Gece, İtalya’nın üstüne ağır bir örtü gibi çökmüştü.
Siyah araba şehirden uzaklaştığında kimse konuşmadı. Sadece motorun derin uğultusu ve Hazal’ın kalp atışları… Yan yana oturuyorlardı ama aralarında görünmez bir duvar vardı.
Lidya, Can’ın elini hiç bırakmıyordu.
Sanki bırakırsa bir daha geri gelmeyecekmiş gibi.
Araba durduğunda eski ama lüks bir villanın önündeydiler. Güvenlik kapıları sessizce açıldı. Can indi, Lidya’ya uzandı. Onu kucağına alacakmış gibi bir hareket yaptı ama sonra vazgeçti. Sadece beline sarıldı.
— Burada güvendesiniz, dedi.
Sesi yumuşaktı ama gözleri hâlâ tetikteydi.
Hazal etrafına baktı.
— Burası kimin?
— Bir arkadaşımın, dedi Can kısa bir cevapla.
Lidya başını kaldırdı.
— Hep böyleydin, dedi hafif bir gülümsemeyle.
— Hiçbir şeyi tam anlatmazdın.
Can ona baktı. Uzun uzun. Sonra dayanamadı.
Lidya’yı kendine çekti.
Öpüşmeleri bu kez daha yavaştı. Daha derin. Korkunun yerini özlem almıştı. Can’ın eli Lidya’nın saçlarına girdi, alnını alnına dayadı.
— Seni kaybedebilirdim, dedi kısık bir sesle.
— Bunu kaldıramazdım.
Lidya’nın gözleri doldu.
— Bana hiçbir şey söylemedin, dedi.
— Hayatındaki bu karanlığı… bu insanları…
— Söyleyemezdim.
Can’ın sesi sertleşti.
— Seni korumak için.
Lidya cevap vermedi. Sadece dudaklarını Can’ın boynuna bastırdı. Bu bir tutku değil, bir sığınmaydı. İkisi de titriyordu.
Hazal gözlerini kaçırdı.
İçinde garip bir yalnızlık hissetti.
Ona ayrılan odada yalnız kaldığında Hazal yatağın kenarına oturdu. Gün boyunca bastırdığı her şey bir anda üstüne çöktü.
Silah sesleri.
Çığlıklar.
Ve o adam…
Burak.
Onu bir daha görmemesi gerekirdi. Mantığı bunu söylüyordu. Ama kalbi… kalbi hâlâ trende kalmıştı.
Kapı hafifçe tıklandı.
Hazal irkildi.
— Benim, dedi Lidya.
İçeri girdi. Yüzü yorgundu ama gözleri uyanıktı.
— İyi misin?
— Bilmiyorum, dedi Hazal dürüstçe.
Bir süre sessizlik oldu.
— Can’ı nereden tanıyorsun? diye sordu Hazal.
— Uzun zamandır, dedi Lidya.
— Ama işini, arkadaşlarını… hiç anlatmadı. Sadece “bir arkadaşım” derdi.
Hazal başını salladı.
— Bugün yaşananlar…
— Evet.
Lidya derin bir nefes aldı.
— Sanırım ben de senin kadar yabancıyım bu dünyaya.
Hazal dudaklarını ısırdı. İçinden geçenleri söylemek istemedi ama tutamadı.
— Trende biri vardı, dedi.
— Yaralıydı.
Lidya ona baktı.
— Ve?
— Unutamıyorum.
Lidya bir şey söylemedi. Ama Hazal’ın gözlerindeki ifadeyi anladı.
— Bazı insanlar, dedi yavaşça,
— Hayatımıza bir anda girer… ve çıkmaz.
Hazal yatağa uzandı. Gözlerini kapattı.
Aynı anda, şehirden kilometrelerce uzakta Burak karanlık bir odada ayakta duruyordu. Elinde Hazal’ın merkezde çekilmiş bulanık bir fotoğrafı vardı.
— Bulundu, dedi biri.
— Yaşıyor.
Burak’ın çenesi gerildi.
— Kimse dokunmayacak, dedi soğuk bir sesle.
— O bana ait değil.
Bir an durdu.
— Ama onu kimseye de bırakmam.