Hazal trene bindiğinde her şey sıradandı.
Elindeki bilet, omzundaki çanta, aklındaki tek düşünce… büyükannesiydi. İtalya’ya gidişi kısa bir ziyaret olacaktı. Birkaç hafta, biraz anı, sonra geri dönüş.
Tren hızlandıkça içi rahatladı.
Ta ki çığlıklar başlayana kadar.
Önce bir kişi bağırdı. Sonra bir diğeri. Ardından vagonu panik sardı. İnsanlar yerlerinden fırlayıp kapılara koştu. Bir şey olmuştu ama kimse ne olduğunu bilmiyordu.
Hazal olduğu yerde kaldı.
Kalbi deli gibi atıyordu.
Vagon kapısı sertçe açıldı.
İçeri giren adamın ilk fark edilen şeyi… kan oldu.
Omzundan aşağı süzülen koyu kırmızı, gömleğini tamamen ıslatmıştı. Adamın yüzü solgundu ama bakışları netti. Kaçmıyordu. Saklanıyordu.
Gözleri Hazal’a takıldı.
Ve hiç tereddüt etmeden onun karşısına oturdu.
Hazal geri çekildi.
— Yaklaşma, dedi kısık bir sesle.
Ellerini koltuğun kenarına bastırmıştı. Kaçmak istiyordu ama bacakları onu dinlemiyordu.
Adam başını hafifçe eğdi.
— Sana zarar vermeyeceğim, dedi.
Sesi sakin ama yorgundu.
— Sadece… bir dakikaya ihtiyacım var.
Hazal’ın gözleri istemsizce omzundaki kana kaydı. Yaralıydı. Ağır yaralı.
— Neden herkes kaçtı? diye sordu Hazal.
— Bilmiyorum, dedi adam.
Bu bir yalandı ama Hazal bunu anlayamadı.
Adam ceketini omzuna bastırdı ama eli titriyordu.
Hazal yutkundu.
Korkuyordu. Gerçekten korkuyordu. Ama içindeki başka bir şey… daha güçlüydü. Kaçarsa, bu adam orada ölecekti.
— Yaraya bakmam gerek, dedi bir anda.
Kendi sesine bile şaşırmıştı.
Adam başını kaldırdı. İlk kez göz göze geldiler.
O an Burak’ın içinde bir şey kırıldı.
Hayatında ilk defa biri onun neden yaralandığını sormamıştı. Kim olduğunu merak etmemişti. Sadece… yaşayıp yaşamayacağını düşünmüştü.
— Emin misin? diye sordu.
— Değilim, dedi Hazal.
— Ama seni böyle bırakamam.
Çantasını açtı. Küçük bir ilk yardım seti vardı. Büyükannesi her zaman “yanında olsun” derdi.
Hazal elleri titreyerek bandajı çıkardı.
— Adın ne? diye sordu yarayı temizlerken.
— Burak, dedi adam.
Bir soyadı söylemedi.
Hazal yaraya bastırınca Burak dişlerini sıktı ama ses çıkarmadı.
— Acıyor, biliyorum, dedi Hazal.
— Alışığım, dedi Burak.
Bu cümle Hazal’ın içini ürpertti.
Bir süre sessizlik oldu. Tren tekrar hareket etmeye başlamıştı. Çığlıklar kesilmişti.
Hazal bandajı sıkıca sardı.
— Bu seni bir süre idare eder, dedi.
— Teşekkür ederim.
Burak ona baktı.
Hayatında ilk kez biri ona dokunmuştu… korkuyla değil, merhametle.
İlk kez biri onun canını gerçekten önemsemişti.
Hazal geri çekildi, çantasını topladı.
— Gitmem gerek, dedi.
— Polis gelir ya da… her neyse.
Ayağa kalktı.
Burak onu durdurmadı.
Sadece şunu söyledi:
— Bunu unutmayacağım.
Hazal bir an durdu. Arkasına baktı.
— Unutma, dedi.
— Yaşamak zorundasın.
Sonra gitti.
Burak koltuğa yaslandı. Gözlerini kapattı.
Ve ilk kez…
bir kadının adını kalbine kazıdı.
Hazal.