Havada süzülen bedenlere bakıyordum. Kırık cam parçaları, telefonlar, çantalar, bir tane baston... kanlar her yerdeydi. Diğer herkes gibi savrulan hamile kadını farkettiğimde çok geçti. Kendimi dipsiz bir uçurumda süzülürken bulmuştum.
Ne olmuştu bana? Bir sarsıntı bu kadar çabuk mu öldürürdü.
Camdan fırlamanın verdiği o müthiş sızıyı bedenimde hissediyordum. Otobüsten yükselen dumanlar eşliğinde soğuk bir buz deposunu aratmayan denize yuvarlandım. Bildiğim her şey ama her şey bir anda uçup gitmişti. Bacaklarım hareket etmiyor, kollarımda mecal yok. Kaburgalarımın etlerime batmasıyla hayatimda duyumsamadığım bir acı içindeydim, kıvaranamıyordum bile.
Dumanları görüyorum. Her zamankinin aksine kaza'nın getirdiği telaşın seslerini duyuyordum. İnsanların sesleri... bu sefer her yerden beni sarmalayan insan sesleri, kuş sesleri... Ama hepsi boğuktu, giderek uzaklaşıyolardı ve ben bu karanlık sularda giderek batıyordum. Sonum böyle mi olacaktı?
Gözlerim kapanmadan ve bedenim sulara tamamen teslim olmadan önce belki dedim. Belki hamile kadına otobüste yer verseydim benim sonum böyle olmazdı. Belki kulaklık takmasaydım duyardım. Ama sorun kulaklıkta değil bendeydi. Kulaklık taksam da takmasam da o kadını duymayacak ve yer vermeyecektim. Ben sağır bir insandım. Duysam da görsem de, kör ve sağır olmayı çok iyi başarırdım. Bu yüzden son kez bile belki demenin bir faydası olmayacağını farkettim. Bedenim artık en dipte öylece asılı kalmıştı. Artık karanlıktan başka bir şey yoktu. Her yanımı saran, eskiden ferahlatıcı olan ama şimdi beni bir türlü bırakmayan, tüm vücuduma dolan suya karşı kaybetmiştim.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir ışık huzmesi gözlerimi açmam için beni zorladı. Daha yeni bir sarsıntı atlatan bana bir sarsıntı daha yaşattı. Sanki deniz yarılıyordu. Işık ve sarsıntıya bir de ses eklendi.
"Asel,"
Sarsıntı arttıkça çekiliyordum. Sanki bir el beni sıkıştığım yerden çekip çıkarıyordu.
Işık gözlerimi kör edecek derecede her yanı kapladığında sesi yine duydum. Bu seferki daha gür bir kadın sesiydi.
"Asel Mina Sağlam!"
Bir titreme, çekiştirme etrafımı sardı. Kim bilmiyorum, hizlı bir el hop diye beni karanlıktan çekti. Bir rüzgar gibi ürperti kaplamıştı tüm benliğimi. Boğucu karanlıktan kurtulur kurtulmaz gözlerimi açtım ve etrafıma baktım.
Bana seslenen kimse adımı yanlış söylemişti. Yukarı doğru başımı kaldırıp boğazım yırtılırcasına bağırdım.
"Seni bunak! Adım Asel Güçlü! Asel Mina Sağlam da kim be?!"
Başımı kaldırdığım yerde bulutlar vardı. Ve tuhaf biçimde hareket ediyolardı. Yavaşça dolanan ve bir süzgeç gibi sızdırarak bir gri bir siyah olan bulutlardı bunlar. Görüş açım açılmıştı. Daha canlı görüyordum. O an her şey yavaşlamış gibiydi. Bir damla giderek yaklaştı, refleks olarak gözümü kapattım ama hiçbir şey hissetmedim. Hayal miydi gördüğüm? Gözlerimi açıp başımı indirdim. Yok! Hayal görmemişim. Yağmur yağıyordu ve ben denizin üstündeydim. Hem de baya üstünde. Uçurumu gördüm, sonra uçurumun aşağısında parçalara ayrılmış etrafa dumanlar saçan otobüsü gördüm. Ambulanslar, itfaiyeler, bunların birbirine karışan sesleri. Sedyelerle taşınan insanlar. Bunların içinde dikkatimi çeken özellikle bir tanesi vardı. Pembe elbiseli göbeği çatlıcakmış gibi olan yüzü kıpkırmızı olmuş bir kadın. Kapısı açık olan ambulansta iki hemşire aceleyle bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama kadın sedyede uzanamayacak kadar acı içinde kıvranıyordu.
Aklıma üşüşen anları hatırlamamla buz gibi gerçeklerle yüzleşmem bir oldu. Ben denizde boğulmuştum. Ama nasıl kurtulmuştum oradan. O yaşlı ses mi beni kurtarmıştı? Ellerimi kaldırıp yüzümün hizasına getirdim. Sapasağlamdım. Tüm vücudumu yokladım. Kaburgalarımda hissettiğim o müthiş acı yoktu artık. Elimi uzattım ve yağmur tanelerini yakalamaya çalışım. Ama bir türlü olmuyordu. Farkettiğim gerçekle hayatımda hiç korkmadığım kadar korktum. Hatta hayatımda ilk ve son kez korkmuş olabilirim. Tüm korkularımı şu ana sığdırmıştım sanki.
Yağmur ellerimin içinden, ellerim hiç yokmuşçasina geçip gidiyordu. Kollarımı genişçe açtım ve etrafımda döndüm. Tüm bedenim bir süzgeçti, bardaktan boşanırcasına yagmur yagarken bana bir damlası bile değmiyor, ıslatmıyordu.
Başımı tekrar aşağı çevirdim. Dalgıçlar bir bedeni taşıyolardı. Boynuna pembe kulaklıkları dolanmış suda durmaktan şişmiş bir beden.
"Hey! Durun. Kime diyorum! Bu benim, benim bedenim. Ben burada ne yapıyorum. Nasıl bir saçmalığın içine düştüm böyle?" Çıldırmışçasına bağırıyor insan kalabalığının olduğu yere gitmeye çalışıyordum. Tüm çabalarım denizde dibe batarkenki kadar boştu. Yine de bir umut uğraşmaya devam ediyordum. Adım attıkça yerimde saydığımı idrak edince çıldıracak raddeye gelmiştim. Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım ve sesin sahibine bağırmaya başladım. Ne olduysa onun yüzünden olmuştu.
"Bana bak! Şu saçmalığa bir son ver artık! Oradaki benim bedenim. Daha sınavlarım var ve benim çok çalışmam lazım. Bari bunlar bitsin, öyle yap ne yapacaksan."
Daha da devam edecektim ki gök yarılır gibi büyük bir ses çıkardı. Ve renkler birbirine karıştı. Normal bir zamanda olsa bunu harika bir manzara olark nitelendirebilirdim. Ama yaşadıklarımın akla mantığa uyar bir yanı yoktu ve adeta bir çıkmazın içindeydim.
"Asel Mina Sağlam!"
"Adımı bari doğru söyle bunak herif!"
Çok beğendiğim bir atasözü vardı. Taş yağmurdan ıslanmaz. Bu yaşıma kadar gerekli gereksiz her yerde kullandığım bir sözdü bu. Sinirlendiğimde, haklsızlığa uğradığımda, duymazlıktan geldiğimde. Ve şimdi, bu söz benim için oldukça uygundu. Taş değildim, ama ıslanmıyordum. O zaman geriye bir tek hayalet kalıyor. Evet. Malesef an itibariyle yağmurdan ıslanmayan bir hayalet olmuştum.
"Ne yani, ben öldüm mü?"