İçeriğe geç

Sadakatin tohumları

Bölüm 2 · 16 dk okuma

Sadakatin tohumları

Bölüm 2

1.İlk perde-

^^

Katran karasına buladığım ruhumu, tutsak olması için; kahverengiden olan dağların arkasına saklamıştım. Bulunmamalıydı...

Acılarla ve binbir bastırılmış duygularla yoğrulan hayatıma, panzehri saçan gözlerimle bakıyordum. Oysa gözlerimin rengi buna tezat doğmuş gibiydi, içinde bulunan zehire bulaşmamıştı.

Ben seçmemiştim tüm uzuvlarımın dönük olmasını, nefes almayı ve nefes vermeyi. Yaşarken ölmeyi, küçükken büyümeyi... Ellerime tutuşturulan balonu, istememiştim oynamadan gökyüzüyle buluşturmayı. Karanlıktan korkmaya itilmem, asla tercihim olmamıştı. Unutmuştum aydınlıkta yürümeyi, bastığım toprak bile zifiriydi sanki. Sadece gözlerim değil, sözlerim ve özümden de zehirler akıyordu damla damla. Helen Atasoylu...

İsmine ait olan güneş anlamı, çoktan mânalarını yitirmiş ve geceye boyamıştı kendini. Ay bulunmayan geceye... Siz hiç ay ışığının olmadığı gecelere şahit oldunuz mu? Ben oldum, hemde her gece.

Gözlerimin değdiği her yer nasıl olurda geceyi hükmeder gibi siyaha boyanırdı? Umut bulutları arıyordum gökyüzünde. Gökyüzü neden böyle uzaktı zihnime? Gözlerim pusulu, ellerim zemheri soğuk.

Bedenimmiydi üşüyen, yoksa yüreğim mi?

Artık hatıralar yetmiyor.

Ne bir kaç anı tutuyor yaşadıklarımın yerini, ne de bir kaç satır...

Usulca kayboluyorum.

Sonsuzluk diye bir yer var mıydı sahi?

Yerlere göklere gömdüğüm bedenim değildi artık.

Ruhumda bir hoşçakal'a sığmıştı. Sahi hoşçakal'da kalmaya devam edecekmiydim sonsuza kadar?

Elimde ki fırçayı herzaman ki gibi sert darbelerle, karşımda duran tuvalle bağdaştırıyordum. İçimden dökülen hırs ve sinirin tek kurbanı olarak resim tuvallerini seçmiştim. Resimlerimde kullanmayı en çok sevdiğim renk olan siyah'ı fırçamla buluşturdum ve tuvalimde hemen hemen hâlihazırda ki resmime ufak çizgilerle dokundurdum. Kafamda ki karışıklıklardan resimlerim de nasibini alıyordu doğrusu. Her ne kadar karmaşıklığı sevsem de resimlerimde ön planda tuttuğum bir tarz varsa oda minimalizm olmalarıydı. Sadeliği, yalınlığı, basitliği ve nesnelliği vurgulamaktı tüm meselem.

Üzerimin her yeri boya olmuştu. İşte bunu seviyordum! Kendi rengimin dışında ki renklere boyanmak, hatta o renklere bürünmek! Henüz kendinin ne renk olduğunu bilmeyen biri için mükemmel ötesiydi bu.

Resim odamda ki cam kapının hafifçe tıklanmasıyla, kendimi tamamen verdiğim resimden soyutlamış, tekrardan can sıkıcı olan karanlığıma geri dönmüştüm. Böylelikle hayal dünyasının çevresinde, heyecanla tüm çizgilere ve renklere koşan o küçük kızdan geriye; hayalet bir silüet kalmıştı.

"Gel."

İçeriye daha bir haftadır işe başlamış olan temizlik ve aşçı görevlisi girdi. Daha bir hafta diyordum çünkü çok sevgili babacığım bir aydan fazla kimseyi bulundurmazdı bu evde. Öyle ki bu kadının ismini bile bilmiyordum. Adnan Atasoylu ve onun muazzam kuralları!

"Helen hanım, rahatsız ettiğim için özür dilerim ama babanız Adnan Bey yemek saatinin başladığını ve sizi yemeğe çağırdığını iletmemi istediler."

