Salondaki gümüş şamdanların üzerindeki mum ışıkları, yüksek tavanlı malikanenin soğuk duvarlarına titrek gölgeler düşürüyordu. Mermer konsolun üzerindeki kristal kadeh, Selin’in sabırsız parmaklarının dokunuşuyla hafif bir çınlama çıkardı.
23 yaşındaydım ama bu evde geçirdiğim her yıl, sırtıma biriken görünmez bir yük gibi beni ezmeye devam ediyordu. Yetimhanenin o soluk duvarlarından alınıp bu devasa, şatafatlı malikaneye getirildiğim günü dün gibi hatırlıyordum. Beni evlat edinen üvey babam birkaç yıl önce vefat ettiğinde, bu koca evde üvey annem Selin ve üvey ağabeyim Eren ile baş başa kalmıştım.
"Yine nereye gidiyorsun Naz?"
Selin’in sesi, her zamanki gibi mesafeli, pürüzsüz ve tepeden bakandı. Üzerindeki pahalı ipek elbisesi ve kusursuz fönlü saçlarıyla tam bir cemiyet kadınıydı. Ama gözlerindeki o sinsi, sürekli bir şeyleri gizleyen ifade hiçbir zaman kaybolmuyordu. Son aylarda telefonunu asla yanından ayırmıyor, gecenin belirsiz saatlerinde "iş toplantısı" bahanesiyle evden çıkıyordu. İçgüdülerim bana bir şeylerin yanlış olduğunu, Selin’in hayatında kimsenin bilmediği gizli bir ilişki olduğunu fısıldıyordu ama umursamamayı seçiyordum. Bu evdeki kimse benim gerçek ailem değildi; ben de onların hayatını irdeleyecek değildim.
"Arkadaşlarla dışarı çıkıyorum," dedim çantamın zincirini omzuma düzeltirken. "Geç kalmam."
Kapı eşiğinde beliren Eren, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu. Üvey ağabeyim... Arayan, soran, her adımıma müdahale etmeye çalışan ama bir yandan da aramızdaki kan bağı olmamasının getirdiği o tuhaf, tekinsiz mesafeyi her zaman koruyan adam.
"Bu saatte mi?" dedi Eren, kaşlarını çatara "Mekânların ne kadar tekinsiz olduğunu biliyorsun. Yanına şoförü al."
"Gerek yok Eren, kendim giderim," diyerek kestirip attım. Onların yapmacık ilgisinden de, bu evin boğucu atmosferinden de nefret ediyordum.
Eren’in bakışlarındaki o ağır, üzerime çöken baskıyı arkamda bırakıp hızlı adımlarla malikaneden çıktım. Arabama atladığımda derin bir nefes aldım. Bu gece sadece unutmak, kendim olmak ve bedenimi uyuşturan o ağır yalnızlık duygusundan sıyrılmak istiyordum.
Şehrin en lüks ve loş kulüplerinden birinin VIP bölümünde müzik basları göğsümde gümrüyordu. Arkadaş grubum ilerideki masada dans edip içkilerini yudumlarken ben bar tezgahına sığınmış, elimdeki viski kadehini çeviriyordum.
İşte tam o anda, tenimde bir ürperti hissettim. Biri beni izliyordu.
Gözlerimi yavaşça mekânın üst katındaki loş köşeye kaydırdım. Deri koltukta oturan, elinde purosuyla beni süzem adamla göz göze geldim.
Duruşu, üzerindeki karanlık ve karizmatik aura tüm mekânı bastırıyordu. 40-50 yaşlarında görünüyordu; şakaklarına kırlar düşmüş saçları, keskin çene hattı ve takım elbisesinin altından belli olan güçlü fiziğiyle ortamdaki tecrübesiz gençlerin fersah fersah ötesindeydi. Siyah, derin gözleri doğrudan benim üzerimdeydi; sanki ruhumun en ince kıvrımlarına kadar her şeyi okuyordu.
