İnsan dört yılda ne kadar değişebilirdi?
Eylül bu sorunun cevabını biliyordu.
Çok.
Dört yıl önce hayatındaki en büyük sorun, lise koridorlarında nereye yetişeceğini düşünmekti. Hangi derste kimin yanına oturacağı, teneffüste ne yapacağı, Barış’ın ona mesaj atıp atmayacağı…
Şimdi ise bazı sabahlar aynaya baktığında karşısındaki insanı tanımakta zorlanıyordu.
Saat 07.12’ydi.
Eylül yatağında gözlerini açtı ve birkaç saniye boyunca tavana baktı.
Odasında sabahın soluk ışığı vardı. Perdenin arasından giren güneş, duvarın üzerinde ince bir çizgi oluşturuyordu.
Telefonu komodinin üzerinde titreşti.
Eylül elini uzatıp telefonu aldı.
Birkaç bildirim.
Bir arkadaşından gelen mesaj.
Okul grubundan birkaç yeni mesaj.
Bir sosyal medya bildirimi.
Hepsini hızlıca geçip ekranı kapattı.
Sonra telefonun ekranına tekrar baktı.
Duvar kâğıdında iki kişi vardı.
Eylül ve Derin.
Fotoğraf dört yıl öncesine aitti.
İkisi okulun bahçesinde yan yana durmuş, kameraya bakarak gülümsüyordu. Eylül’ün o zamanki gülümsemesi şimdiki hâlinden farklıydı.
Daha içten.
Daha rahat.
Daha mutluydu.
Eylül parmağını fotoğrafın üzerinde gezdirdi.
Derin’in yüzünde ise o tanıdık ifade vardı.
Hafif bir gülümseme.
Ama gözlerinde hiçbir zaman tam olarak çözemediği bir şey.
Eylül telefonu bıraktı.
Dört yıl.
Tam dört yıl olmuştu.
Bazen dört yılın çok uzun bir süre olduğunu düşünüyordu.
Bazen de Derin’in ölümünden sonraki ilk sabahın üzerinden yalnızca birkaç saat geçmiş gibi hissediyordu.
Eylül yataktan kalktı.
Aynanın karşısına geçti.
Saçlarını düzeltti.
Sonra bir süre kendi yüzüne baktı.
Eskiden daha çok gülerdi.
Bunu çevresindeki herkes söylüyordu.
Annesi.
Eski arkadaşları.
Hatta bir keresinde Barış bile söylemişti.
“Sen eskiden böyle değildin.”
Eylül o cümleyi hâlâ hatırlıyordu.
Belki de haklıydı.
Ama insanlar bazı şeyleri kaybettikten sonra eskisi gibi kalamıyordu.
Eylül odasından çıktı.
Ev sessizdi.
Mutfağa girdiğinde annesi kahvaltı hazırlıyordu.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Eylül sandalyeye oturdu.
Annesi önüne bir tabak koydu.
“Bugün geç çıkma.”
“Çıkmam.”
“Akşam bir yere gidecek misin?”
Eylül başını kaldırdı.
“Hayır.”
Annesi birkaç saniye ona baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden mutfağa döndü.
Eylül annesinin neden sustuğunu biliyordu.
Evde bazı konular vardı ki artık kimse onları konuşmuyordu.
Derin de onlardan biriydi.
İlk zamanlar herkes Eylül’e onun hakkında soru soruyordu.
Sonra sorular azaldı.
İnsanlar zamanla alıştı.
Eylül ise alışmadı.
Sadece konuşmamayı öğrendi.
Kahvaltısını bitirdi.
Çantasını aldı.
Kapıdan çıkmadan önce ayakkabılarını giyerken telefonuna bir mesaj geldi.
Bilinmeyen bir numara.
Mesajı açtı.
“Sana anlatmadığım bir şey var.”
Eylül kaşlarını çattı.
Numarayı tanımıyordu.
Bir mesaj daha geldi.
“Derin hakkında.”
Eylül’ün eli telefonun üzerinde dondu.
Kalbi hızlandı.
Ekrana birkaç saniye baktı.
Sonra cevap yazdı.
“Sen kimsin?”
Mesaj gönderildi.
Uzun süre cevap gelmedi.
Eylül tekrar ekrana baktı.
Sonunda telefonunu cebine koydu.
Belki yanlış numaraydı.
Belki biri kötü bir şaka yapıyordu.
Belki de…
Hayır.
Eylül bu ihtimali düşünmek istemedi.
Kapıyı açtı.
Dışarı çıktı.
Ama o gün boyunca aklından tek bir şey çıkmadı.
Derin.
Ve dört yıl önce cevaplanmadan kalan sorular.
Derin neden öldürülmüştü?
Neden bazı şeyleri Eylül’den saklamıştı?
Ailesi neden onun hakkında konuşmaktan kaçınıyordu?
Ve en önemlisi…
Eylül’ün bilmediği ne vardı?
Akşam olduğunda Eylül eve döndü.
Telefonunu yatağının üzerine bıraktı.
Bilinmeyen numaradan başka mesaj gelmemişti.
Bir süre tavana baktı.
Sonra telefonu tekrar eline aldı.
Fotoğrafı açtı.
Derin’e baktı.
“Ne sakladın benden?”
diye fısıldadı.
Cevap gelmedi.
Elbette gelmedi.
Derin dört yıldır yoktu.
Eylül telefonu kapattı.
Işığı söndürdü.
Gözlerini kapattı.
O gece gördüğü şeyin hayatındaki hiçbir şeyi eskisi gibi bırakmayacağını henüz bilmiyordu.