"Geliyorum."

Yine lanetler yağdıracağım bir yemek faslı daha. Kurallarla bağımlı hayatın tüm evresine, kim lanetler yağdırmazdı ki?

Elimde ki fırçayı, boyalar ve fırçalarla dolu olan ahşap masamın üzerine bıraktım ve odadan çıkmak için dışarıya doğru adımladım. Aynı katta olan ve kafes olarak bana verilmiş odaya girdim. Oda da genelde gri tonları hakimdi. Siyah'a ve Beyaz'a en yakın olan renk hani; Gri.

Üzerimde bulunan boyalı kıyafetlerden kendimi hızla kurtardım. Onları pratik hareketlerle kirli sepetine attım. Altıma siyah bir mom jeans geçirirken, üst kısım'a ise yine siyah ince ipli bir crop geçirdim, onunda üstüne siyah kapşonlu hırkamı giydim. Siyah rengi sevdiğimi söylemiş miydim? En sonda ayakkabı olarak ise favorim olan Converselerimi geçirdim.

Ellerimde ki boyalardan kurtulduktan sonra, ağır ama öldürücü yavaşlıkla yemek salonuna indim. Bunu her zaman yapmayı çok sevmiştim. Onu deli gibi kızdırmayı!

Yine tüm şıklığıyla, uzun olan yemek masasının en baş köşesinde oturmuş, ellerini çenesine sabitlemiş; beni bekliyordu. Kırlaşmış saçları onu yaşlı göstermemiş, aksine garip bir şekilde hava katmış gibi duruyordu. Genelde herkese korkunç ve sert gelen yüz ifadesi, bende zerre his yaratmayacak şekilde aynı yerinde duruyordu. Masanın diğer uç köşesinde ki asla kendimi oraya ait hissetmediğim yere oturdum. Bakışları hala üzerimdeydi, hissediyordum.

"Yine 3 dakika geciktin Helen."

"Öyle mi, hangi zaman dilimine göre?"

"Bu evin bir yemek saati ve zamanı var biliyorsun. Bunu defalarca konuşmuştuk oysaki canım kızım!"

Kızım demesi sadece ama sadece midemdeki sıvının kaynamasına neden oluyordu.

"Zamanlarla ilgili problemi olan sensin. Ben değilim!"

"Bu evde benim kurallarım geçerli bunu çok iyi biliyorsun!"

Kelimelerinin üzerini bastıra bastıra söylemişti. Buda demek oluyordu ki Adnan Atasoylu sinirleniyordu. Onun sinirlenmesi demek; felaket demekti.

Sessiz kalmamla istediğini almış olmalıydı ki eliyle yemeğe başlamam için komut verdi. Tabağımda ki etten bir çatal alarak midemden aşşağıya yol almasına izin verdim.

Yemek boyunca duyduğumuz tek ses; çatal ve bıçak sesleriydi. Adnan Atasoylu masada bulunan peçeteyi aldı ve dikkatle ağız çevresini sildi. Bu demek oluyordu ki söze girip birşey söylecekti. Hakkımda bir karar almıştı yani.

"Sahibi olduğumuz üniversitede kaydın yapıldı. Yarın ilk günün, yani başlıyorsun. Bölüm olarakta mimarlık okuyup aile şirketimizde işe başlayacaksın."

Ben niye şaşırmamıştım acaba? Ressamlık okumamı isteyecek değildi ya elbet. Nede olsa bu benim isteğimdi, onun değil.

"Tamam."

Aldığı cevaptan memnuniyetini belli edercesine genişçe gülümsedi ve yemeğine döndü. Buydu işte onunla tüm sohbetimiz bu kadardı, bana göre fazlaydı bile.

"Yemeğimi yedim ve bitirdim. Kalkabilir miyim ders çalışmam lazım?"

"Kalkabilirsin, afiyet olsun kızım."

Sandalyemi ittirerek ayağa kalktım. Salondan çıkmadan önce ise son sözlerim;

"Afiyet olsun." Demek olmuştu.