Aradaki yaş farkı beni ürkütmek yerine garip bir şekilde cezbetti. O gözlerde tehlike vardı ve ben bu gece kendimi ateşe atmak istiyordum.
oturduğu yerden kalktı. Yavaş, kendinden emin adımlarla merdivenlerden indi ve tam yanımdaki boş tabureye çekildi. Kokusu... Odunsu, pahalı ve erkeksi kokusu anında etrafımı sardı.
"Yalnız bir kadının bu kadar derin düşüncelere dalması gecenin ritmine aykırı," dedi. Sesi o kadar boğuk, pürüzsüz ve derindi ki, omurgamdan aşağı bir sıcaklık dalgası yayıldı.
"Düşüncelerimden kaçmak için buradaydım aslında," dedim, bakışlarımı meydan okurca onun karanlık gözlerine dikerek.
hafifçe gülümsedi. "O halde yanlış içkiyi seçmişsin. Kaçmak isteyenler viski içmez, unutmak isteyenler içer."
Barman’e bir işaret yaptı. Aramızdaki çekim o kadar yoğundu ki, birkaç dakika içinde etraftaki gürültü ve yüksek sesli müzik tamamen silindi. Sadece o ve ben kaldık. Konuşmamız derinleştikçe onun olgunluğu, sözlerindeki gizemli ağırlık beni tamamen etkisi altına alıyordu. Beni bir çocuk gibi değil, arzulanması gereken tam bir kadın gibi süzüyordu.
"Adın ne?" diye sordu, eli tezgâhta benim elime hafifçe çarptığında. Teninin sıcaklığı içimi yaktı.
"Naz," dedim hafifçe fısıldayarak.
"Naz..." Adımı dudaklarının arasında yuvarlarken gözleri dudaklarıma kaydı. "Çok fazla yük taşıyor gibisin Naz. Ve bu gece o yükleri bir kenara bırakmak istiyorsun."
"Bana yardım edebilir misin?" diye sordum, içkinin ve onun varlığının getirdiği cüraretle.
gözlerinde tehlikeli bir kıvılcım çaktı. Oturduğu yerden kalktı, elimi tuttu ve beni kendine doğru çekti. Bedenlerimiz arasındaki mesafe sıfırlandığında nefesim kesildi.
"Eğer benimle gelirsen, bu geceye dair hiçbir şeyi unutamazsın," dedi fısıltıyla.
rezidansının penthousesuna adım attığımız an, kapı arkamızdan kapandı ve fırtına koptu. Beni kapıyla kendi gövdesi arasına sıkıştırdığında, dudakları duraksamadan dudaklarıma gömüldü.
Öpüşü sert, talepkar ve son derece tecrübeliydi. Ellerim kendiliğinden onun geniş omuzlarına, saçlarının arasına kaydı. Yıllardır içimde biriken tüm bastırılmış duygular, onun bu tutkulu dokunuşlarıyla patlamaya hazır bir volkana dönüştü.
beni kucağına alıp yatak odasına doğru taşırken üzerimdeki ceket çoktan yere düşmüştü. Beni geniş yatağa bıraktığında, üzerimdeki elbiseyi tek bir hamlede sıyırdı. Gözleri bedenimde gezinirken attığı her nefes tenimi yakıyordu.
"Çok güzelsin," diye mırıldandı, sesi tutkuyla boğuklaşmıştı. Dudakları boynumdan aşağı, köprücük kemiklerime ve göğüslerime doğru kaydı. Her öpücüğü, her dokunuşu beni daha da derin bir arzunun içine çekiyordu.
Yaşının getirdiği o dominant ve ne yaptığını çok iyi bilen tavır, beni tamamen teslim aldı. Bedenlerimiz birbirine kenetlendiğinde, odada sadece hırslı nefeslerimiz ve tenlerimizin teması çınlıyordu. Karahan’ın elleri belimi sıkıca kavrıyor, beni her hareketinde daha da yükseğe çıkarıyordu. Yaşadığım şey sadece fiziksel bir temas değildi; ruhumun açlığını, yalnızlığımı onun sert ve tutkulu bedeninde doyuruyordum.
Gecenin karanlığı boyunca, zamandan ve mekândan koparak tutkunun sınırlarını zorladık. Bedenim onun kolları arasında titrerken, hayatımda ilk kez kontrolü tamamen kaybetmenin ve bir erkeğin elinde şekil almanın hazzını yaşadım.
Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından odaya sızdığında uykumdan uyandım.
Bedenimdeki tatlı yorgunluk ve tenimde hâlâ duran onun kokusuyla derin bir nefes aldım. Karahan yanımda yoktu. Yataktan kalkıp üzerime onun ipek sabahlığını geçirdim ve odadan çıktım.
Salonun ortasında duran Karahan, pencereden dışarı bakıyor ve telefonla konuşuyordu. Sesi sert ve otoriterdi.
"Selin ile olan durumu hallettim diyorum sana," diyordu Karahan telefondaki kişiye. "O kadın benimle oyun oynayamayacağını anlayacak. Yakında her şey ortaya çıkacak."
Olduğum yerde dona kaldım. Sıkıca tutunduğum sabahlık parmaklarımın arasından kayar gibi oldu.
Selin mi? Üvey annem mi?
Karahan telefonu kapattı ve arkasını döndü. Beni gördüğünde yüzündeki o sert ifade bir anlığına yumuşar gibi oldu ama gözlerindeki karanlık sır hâlâ oradaydı.
"Uyandın mı?" dedi yavaşça bana doğru yürürken.
Kelimeler boğazıma tıkandı. Dün gece kollarında kaybolduğum, bedenimi ve ruhumu teslim ettiğim bu yabancı... Üvey annemin gizlediği, herkesten sakladığı o karanlık ilişkinin tam merkezindeki adam mıydı?
Gözlerimin önündeki manzara bulanıklaştı, sanki odadaki oksijen birden çekilmiş gibi ciğerlerim sıkıştı. Üzerimdeki bol ipek sabahlığın kumaşı cildimi yakıyor, az önce tenimde kalan o sıcaklık bir anda buz gibi bir soğukluğa dönüşüyordu.
Selin.
O ismi Karahan’ın dudaklarından duymak, beynimde şimşekler çaktırmıştı. Evdeki o gizemli telefon konuşmaları, Selin'in fısıltılı kapı arkası görüşmeleri, aniden "iş toplantısı" diyerek çıkışları... Hepsinin merkezindeki adam, şu an tam karşımda, yalınayak ve göğsü yarı açık bir halde bana bakıyordu.
"Naz? Ne oldu?"
Karahan adımlarını bana doğru attığında içgüdüsel olarak bir adım geri çekildim. Yüzündeki o kendinden emin, dominant ifade yerini hafif bir merak ve dikkate bırakmıştı. Keskin, koyu renk gözleri her hareketimi bir avcı gibi inceliyordu.
"Sen..." Dedim, sesim titremesin diye çabalayarak. "Az önce telefonda kimden bahsediyordun?"
Karahan bir an duraksadı. Yüz hatları sertleşti, aramızdaki o tutkulu havanın yerini ağır, tehlikeli bir sessizlik aldı. Masanın üzerindeki gümüş çakmağını alıp bir sigara yaktı. Dumanı ağır ağır tavana doğru üflerken bana doğru bir adım daha yaklaştı.
"Duyduğun şeyleri sorgulamak için fazla genç ve fazla masumsun Naz," dedi. Sesi dün gecekine kıyasla çok daha soğuk, tecrübeli bir adamın otoritesiyle doluydu. "Bazı meseleler yetişkinlerin dünyasına aittir."
"Yetişkinler mi?" Yüzüme acı bir tebessüm yayıldı. "Ben 23 yaşındayım Karahan. Ve bahsettiğin o kadın... Selin... Benim üvey annem."
Karahan’ın elindeki sigaranın dumanı bir anlığına havada asılı kaldı. Dün gece beni kolları arasına alıp bedenimi santim santim keşfeden o sarsılmaz adamın gözlerinde, saliselik bir şaşkınlık dalgası geçti. Ama çabuk toparlandı. Şakaklarındaki kır gri saçları sabah güneşinin altında parıldarken, derin bir nefes aldı ve sigarasını küllüğe bastırdı.
