup oturdu.

Sonra tekrar bana baktı.

"Asena."

"Hm?"

"Neden bana bakıyorsun?"

"Canım salatalk istiyor."

Mitra derin bir nefes aldı.

"Saat sabah altı."

"Farkındayım."

On dakika sonra bütün koğuş salatalık arıyordu.

Selçuk dolabı açtı.

"Dün burada vardı."

Ahsen başka dolabı açtı.

"Burada da yok."

Büşra yatağın altına bakıyordu.

Niye baktığını bilmiyorum

Sonunda Emre içeri girdi.

Herkesin yerde süründüğünü görünce durdu.

"Ne yapıyorsunuz?"

Kimse cevap vermedi.

Mitra eliyle beni gösterdi.

"Salatalık."

Emre iki saniye düşündü.

Sonra çıktı.

Beş dakika sonra elinde üç salatalıkla döndü.

Ben ağlamaya başladım.

Büşra panikledi.

"Niye ağlıyor?!"

Ahsen başını masaya vurdu.

"Mutlu olduğu için."

Büşra dondu.

"Mutluluktan ağlanıyor mu?"

Selçuk cevap verdi.

"Artık her şeyden ağlıyor."

"DUYDUM ONU."

"DUYMAN İÇİNDİ."

Akşam salatalık krizi bitti.

Yerine başka bir şey geldi.

Saat gece bir buçuktu.

Bir anda doğruldum.

Mitra gözünü açtı.

"Korkuttun."

"Cevizli baklava."

Sessizlik.

Mitra tavana baktı.

"Hayır."

"Cevizli baklava."

"Hayır."

"Fistikli yada cevizde olur ama."

"ASENA SAAT BİR BUÇUK."

"Baklava saat tanımıyor."

Selçuk kahkahayla uyandı.

Büşra yataktan düştü

Ahsen battaniyenin altından:

"Ben artık asker değilim."

dedi.

Sonrasinda Büşra elinde kocaman bir tepsiyle geldi.

"Baklava yaptım."

Herkes dondu.

"Büşra."

"Evet?"

"Hayatında hiç şerbetli tatli yaptın mı?"

"...Hayır."

Bir saat sonra mutfak şeker savaş alanına dönmüştü.

Şerbet tavandaydı.

Un yerdeydi.

Ahsenın saçında ceviz vardı.

Nasıl olduğunu kimse bilmiyordu.

Ahsen bir noktada:

"Bu yemek değil, suç mahalli."

dedi.

Sonunda ortaya çıkan şeyin baklavaya benzeyip benzemediği hâlâ tartışmalıydı.

Ben bir lokma aldım.

Sessizlik oldu.

Herkes bana baktı.

Bir lokma daha aldım.

Sonra başımı salladım"

"Fena değil."

Büşra sandalyeye çöktü.

"Yaşıyorum."

Mitra da çöktü.

"Ben yaşamıyorum."

Selçuk kahkahadan nefes alamıyordu.

Ama en komiği bugün oldu.

Sabah uyandım.

Canım aniden karpuz çekti.

Normal karpuz değil.

Kışın ortasında karpuz.

Bunu söylediğim an bütün koğuş bana baktı.

Sonra birbirlerine baktılar.

Sonra Emre'ye baktılar

Emre kaşlarını çattı.

"Hayır."

Mitra:

"Komutanım."

"Hayır."

Ahsen:

"Bir tane."

"Hayır."

Büşra:

"Lütfen?"

"Hayır."

Selçuk:

"Ben de istiyorum."

Emre gözlerini kapattı.

Bir dakika sonra montunu aldı.

Kapıya yürüdü.

"Bir daha kimseye hamilelik hormonlarıyla uğraşan askerlerin ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmayacağım."

Kapı kapandı.

Koğuş üç saniye sessiz kaldı.

Sonra hepimiz aynı anda gülmeye başladık

Ve Büşra...

Artık kesinlikle bizden biri olmuştu.

Çünkü normal bir insan gece ikide pizza, sabah altıda salatalık ve kışın ortasında karpuz arayan bir ekiple yaşamaya devam etmezdi.

Ama o devam ediyordu.

Hem de kahkaha atarak.

Bölüm sonu

1 yorum