Masada uydurduğum bahane sayesinde kalkabilmiştim. Uzun süre yüzüyle karşı karşıya kalmak bana iyi gelmiyordu. Koşar adımlarla merdivenlerden yukarıya tırmandım ve oldukça lüks döşenmiş olan kafesime girdim. Uçmayı öğrenemeyen her kuşun yeri mutlaka ki kafestir. Kafesten çıkmayı beceremeyen her kuşun sonuda ;mahkûm edilmektir.

Odama girdiğimde derin bir nefes almıştım. Sanırım yalnız kalmak hem vücudumu gevşetiyor hem de gerçek beni ortaya çıkarıyordu.

Odanın tam ortasına doğru ilerledim. Cebimden beyaz kulaklıklarımı çıkardım ve telefonuma yerleştirdim. Kulaklıkları kulağıma takarak dış dünyadan kendimi soyutlamak için en sevdiğim müziği açtım. Müziğin ritmine uygun bulunduğum yerde dans etmeye başladım, aynı zamanda şarkıya eşlik etmeyi de unutmuyordum. Odamın ortasında bulunan boy aynasına bakarak dans etmek; en sevdiğim aktiviteydi.

Çıldırmış bi vaşak gibi, kaybediyorum.

Artık seni bi çiçek yerine, kopartmak istiyorum.

İşte indim sahneden, öpüyorum ağzından...

Büsbütün kaybettim.

Bana dokunmayın sakın!

Bunların düzenine sokayım.

Büsbütün kaybettim.

Bana dokunmayın sakın!

Bunların düzenine sokayım.

Oysa seni sevmem, toplumu meşru kılar.

Ve gitmen beni, dile indirger sevgilim.

Zaten kırılmış bir kızsın,

Dövülmüş bir av.

Büsbütün kaybettim.

Bana dokunmayın sakın!

Bunların düzenine sokayım.

Ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum.

Çünkü bu, çünkü bu seni seviyorumun içine nal salmak demektir.

İnanmazsın bir taşra kurmuşlar.

Aynı bize bakıyor.

Bi yanım, bi yanım Asaf Halet söylüyor diğer yanım fabrika.

Bi şiiri birkaç kalemle yazmak lazımdı geliyor bana.Bugün, bugün yepyeni bir imparatorluk öğreniyorum.

Ekmeğin ağırlığında;

Yeni bi imparatorluk

Örneğin, gül dönüyor bir beygiri tasfiye ediyor şair.

Arapça akdeniz diyor ben.

Aynadan dönüyorum sana, aynadan...

Benden dönmüyor.Büsbütün kaybettim.

Bana dokunmayın sakın.

Bunların düzenine sokayım!Büsbütün kaybettim.

Bana dokunmayın sakın.

Bunların düzenine sokayım!

Bu şarkıyı gerçekten seviyordum.

Zaten kırılmış bir kızsın, dövülmüş bir av...

Ne çok anlam saklıydı bu cümlede ama!

Zaten kırılmış bir kızdım. Kırıklarla dolu hayatta yaşamaya alışmış, kalp kırıklarımın üzerinde yürümeyi öğrenmiş bir kızdım.

Telefonumun birinin aradığına dair sinyaller veren melodisiyle, dinlediğim şarkı yarıda kalıp kesilmişti. İyide beni kolay kolay kimse aramazdı. Bu kimdi?

Telefonun ekranına baktım. Tanımadığım bir numaraya aitti. Açtım ve karşıdan gelen sesi dinledim.

"Merhabalar. Helen Atasoylu ile görüşüyorum öyle değil mi?"

Genç bir kızın sesiydi.

"Evet. Siz kimsiniz?"

"Ben Alara Dağlı. Kayıt yapmış olduğunuz üniversiteden, mimarlık bölümü temsilcisiyim. Bu gece başlangıç adına vermiş olduğumuz bir parti var. Tüm bölümler bu partide olacaklar. Oraya katılmanı isteriz. Adresi SMS olarak atacağım."

"Teşekkür ederim ama istemiyorum."

"Ben yinede adresi atarım. İyi günler."

"İyi günler."

Kesinlikle nefret ederdim partilerden.

Tabiki de bu partiye katılmayacaktım. Tekrardan yarıda kalmış şarkıyı, kaldığı yerden başlattım.