"Selin..." Diye mırındandı, adı adeta dişlerinin arasında ezerek. "Demek o malikanedeki evlatlık kız sensin."
"Biliyordun..." Diye fısıldadım, gözlerim dolarken. "Beni tanıyor muydun? Barda karşıma çıkman bir tesadüf değil miydi?"
Karahan aramızdaki mesafeyi tek bir hamlede kapattı. Güçlü elleriyle çenemi kavradı; dokunuşu canımı yakmıyordu ama beni tamamen kilitleyecek kadar sıkıydı. Bakışları doğrudan gözlerimin içine dikildi.
"Beni dinle Naz," dedi, sesi boğuk ve emrediciydi. "Dün gece barda seni gördüğümde kim olduğunu bilmiyordum. Seni sadece... İstettiğim için aldım. Ağabeyinin ya da üvey annenin kim olduğu umurumda değildi. Ama Selin ile olan hesabım seninle alakalı değil."
"Onunla ne ilişkin var?" Diye bağırdım, çenemi elinden kurtarmaya çalışarak. "O kadınla birlikte misin? Onun sevgilisi misin?"
Karahan hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte hiç neşe yoktu. Gizemli, karanlık bir tebessümdü. "Selin benim iş ortağımdı. Daha doğrusu, rahmetli üvey babanın arkasından dönen kirli işlerin ortağı. Aramızdaki ilişki senin hayal ettiğin gibi ucuz bir aşk hikayesi değil, bir güç savaşı. Ve Selin bana olan borcunu ödememek için yalpalıyor."
Aklım duracak gibiydi. İçinde büyüdüğüm o soğuk ev, üvey babamın ölümü, Selin’in mesafeli tavırları ve şimdi bu adam... Hepsi birbirine dolanmış devasa bir örümcek ağı gibiydi ve ben tam ortasına düşmüştüm. Dün gece ruhumu ve bedenimi teslim ettiğim adam, ailemin karanlık geçmişinin anahtarıydı.
"Hemen gitmem lazım," dedim panikle. Arkamı dönüp yatak odasına doğru koşar adım ilerledim.
Yerde duran elbisemi, çamaşırlarımı alelacele üzerime geçirdim. Ellerim titriyor, fermuarı kapatmakta zorlanıyordum. Karahan yatak odasının kapısına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirerek beni izliyordu. Üzerine siyah bir gömlek giymişti, düğmelerini bile kapatmamıştı.
"Kaçarak hiçbir şeyi çözemezsin Naz," dedi sakince. "O eve döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi davranamayacaksın."
"Seni ilgilendirmez," dedim çantamı yakalarken. "Bu gece yaşananlar bir hataydı. Bir daha asla yüzünü görmeyeceğim."
Tam yanından geçip gidecekken, Karahan bileğimden yakaladı. Beni kendine doğru çektiğinde, bedenlerimiz tekrar temas etti. Dün gecenin sıcaklığı, tenimizin birbirine uyumu bir an için zihnimi bulandırdı. Kokusu ciğerlerime doldu.
"Bir hata değildi," dedi kulağıma doğru fısıldayarak. Dudakları boynuma çok yakındı, nefesi tenimi yakıyordu. "Bedenin bana nasıl cevap verdiğini ikimiz de biliyoruz. Ve sen bu oyuna bir kez girdin Naz. İstesen de çıkamazsın. Selin seni bu kadar kolay bırakmayacak, ben de öyle."
Bileğimi elinden hırsla kurtarıp rezidansın kapısına doğru koştum. Asansöre bindiğimde kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu. Aynadaki yansımama baktım; darmadağınık saçlarım, hafifçe şişmiş dudaklarım ve boynumdaki kızarıklıklar... Dün gece yaşadığım o tutkulu saatlerin izleri hâlâ üzerimdeydi.
Malikanenin kapısından içeri adım attığımda saat sabahın dokuzuydu. Evdeki sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi.
Ayakkabılarımı çıkarıp sessizce merdivenlere yönelmiştim ki, salondan gelen sesle duraksadım.
"Neredeydin sen?"