Dinlediğim müziği bir kere daha yarıda kalmasına sebep olan şey ise omuzuma dokunan el olmuştu. Arkamı sinirle döndüğümde bu kişinin Gökçe olduğunu gördüm. Gökçe benim küçüklükten beri en yakın arkadaşımdı. Annesi ve annem çok yakın arkadaşlardı ve bizide öyle büyütmüşlerdi. Gökçe'nin annesi Nihal teyze annem sayılırdı.

"Neden sinsi sinsi geliyorsun Gökçe?"

"Ya kızım o kadar dalmışsın ki beni farketmedin bile."

Kulağımda ki kulaklığı çıkardım ve oflayarak yatağa oturdum.

"Sadece müzik dinleyerek kendimi dış dünyaya kapatıyordum."

Gökçe'de beni taklit ederek tam karşımda oturdu ve çantasını yere indirdi.

"Her zaman ki gibi..."

"Sen neden buradasın?"

"Ne yani gelmeyeyim mi?"

"Öyle değil. Şu an evde okulun ilk gününe dair kombin hazırlıyor olmalıydın. Ayrıca neden bu kadar süslendin?"

"Haberin yok galiba."

"Neyden?"

"Okulun ilk günü partisinden."

Gökçeyle aynı okula kayıt olmuştuk. Babam tek arkadaşımın o olduğunu bildiği için onuda bizim okula teşvik etmişti. Güya iyi baba olma çabaları!

"Partileri sevmediğimi biliyorsun Gökçe." Diyerek yatağa uzandım. Ben uzandığım an her zaman yaptığımız gibi oda benim yanıma uzandı.

"Sende benim sensiz gitmeyeceğimi biliyorsun."

"Bu sefer gitmelisin."

"Asla!"

"O zaman ikimiz gitmemiş oluruz."

"Helen! Lütfen gidelim ayrıca o kadar hazırlandım görmüyor musun? Babamdan kaçmak istiyorum diyorsun ama inadına evdesin anlamıyorum."

"Kaçmak derken bir iki saatlik kaçmaktan bahsetmiyorum. Tamamen kaçmak istiyorum ben."

"Bir iki saatte bişeydir. Hem söz veriyorum sıkılırsan geri döneriz."

"Bilmiyorum."

"Oley gidiyoruz!"

"Gidiyoruz demedim Gökçe bilmiyorum dedim farkında mısın?"

"Bilmiyorum diyorsansa sen her zaman geliyorsun demektir. Çözdüm kızım seni!"

"Gerçekten sinir bozucusun."

"Bende seni seviyorum Afrodit'im benim!"

Yunan Mitolojisi ile kafayı bozmuş bir arkadaşım vardı.

"Şu Afrodit kelimesini bin kere söylememen için uyarmıştım Gökçe!"

"Sen bu kadar güzel olduğun sürece üzgünüm ama söyleyeceğim."

"Neyse bir an önce gidelim de tekrardan kafesime dönmek istiyorum."

"Önce seni hazırlayalım."

"Ben zaten hazırım?"

"Benim giydiğim şu mükemmel ötesi elbisenin güzelliği ve sexsiliğine bak, birde senin giydiğin pantolon ve crop. Sence hangisi partiye uygun?"

"Uygun olmak istemiyorum Gökçe! Böyle gelmek istiyorum yoksa vazgeçmek üzereyim."

"Aman tamam be! Ruhun ölmüş senin kızım!"

"Umrumda değil."

"Ay neyse şurada iki dakikacık makyajımı tazeleyeyim."

Odamda bulunan makyaj masama ilerleyen arkadaşımın peşine takıldım. Nerdeyse hiç kullanmıyordum bu köşeyi. Makyaj yapmayı sevmezdim ki ben. Zaten doğuştan pembe olan dudaklara sahiptim. Çok dolgun değillerdi ama bir sempatisi vardı. Sarı saçlara sahiptim ama bu durum pek hoşuma gitmiyordu. Sarışın olmayı sevmiyordum işte itici geliyordu nedense. Boyum kısa değildi, 1.68 boyundaydım ve bunu küçükken annem sayesinde oynadığım voleybola borçluydum sanırım. Çok uzun değildim evet ama ortalamayı geçiyordum. Soğuk bir yüzüm vardı, genelde bakışlarım baygın olurdu ve bu elimde olan birşey değildi. Ayrıca öyle renkli bir gözüm yoktu, kahverengiden biraz daha açık bir tonu vardı. Anneme çekmişti gözlerim...

"Ve bitti." Makyajı biten arkadaşıma döndüm.

"Aşşağıya inelim. Babama haber vermeliyim."

"İnelim bebeğim benim."

Evet benim baygınlığıma tezat arkadaşımın inanılmaz dişil bir enerjisi vardı. Nasıl anlaşıyoruz diye sormayın, bende bilmiyorum çünkü.

Olduğumuz yerden doğrulduk ve aşağıya inmeye başladık. Salonda kimse yoktu.

"Ee Adnan Amca nerede?"

"Bilmiyorum. Sen bekle büyük ihtimalle çalışma odasında olmalı. Bakıp geliyorum."

"Arabada bekliyorum."

"Tamam."

Yukarıya tırmandım ve çalışma odasının önüne geldim. Kapıyı bir kez tıklattım ardından içeriden "Gel." Sesi yükselince içeriye doğru adımladım.

Adnan Atasoylu büyük bir ciddiyetle masasında ki işleriyle uğraşıyordu. Daha kafasını kaldırıp bakmamıştı bile.

"Okulun ilk gün partisi varmış. Gökçe geldi oraya gideceğiz."

Babamın elindeki kağıdı masaya bıraktı ve gözleri bana döndü.

"Ders çalıştığını zannediyordum."

"Öyleydi ama Gökçe gelince-"

"Gece yarısı olmadan eve dönmelisin. Korumalardan biride seninle gelecek."

"Korumaya ihtiyacım yok!"

"Bu konuları tekrardan konuşmak istemiyorum kızım. Gelecek dediysem gelecek!"

"Böyle yaparak beni korumuyorsun. Sadece her seferinde biraz daha fazla canımı yakıyorsun."

Bir cevap bile vermesini beklemeyerek arkamı dönüp gittim. Bu yaptığıma eve döndüğümde kesinlikle çok kızacaktı biliyorum ama umrumda değildi.

Dışarıya çıktım ve Arabama bindim. Gökçe sağ koltuğa oturmuş, dikiz aynasından rujunu tazeliyordu. Arabaya binmem ile işini bitirmiş bana dönmüştü.

"Sinirlisin?"

"Değilim."

"Öylesin çünkü dudağını ısırıyorsun."

Arabayı çalıştırmadan önce ona döndüm.

"Bazen beni bu kadar tanıman hoşuma gitmiyor."

"Ama tanıyorum. Baban mı birşey söyledi Helen?"

"Korumanın bizimle gelmesi lazımmış."

"Ay yeni koruma geldi mi?"

"Sakın Gökçe. Bir tane daha korumayla flört etmeni çekemeyeceğim."

"Ama napabilirim onlarda çok yakışıklı olmasın."

Direksiyona döndüm ve arabayı çalıştırdım.

"Sizin araba arkamızdan geliyor. Baban gerçekten de taktı peşimize."

"Ne sanıyordun ki?"

"Büyüdük artık Helen."

"Ben zaten annemin öldüğü gün büyüdüm Gökçe."

Gökçe'nin gözleri hüzünle doldu ve eliyle omzumu okşadı.

"Güzelim benim kıyamam sana."

"Neyse boşverde sen abinden nasıl izin aldın?"

"Sorma kendileri sevgilisiyle ufak bir tatile kaçtılar. Özgürüm yani bu aralar."

"Gözün aydın."

Telefondan bugün beni arayan kızın mesajına girdim ve adresi konumdan açtım. Yarım saatlik yolculuğun ardından büyük bir villanın önüne geldik. Partinin bir villada düzenleneceğini bilmiyordum ama burası çok büyüktü. Bizim evden bile.

Arabayı gözüme kestirdiğim bir yere park etmeye karar verdim. Alan baya dardı ama hallederdim. Arkamı kontrol ettiğimde bir şey yoktu. Bu yüzden arabayı gözüme kestirdiğim yere park edecekken arkadan bir arabanın bana çarpasıyla ufak şaplı bir şok geçirdim. İyide yeni kontrol etmiştim hiçbişey yoktu!