Selin, elinde kahve fincanıyla salonun ortasında duruyordu. Üzerinde kusursuz bir takım vardı, saçları yine tek bir teli bile bozulmayacak şekilde taranmıştı. Ama gözlerinin altındaki hafif morluklar ve gergin ifadesi gözümden kaçmadı.
"Arkadaşımda kaldım," dedim, sesime düz bir ton vermeye çalışarak. Ona bakarken Karahan’ın telefondaki sesi kulaklarımda çınlıyordu: 'Selin ile olan durumu hallettim diyorum sana...'
"Bana yalan söyleme Naz," dedi Selin, adımlarını bana doğru atarak. "Gittiğin kulübü biliyorum. Kiminle çıktığını da."
Ilık bir ter sırtımdan aşağı süzüldü. "Ne demek istiyorsun?"
"O kulüp sıradan bir yer değil," dedi Selin, sesi gittikçe keskinleşerek. "Ve senin gibi tecrübesiz bir kızın orada tek başına ne işler karıştırdığını az çok tahmin edebiliyorum. Bu ailenin adını lekelemeni kabul edemem."
"Ailenin mi?" Diye acıyla güldüm. "Hangi aile Selin? Büyüdüğüm bu soğuk hapishaneden mi bahsediyorsun? Sen ne zamandan beri benimle ilgilenir oldun?"
"Haddini bil!" Diye bağırdı Selin. Tam o sırada üst kattan gelen adım sesleriyle ikimiz de başımızı kaldırdık.
Eren, merdivenlerden aşağı iniyordu. Üzerinde siyah bir tişört vardı, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. Bakışları önce bana, üzerimdeki kırışmış elbiseye, ardından Selin’e kaydı. Aradaki gerilimi hemen hissetmişti.
"Ne oluyor burada?" Diye sordu Eren, yanımıza gelerek. Gözleri üzerimde gezindiğinde, boynumdaki o hafif kızarıklığı fark ettiğini hissettim. Kaşları hızla çatıldı. "Naz... Neredeydin bütün gece?"
"Hiçbir yerde Eren, sadece dışarıdaydım," dedim. Buradan bir an önce kaçıp odama kilitlenmek istiyordum.
"Yalan söylüyorsun," dedi Eren, adeta üzerime yürüyerek. Bakışlarındaki o korumacı ama aynı zamanda boğucu tutku beni rahatsız ediyordu. "Geceden beri telefonun kapalı. Kiminleydin?"
"Bu seni ilgilendirmez!" Diye çıkıştım. "Ben çocuk değilim! İstediğim kişiyle, istediğim yerde kalırım!"
"Eğer bu ailenin soyadını taşıyorsan ilgilendirir," dedi Eren sertçe. "Hele ki etrafta Karahan gibi adamlar dolaşırken..."
O an salondaki tüm hava dondu.
Selin’in elindeki kahve fincanı tabağına çarparak tiz bir ses çıkardı. Selin’in yüzündeki bütün renk çekilmiş, bembeyaz olmuştu. Bana döndü, gözlerinde ilk kez katı bir korku ve nefret gördüm.
"Sen..." dedi Selin, sesi fısıltı gibi çıkarak. "Sen Karahan’la mıydın?"
Eren de şaşkınlıkla üvey annesine, ardından bana baktı. Olayın boyutunun düşündüğünden çok daha büyük olduğunu yeni anlıyordu.
İki ateş arasında kalmış gibiydim. Bir yanda sırlarla dolu üvey annem, diğer yanda bana karşı tuhaf bir sahiplenme hissi besleyen üvey ağabeyim... Ve hepsinin gölgesinde, dün gece bedenimi altüst eden, tehlikeli bir adam: Karahan.
Selin üzerime doğru bir adım attı, gözlerinden adeta alevler saçıyordu. "Söyle bana Naz! O adamın yanında ne işin vardı? Ona ne anlattın?!"
Telefonum cebimde titremeye başladı. Zihnimdeki karmaşanın ortasında ekrana baktım. Bilinmeyen bir numaraydı ama kim olduğunu çok iyi biliyordum.
Mesaj kutusunda tek bir cümle yazıyordu:
'Savaş başladı Naz. Ve sen benim tarafımdasın.'