"Ay kaza mı yaptık! Yoksa genç yaşımda ölecek miyim? Allah'ım ben daha yurtdışına çıkacaktım hem daha kendime göre dünya yakışıklılık sıralamasında ilk üçe giren bir erkek bile bulamamışken çok erken değil mi?"

Bu kızın Drama Queen halleri baymıştı artık.

"Abartma Gökçe!" Arabadan indim ve olan bitene göz gezdirdim.

Arkaya baktığım da gri bir arabanın bizim arabaya çarpmış olduğunu gördüm. Çok büyük bir hasar yoktu ama yinede gözle görülür çizikler vardı neyse ki belli etmiyordu bile. Arabaya baktığımda bir muhattap aradım ama henüz kimse çıkmamıştı içeriden ve dışarıdan da kimse görünmüyordu. Gökçe de arabadan çıktı ve tam yanımda durdu.

Biraz sonra gri arabanın kapısı açıldı ve içeriden genç bir çocuk çıktı. Simsiyah giyinmiş ve bu sıcakta giydiği deri ceketle gözlerimi yormuştu. Gözleri geceye inat doğmuş gibi denize benziyordu. Sarı olan Saçları kendi halinde anlına doğru dökülmüş, yüzü tertemizdi. Güzel bir yüzü vardı ama bakışları çok donuktu. Sağ kaşının yanında duran yara izi bile yüzünün kusursuzluğunu örtmemişti. Kavisli bir burnu, dik bir çenesi vardı. Bizim yaşlarımıza göre biraz daha olgun duruyordu. Nedense onu buraya ait bulamamıştım. Farklı bir havası vardı, çok farklı hemde.

Arabasının kapısını örttü ve bize bakmadan önce arabama baktı. Arabada duran bakışları saniyelik bir şekilde bana takıldı. Ardından ise geri çekti bakışlarını. Daha sonra umursamazca ellerini cebine koydu ve büyük adımlarıyla ilerledi. Gerçekten şok içinde bakakalmıştım hareketlerine. Bu ne cürretti ama? Arkamı döndüm ve ilerleyen bedenine doğru koştum.

"Hey dursana!"

Durmuştu ama bana dönmemişti.

"Birşey söylemeyecek misin?"

Arkasını döndü ve yüzüme baktı. Sadece yüzümü inceliyordu ve konuşmuyordu. Dilini mi yutmuştu?

"Size diyorum?"

Tek kaşı havalandı.

"Arabanda birşey yok." Afallamıştım. Çünkü sesi duyduğum tüm sesler ile kıyaslamak isteyeceğim kadar etkileyiciydi. Sahi bir erkeğin sesi böyle güzel olur muydu?

Hızla kendimi toparladım.

"En azından özür dileyebilirdin. Bana çarptın!"

Söylediklerim hiç ilgisini çekmemiş olacak ki baştan aşağı gözleriyle beni süzdü ve sağ eliyle yeni çıkmış olan sakallarını sıvazladı. Daha sonra az önce yaptığı gibi hiçbirşey demeden arkasını döndü ve eve girdi. Küstah! Hayatımda böyle küstah bir insan daha görmemiştim.

"Gerçekten garip bir çocuk!"

Gökçe yanıma gelmişti.

"Garip değil kendini beğenmiş sığır işte!"

"Ama çok aşırı taş biriydi bilmem farkında mısın?"

Gözlerimi devirdim. İtici olduktan sonra yakışıklı olsa ne yazardı ki?

"Helen hanım bir sorun mu var?"

Benimle konuşan ve siyah takım elbise giyen genç adama döndüm. Bu korumamızdı.

"Yok bir sorun."

"Merhabalar ben Gökçe. Helenin yakın arkadaşıyım." Diyerek kıkırdayan Gökçeye döndüm. Yine başlıyorduk!

"Bende Ali." Diyerek Gökçeyle tanıştı yeni korumamız.

"Gökçe gidelim mi artık."

Saçlarıyla oynayıp Aliye cilve yapmaktan beni duymamıştı tabiki.

"Gökçe dedim!"

Sesimi yükseltmemle irkilmişti.

"Of tamam ya."

"Ali bey siz bizi dışarıda bekleyin lütfen."

"Tabi Helen hanım iyi eğlenceler."

Gökçeyi kolundan tuttum ve içeriye doğru ilerledik.

"Çok gıcıksın. Şu an hayatımın aşkıyla senin yüzünden aramıza mesafe giriyor olabilir!"

"Flörtlerinden bıktım Gökçe!"

"Kıskanıyorsun."

"Evet hemde çok!"

Hala sinirliydim. Az önceki çocuğun bana olan muamelesi sinirimi bozmuştu. Babamdan dolayı çevremizde hep saygı görerek büyümüştüm. İlk kez biri bana böyle hiç olduğumu kanıtlar gibi davranmıştı ve zoruma gitmişti. Şımarıklıksa şımarıklık! Sarışın erkek değilmiydi. Tabiki böyle soğuk ve itici olurdu. Yanlış mı düşünüyordum bilmiyorumdum ama sarışın erkekler nedense soğuk geliyordu. Gerçi benimde pek sıcak olduğum söylenmezdi.

İçeriye girdiğimizde çok kalabalık olduğunu gördüm. Neredeyse tüm okul burada olmalıydı. Adım atacak yer bile yoktu. Herkes elinde ki içki bardaklarıyla dans ediyordu. Bu kadar insan gerçekten çok mu mutluydular?

"Off be ortam yıkılıyorr!" Gökçe şimdiden kendini kaybetmişti bile. Ah ben bu kızla ne yapacaktım gerçekten!

Onu uyarmak adına kolundan tuttum.

"Bak Gökçe çok fazla kalmayacağız. Eğer kendini kaybedersen seni bırakıp giderim anladın mı?"

"Ay tamam kızım ya ne çok dert ettin. Kasma kendini bebeğim eğlenmeye bak." Dedi ve dans ederek içeridekilerin içine karıştı.

Sıkıntıyla aldığım derin nefesi, oflayarak geri verdim. Gözümle evin her yanını incelemeye koyuldum. Ev ev değil parti alanı olmuştu zaten. Parti alanıda çoktan savaş alanına dönmüş gibi duruyordu. Bu insanlar kendilerini kaybedecek kadar ne yaşıyorlardı kafataslarının içerisinde merak ediyordum.

Gözüme kestirdiğim boş bir tabureye geçip oturdum. Oturmadan önce ise kendime bir bardak su almıştım. Gökçe kaşla göz arası nereye kayboldu bilmiyordum çünkü etrafta gözükmüyordu. Bu kız gerçekten bir gün başımıza bela açacaktı.

"Yalnız olmak için fazla güzelsin matmazel."

Yanımda birinin varlığını hissetmem ile irkildim ve bakışlarım konuşan kişiye döndü. Tek kaşını kaldırmış ve suratına yapışmış olan sırıtma ifadesiyle dikkatle beni izliyordu. Sanırım vereceğim cevabı merak ediyordu.

"Anlamadım?"

"Korkma sadece arkadaş olmak isteyen biriyim."

"Korktuğumu kim söyledi?"

"Bilmem ben öyle anladım."

"Yanlış anlamışsın." Diyerek suyumdan bir yudum alarak önüme döndüm.

"O zaman bu demek oluyor ki arkadaş olabiliriz."

Tekrar yanımda oturan kumral ve yeşil gözlü çocuğa döndüm.

"İkide bir kendi kendine hüküm vermeyi kesermisin?"

Dediğime karşılık başını eğdi ve sadece gülümsedi. Gözleri tekrar bana döndü ve elini uzattı.

"Özür dilerim rahatsız etmek istemedim sadece tanışmak istedim. Ben Serkan. Mimarlık 3.sınıf öğrencisiyim."

İyide sadece birinci sınıflar gelebiyor diye biliyordum. Kapıda kaza yaptığımız ûkala çocukta hiç birinci sınıflara benzemiyordu. Belkide oda bu çocukla aynı katagorideydi. Zihnimi sarmalayan merak duygusuyla Serkan'a döndü bakışlarım.

"3.Sınıf mı? Senin tanışma partisinde ne işin var ki?"

"Önce elim havada kalmasa mı?"

Bir uzattığı eline birde ona bakmıştım. Şu an yeni biriyle tanışma fikri hiç cazip gelmiyordu doğrusu. Hem ben yeni insan sevmezdim! Şu an sadece bu durumu ve karşımda duran bu insanı geçiştirmem lazımdı.

"Helen. Mimarlık birinci sınıf öğrencisiyim."

"Vay be meslektaşız desene."

Sıktığı elimi geri çektim.

"Soruma cevap alamadım?"

"Tanışma partisine birinci sınıflar geliyor bunun farkındayım.. Buraya baş belası kız kardeşimin zoruyla geldim ama şu an iyiki getirmiş diyorum." Diyerek kendini beğenmişlikle sırıttı.

Haspam!

Oralı bile olmadan başka bir soru yönelttim.

"Oda mı mimarlık kazandı?"

"Hayır o Hukuk kazandı."

"Anladım güzelmiş." Diyerek önüme döndüm.

"Hatta baş belası şu anda geliyor."

"Abilerin en yakışıklısı napıyormuş bakalım?"

Gözlerim karşımda benden bağımsız şekilde yaşanan sahneye değdi. Orta boyda aynı Serkan gibi kumral olan ve durmadan gülen kız, şu an Serkan'ın boynuna sarılmış öpücükler konduruyordu. O kadar neşeliydiler ki kusma isteğim her geçen saniye daha çok artıyordu.

"Tamam baş belası dur artık."

Derin bir nefes aldım. Şimdiden çok sıkılmıştım.

"Merhaba ben Neşe. Serkan'ın biricik kız kardeşiyim."

Nedense ismine hiç şaşırmamıştım.

Elini uzatan ufak tefek kıza döndüm. Bugün daha istemeden kaç kişiyle tanışacaktım acaba? Kesinlikle bu sondu. Birdaha Gökçeye uyup bir yerlere giden iki olsundu.

"Helen."

"Helende mimarlık birinci sınıfmış."

"Öyle mi çok güzel memnun oldum canım. Artık beraber takılırmıyız Helen?"

Aynen canım aynen!

Sanırım dalga geçiyorlardı.Sabırsızca ayaklandım.

"Kusura bakmayın benim arkadaşımı bulmam lazım. İyi eğlenceler."

Artı olarak birşey demelerine izin vermeden uzaklaştım. Kalabalık olan insan topluluğunun arasından geçerken gerçekten çok zorlanıyordum. Şimdiden herkes bilincini kaybetmiş gibiydi. Asıl soru Gökçe neredeydi?

İçki, yoğun duman ve iğrenç ter kokusundan midemdeki sıvılar daha çok kaynamaya başlamıştı. Kesinlikle buradan çıkmamız lazımdı artık. Leş kokan bedenlere temas etmemeye özen göstererek sıyrılıyordum. Karşı tarafa baktığımda bazı insanların üst kata doğru çıktıklarını gördüm. Üst katta'da parti var mıydı?

Burada Gökçeyi göremiyordum ve belkide üst kata gitmiştir. Koridora yaklaştım ve üst kata çıkmamı sağlayacak merdivenlerin başına doğru geldim. Adımlarımı hızlandırdım ve iki kat olan yüksek merdivenlerden koşar adımlarla çıkmaya başladım. Üst kata geldiğimde fazla yoğunluk yoktu. Beklediğim gibi bir parti alanı da yoktu. Sadece odalar bulunuyordu ve içeri girip çıkan azda olsa insanlar. Şimdi nereye gidecektim? Arkamı döndüğümde bir merdiven daha olduğunu gördüm. En üstten aramaya başlayabilirdim. Bu ev kaç katlıydı Allah aşkına?

Bir kat daha çıktım. Bu kat çok ama çok sessizdi. Diğer kata göre neredeyse kimse yoktu. Gözüm tek bir odaya takılmıştı şu an. Aralık kapıdan kimse görünmüyordu ama ışık net bir şekilde açıktı. Merakıma yenik düşerek oraya doğru ilerledim. Şu an hala Gökçeyi mi arıyordum emin değildim.

Aralık duran kapıyı sessiz bir şekilde biraz daha elimle ittim. Karşımda beliren manzara hiç beklemediğim bir şeydi.

Siktir!

Odanın içerisinde; kucağında yüzünü göremediğim esmer bir kızla öpüşen çocuk, aşağıda kaza yaptığım ûkala ve sığır çocuktan başkası değildi.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.